18
Çrş, Tem

Afşar TİMUÇİN

Felsefe neden insanların gözünü korkutur. Kimi filozoflarda karşımıza çıkan, felsefe dilinin ağdalı olması bir etken mi?

Felsefe dilinin ağdalı olması aslında felsefi yetersizliğin sonucudur. Çünkü felsefe diliyle kolay yoldan, basitçe anlatılamayacak hiçbir bilgi yoktur.  Dolayısıyla bir filozof kendi görüşlerini basite indirgeyemiyorsa onun kafası karışık demektir. Ne yapmak gerekiyor peki? Yaşamı kavramak, yalınlaştırmak için felsefeyi yalın bir anlatıma götürmek gerekiyor. O yüzden felsefede kötü konuşanlar kötü bilinçlenmiş kişilerdir. Çünkü bilinç açık ve aydınlıksa dil de açık ve aydınlık olacaktır.

Kötü eğitilen bilincin kavramlarla haşır neşir olmamasının da payından söz edebiliriz sanırım...
Tabii, çok kötü eğitiliyoruz ve zihnimiz felsefeyi kavrayabilecek bir yapıda olmuyor. Oysa felsefe çok kolay bir alan, diğer alanlar gibi... Yeter ki eğitim koşulları bizim zihnimizi ona göre şekillemiş olsun. Bütün dünyada da, ama özellikle bizim ülkemizde temel kavram eğitimi çok kötü veriliyor. Yani bir adam okudukça cahilleşiyor. Hatta okumasa daha iyi olur, hiç olmazsa cehaleti sınırlı kalır diyebiliyorsunuz.  Yüksek lisanstan mezun olduğu zaman da zaten iflah olmaz hale geliyor, iyice sapıtıyor. Böyle bir zihnin felsefe yapabilmesi kolay değil. Felsefe zor diyorlar. Hayır değil, hatta hep dediğimiz gibi bir sevinç. Ama kafa iyiden iyiye bozulmuşsa, yabancılaşmış bir bilince sahipsek orda felsefe yapmamız olası değil. Onun için zihni felsefeye hazırlamak gerekir ya da bozulmuş bir zihni olabildiğince felsefeye göre, felsefeyi kavrayabilecek biçimde yeniden düzenlemek gerekir.  Yani kavram içeriklerini yeniden gözden geçirmek gerekir. Zaten kendini bilen her kişi kavram içeriklerini kendiyle hesaplaşarak sürekli yenileyecek ve doğrulayacaktır.

Ebru: O halde bu ağdalı felsefe diliyle felsefe yapan filozoflar bizi felsefeden uzaklaştırıyorlar...

Evet. Şimdi onun da bildiğimiz ve bilmediğimiz nedenleri var. Bildiğimiz nedenleri, bir filozof iyi bir bilinç oluşturmadıysa onun felsefesi karmakarışık olacaktır. Mesela bir Husserl, 50 bin sayfa yazmıştır. Husserl Enstitüsü'nde hala onun yazılarını anlamaya çalışırlar ve hiçbir şekilde de sona gelinmemiştir. Bir çeşit Sümer yazılarını söker gibi onu sökmeye çalışırlar. Şimdi böyle bir filozofça tavrı kavramak mümkün değil. Ya da Bergson'da dil pırıl pırıldır ama "ya böyle şey olur mu, bu nasıl düşünce" der şaşarsınız. Yani filozof dediğimiz kişinin de her zaman çok doğru bakan kişi olduğunu söylemek kolay değil. Gerçi her filozof bize kendi çağından  aydınlıklar sunuyor ama bazıları daha çok aydınlık sunma yükümlülüğünü yerine getirmiş oluyor. Mesela bana sorarsanız, bir Descartes'in aydınlığı bir Hegel'de yoktur.

Burada ulusal özellikler de öne çıkıyor sanırım. Özellikle Alman felsefesinde dil-anlaşılma sorunu daha çok yaşanıyor.

Tabii... Hatta ben bunu Alman dili ve edebiyatı uzmanı olan arkadaşlarıma sordum. "Çok haklısın" dediler, "yalnızca felsefe değil edebiyat dili de berbattır." Acaba şuraya mı bağlayabiliriz? Alman kültürü çok gelişmiş bir kültürdür, o yüzden çok sorunlu bir kültür olmuştur her zaman.. Ama ne olursa olsun, şunu net olarak görüyorum, iyi bir bilinçten iyi bir anlatım doğar. Şunu da unutmamak gerek: felsefeler her zaman siyasi baskılar altında kalmışlardır. Siyasi baskılar nedeniyle de kendine kapanmak gibi bir zorunluluğu belki de bilinçaltı bir biçimde gerçekleştirmiş olabilirler. Gerçi Hegel için bunu düşünemeyiz, Hegel Prusya'nın resmi filozofu gibidir ama gene de belli olmaz. Filozof dediğimiz adam sürekli üzerine gelinen bir adam olduğu için kendini korumak zorunda olmuştur. Örneğin Descartes, Fransa'dan kaçıp Hollanda'ya gitmiştir, ama Hollanda'da da huzur yok, çünkü din adamları sürekli izliyorlar. İsveç'e kadar gidip orda soğuktan ölmüştür. Niye kaçıyor bu adam peki? Kaçmasının sebebi bir tür korku. O zaman siyasi baskıları da üzerine eklersek işin biraz daha belirginleştiğini söyleyebiliriz. Ama bana sorarsanız hiçbir filozof açık ve aydınlık bir düşünce üretmekten geri kalmayacaktır.

Siyasi baskılardan sözettiniz. Felsefe için, her zaman kurulu düzenle çatışma içindedir diyebilir miyiz?

Elbette. Siz bir pencere açıyorsunuz. Bu pencere geleceğe doğru açılmış bir penceredir. Dolayısıyla kurulu düzeni tartışıyorsunuz. Kurulu düzenlerin hiçbiri felsefeyi sevmiyor. Sever görünenleri var, sevmez görünenleri var. Almanya'da Friedrich II, Voltaire'i misafir ediyor. Voltaire kaçak, Almanya'ya gitmiş. Özgürlükten ve demokrasiden yana olduğu için mi bunu yapıyor? Hayır, Fransa'ya düşman olduğu için misafir ediyor. Oysa kendi ülkesinde insanların rahatça düşünmesine izin vermiyor.

Ebru: Kurulu düzeni koruyan filozoflar da yok mu, mesela Platon?

Kurulu düzeni koruyan filozoflar var ama ayrıntıya girdiğimiz zaman bunların bile kurulu düzenle çatışacağını düşünebiliriz. Tamam, Platon kurulu düzenin içinde bir filozof olarak görünüyor ama ortaya koyduğu devlet sistemi, Atina'nın yürürlükteki devlet sistemiyle çelişkili. Nitekim Sokrates  bu yüzden öldürülmüş. Bunlar da Sokrates'in öğrencileri. Hatta Sokrates öldürüldükten sonra küsüp Megara kentine giderler. Yani filozoflar hiçbir zaman kurulu düzenle içiçe olmamışlardır. Kurulu düzenle içiçe olmak ne demektir. "Oh her şey ne kadar güzel, mehtap ne kadar güzel, özgürlüklerimiz sonuna kadar var, yeni bir şey istememize hiç gerek yok" gibi bir felsefe yapmaktır, bunun da bir karşılığı olmayacaktır.

Ama az önce Hegel için 'Prusya'nın resmi filozofu gibidir' dediniz?

Hegel de hiçbir zaman, bir filozof olduğu için kurulu düzenin el üstünde tuttuğu bir filozof olamayacaktır. Çünkü, tamam, felsefesi dinci bir temele oturuyor, felsefesi kurulu düzenle açık bir çelişki içinde değil, ama kurulu düzenle iyi geçinmeye çalışan bir felsefe bile insanların kafasında bir görü oluşturmaya eğilimlidir. Yani siz felsefeyle insanları uykusundan uyandırıyorsunuz. Kant der ya, "Hume, beni dogmatik uykumdan uyandırdı" diye, felsefe aslında insanları dogmacı uykularından uyandırmakla yükümlü. Yani siz öylece duran insanı bir anlamda huzursuz ediyorsunuz, kurulu düzenle çatışır hale getiriyorsunuz. Yanlış felsefeyi kullananlarla filozofları birbirinden ayırmak gerekir. Felsefenin sırtından geçinenlerle gerçek anlamda felsefe yapanları birbirinden ayırmak gerekir. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye'de de felsefenin sırtından geçinen ve kurulu düzenle çok iyi anlaşan insanlar var.

Mesela?

Üniversite düzeyinde felsefe yapanların hepsi, hadi yüzde yüzü demeyelim, büyük bölümü kurulu düzenle içli dışlı yaşamaktadır. Bunların yaptığı felsefe hiçbir zaman düzeni ürkütmez, tersine gönendirir. Çünkü gerçek anlamda felsefe değildir.

Bu yorumunuza  son yılların popüler Batılı düşünürlerini de ekleyebilir miyiz?

Sermaye sanata el koyduğu gibi felsefeye de el koydu. Yani bir anlamda sermaye düzeni, felsefeyi evcilleştirdi. Evcilleştirmek için ne yaptı? Onu filozofların elinden alıp felsefe profesörlerine teslim etti. Felsefe profesörlerinden filozof olmaz. Yani takım elbiseli, kravatlı, devlete yüzde yüz bağlı bir adam nasıl filozof olabilir. Bütün filozoflar yaşamları boyunca acı çekmiş insanlardır. Dolayısıyla bugün, Lucas'a bakarsak 1918'den bu yana, hatta 19. yy'ın sonlarını içine alacak şekilde söyleyebiliriz ki felsefe, sermayenin dolayısıyla devletin eline düşmüştür. Sonuç olarak evcilleşmiştir. Evcilleşmiş bir felsefe, felsefe değildir. Felsefe aykırılıkları gerektirir. Eğer bu aykırılıkları yaşama geçirme savaşımı vermiyorsa kişi, ona filozof diyemeyiz. Zaten filozoflar yok artık, felsefe profesörleri var. Bakın Türkiye'de çok garip ve çok itici bir deyim var, felsefeci diyorlar... Ne alıp satar bu adam, felsefe mi alıp satıyor? Şimdi bir yanda filozoflar var, bir yanda benim gibi felsefe öğretenler var. Bunun ötesinde felsefeci diye bir şey olmaz. Bizler birer felsefe teknisyenleriyiz, felsefe öğreten insanlarız.

Eleştirdiğiniz "felsefeciler"in düşünce üretimlerinde bu topraklara dayanmama gibi bir sorun olduğunu düşünüyor musunuz?

Bir ülkenin kültür adamıysanız, o ülkenin değerleri sizi var eder. Bir yanınız, tamam, dünyaya açıktır. Bu, bütün dünya kültürüyle içli dışlısınız demektir. Ama yaşadığınız toprağın rengi, kokusu, sizi öyle derinden etkiler ki siz oralı bir kişi olarak felsefe, edebiyat ya da bilim yaparsınız. Dolayısıyla sizin felsefenizde toprağınızın renkleri görülmüyor, kokuları duyulmuyorsa orada ayağı yere basmayan bir şey var demektir. Bizden önceki kuşaklar felsefe yapıyoruz diye Batı'dan felsefe aktarmaları yaptılar. Felsefe aktarması yapmak felsefe yapmak değildir. Siz o ülkenin aydını olarak düşüneceksiniz, bu ülkenin düşünen aydını olarak üreteceksiniz. Bütün insanı düşüneceksiniz ama bu düşündüğünüz insan, bütün insan olacak, dünyanın insanı olacak.

Toplumun ekonomik-sosyal koşulları... Yani toplumun karmaşıklaşması o ülkedeki felsefe üretimi için etken midir?

Tabii. Ancak karmaşıklaşmış bir toplumda insanlar düşünme eğilimi gösterirler. Bireyler için de aynı şey geçerli değil midir? Ancak benim yaşamım karmaşıklaşmışsa "eyvah ben ne yapacağım" diye düşünürüm. Yalın bir yaşamım varsa, örneğin ben bir emekliysem, gidip sabah arkadaşlarla pişpirik oynuyorsam, öğleden sonra eniştenin dükkanında oyalanıyorsam, akşam eve gelip yemeğimi yiyorsam, benim bir sorunum yoktur ki felsefe yapayım. Felsefe yapmak, gereksinimlerin karşılığında olur. Ama felsefe yapmak için gerekli olan itici güçler o toplumun değerlerinde zaten vardır. Aslına bakarsanız çok sorunlu ve karmaşık bir toplumda yaşıyoruz ama şu önemli: gereç var, yani malzeme var, ama onu işleyecek adam yok. Sıkıntı orada. Türkiye'de bugünkü gibi bir malzeme bolluğu hiçbir dönemde olmamıştır. Büyük çelişkiler, sıkıntılar var, açlık var, yoksulluk var, eğitimde çöküntü var ama bakın, insanlar bu sorunlarıyla hiç uğraşmıyorlar. Bir taraf başörtü öbür taraf laiklik diye soyut bir sorunla uğraşıyor. İkisinin de toplumsal yaşamda büyük bir karşılığı yok. Demokrasi için savaşabilirsiniz, laiklik de onun içindedir zaten. Ama siz demokrasiden soyutlanmış bir laiklik kavramı üzerinde duruyorsanız bunun ciddi bir karşılığı yoktur. "Ben laikim." Laik olsan ne olacak, dini devletten ayırdın diye insanlar çöp kutusundan yemek yemeyecekler mi? Demek ki temele demokrasiyi yerleştirmek gerekir. Demek ki toplumu doğru kavramak diye bir sorun da var. Bizim aydınımız toplumu doğru kavramıyor. 

Niye?

İki nedenle: birincisi, tembel... ikincisi korkak... Bir adam hem tembel hem korkak olduğu zaman kurulu düzene kayıtsız şartsız hizmek etmekten başka bir şey yapamaz.

Felsefenin üniversitelere hapsedilmeye çalışıldığı bir ülkede, toplum sorunlarına felsefe açısından eğilecek insan unsurunun da olmamasında payı var.

Üniversitelerde felsefe yapamazsınız, yaptırmazlar. Üniversitelerde felsefe yapmak demek kurulu düzenin tekerine çomak sokmak demektir. Üniversite de düzenin üniversitesidir... Şimdi özel falan gibi laflar dolanıyor ama kendimizi kandırmayalım, buralar sıkı sıkıya denetlenen kurumlardır. Böyle bir kurumda nasıl felsefe yapabilirsiniz, yapamazsınız. Dışarıda felsefe yapabilir misiniz? O da şu anlamda zordur. Sizin felsefe yapmanız için gerekli koşulları size kimse vermez. Diyelim ki öfkelendiniz, üniversiteden ayrıldınız. Eğer çalışmak zorundaysanız felsefe yapamazsınız. Çünkü diyelim özel bir işe girdiniz, sabah 9'da gideceksiniz, akşam 7'de çıkacaksınız, eve pelte gibi geleceksiniz. Ben bu günleri çok yaşadım. Kitaplar bana bakardı, ben kitaplara bakardım, tek satır okuyamazdım. Benim durumum biraz daha değişik tabii, üniversite beni hem kabul etti, hem etmedi. Hem kavga etti hem dışladı derken zaman geçti, oldu bitti. İkinci bir deney yaşamak istemiyor kurulu düzen. Kendimden sözetmeyi hiç sevmem ama bunları net olarak koyuyorum ki bazı şeyler net anlaşılsın diye... Ama bir kere kazık yedik, bir daha yemeyelim diye bir öngörü içindedir devlet, o da haklı tabii!

Söyleşi: Volkan ALICI- Ebru AKTEL

Menu