Antonio GRAMSCİ

Üretim tarzı tarafından belirlenen kapitalist yo­ğunlaşma, emekçi insan kitlelerinin de buna denk dü­şen bir yoğunlaşmasına neden olur. Marksizmin tüm devrimci tezlerinin kaynağı, yeni proleter yaşam tar­zının koşulları, sınıf mücadelesi ve rekabetin doğur­duğu kapitalist karışıklığın, burjuva yaşam tarzının yerini alacak olan yeni komünist düzenin koşullan, işte bu olguda aranmalıdır.

Genel kapitalist etkinlik alanında, emekçi, etkinli­ğini serbest rekabet alanında ortaya koyar, o, bir birey-yurttaştır. Ne var ki, mücadelenin başlangıç ko­şulları aynı anda herkes için eşit değildir. Özel mülki­yetin varlığı, toplumdaki belli bir azınlığa ayrıcalıklı koşullar sağlar ve mücadeleyi eşitsiz hale getirir. Emekçi, sürekli olarak en ölümcül tehlikelerle karşı karşıyadır. En temel düzeydeki varoluşu bile, kültürü, ailesinin yaşamı ve geleceği, emek pazarının beklen­medik sonuçları ile karşı karşıyadır. Böylece emekçi, rekabet ve bireycilik alanının dışına çıkmayı dener. Birlik ve dayanışma ilkesi, emekçi sınıfın kendi özü halini alır, işçi ve köylülerin psikolojisini ve davranışı­nı değiştirir. Bu ilkenin cisimleştiği organlar ve ku­rumlar yaratılır; bunlar, üretim ve değişim araçları­nın ortaklaştırılmasına giden tarihsel gelişim süreci­nin başlangıcına temel olurlar.

Birleşme ilkesi, proleter devrimin temel özelliği olarak kabul edilebilir ve edilmelidir. Bu tarihsel eği­limin, önceki dönemde (1. ve 2. Enternasyonal dönemi ya da yandaş toplama dönemi diyebileceğimiz dönem) yarattığı sonuç, sendikaların ve sosyalist partilerin doğuşu ve gelişmesi olmuştu.

Ne varki, proleter kurumların ve genel olarak proleter hareketin bütününün gelişimi, özerk biçimde olmamıştı; sömürülen emekçi sınıfın yaşamında ve deneyinde ayrılmazcasına yeralan, kendine özgü yasa­lara göre olmamıştı. Tarihin yasaları, devlet olarak örgütlenmiş mülksahibi sınıf tarafından konulmuştur. Devlet her zaman tarihin başoyuncusu olmuştu, çünkü mülksahibi sınıfın gücü devletin dişlilerinde toplanır; mülksahibi sınıf, devletin bünyesinde rekabetin do­ğurduğu çatışmaların ve ayrılıkların ötesinde, kendini disipline sokar ve bir birlik biçiminde kendini örgüt­ler; bunu yapmasının amacı, rekabetin en yüksek aşamasına varıncaya kadar, yani toplumun düzenlen­mesi ve yönetilmesinde en başta gelen rolü, iktidarı elde etmek için verilecek, sınıf mücadelesine kadar, kendi ayrıcalıklı durumunun olduğu gibi kalmasını sağlamaktır.

Bu dönem içinde, proleter hareket, ancak kapita­list serbest rekabete bağlı olarak varoldu. Proleter kurumların, bir iç yasa değil de dış yasa sonucu, yani kapitalist rekabetten türeyen olayların ve dürtülerin müthiş baskısı altında değişik biçimler almaları ge­rekti. Proleter hareketin, doruğuna 2. Enternasyonal in iflasıyla ulaşan bütün önceki döneminin özelliği olan iç çatışmaların, sapmaların, arayışların, uzlaşma­ların kaynağı budur.

Sosyalist ve proleter hareketin kimi akımları, iş­çilerin mesleki örgütlenişini devrimin temel özelliği olarak açıkça kabul etmişler ve bunu kendi propagan­da ve eylemlerinin temeli kılmışlardı. Belirli bir za­man için, sendikalıst hareket marksizmin gerçek söz­cüsü, gerçekliğin gerçek sözcüsü gibi göründü.

Sendikalizmin yanlışı şudur: Bugün sahip olduğu seçilmiş değil de zorla kabul ettirilmiş olan, dolayısıy­la önceden görülebilen (kestirilebilen) ve değişmeyen bir gelişim çizgisi izleyemeyen rolü ve içinde bulun­duğu biçimi ile sendikayı, kalıcı bir olgu, birleşme il­kesinin değişmez bir biçimi olarak kabul etmek. «Kendiliğindenci» liberal bir geleneğin başlatıcısı gibi ken­dini ortaya koymuş olan sendikalizm, gerçekte, jakoben ve soyut ruhun sayısız örtülerinden biriydi yal­nızca.

Burdan da, Sosyalist Partiyi emekçi sınıfı devrim amacıyla eğitme görevine bağlayamamış olan sendikalist akımın yanlışları çıkar. Mülksahibi sınıf ile demokratik-parlamenter devletin, tarihin yasalarını be­lirledikleri tüm dönem boyunca, işçi ve köylüler, bu yasaların çerçevesinin dışına çıkma yolundaki tüm girişimlerin gülünç ve boşuna olduğunu hissediyorlar­dı. Sınai üretimin topluma kazandırdığı genel biçim­lenme içinde, her insanın, ancak birey-yurttaş olarak, parlamenter demokratik devletin üyesi olarak davran­dığı ölçüde yaşama etkin olarak katılabileceği ve bu­lunduğu ortamı değiştirebileceği kesindir. Liberal de­ney boşuna değildir, ve ancak, gerçekleştirildikten sonra aşılabilir. Siyasetin dışında olanların siyaset-dışılığı siyasetin bozulmasıdır yalnızca. Tıpkı devletin popüler kurumlarının (yani Parlamento ve belediye­ler) kapsadığı o genel tarihsel harekete katılmak gibi Devleti yadsımak ve devletle savaşmak da siyasal bir olaydır. Siyasal eylemin niteliği değişir. Sendikalistler gerçekliğin dışında çalışıyorlardı, dolayısıyla, si­yasetleri de temelde yanlıştı; parlamenter sosyalistler, olayların yüreğinde çalışıyorlardı, yanılabilirlerdi (hatta çok sayıda ve ağır yanlışlara da, düştüler), ama eylemlerine verdikleri anlamda yanılmadılar, ve işte bunun içindir ki «rekabet» te başarı kazandılar; geniş kitleler, yani müdahale ettiklerinde toplumsal ilişkile­ri nesnel olarak değiştiren kitleler, sosyalist parti çev­resinde örgütlendiler. Tüm yanlışlarına ve zayıflıkla­rına rağmen, parti, son çözümlemede, görevini başar­dı: önceleri hiçbir şey olmayan proletaryayı birşey ha­line sokmak, ona bir bilinç vermek, kurtuluş hareke­tine, genel çizgileriyle, insan toplumunun tarihsel ge­lişim sürecine uygun düşen sağlam ve temel bir yöne­liş kazandırmak.

Sosyalist hareketin en büyük yanlışı da sendikalistlerin yanlışının aynısıydı. İnsan toplumunun genel etkinliğine devlet içinde katılan sosyalistler temelde eleştirel, antitez özelliği taşıyan bir konumda bulun­maları gerektiğini unuttular. Gerçekliğe egemen ol­mak yerine, onun kendilerine egemen, olmasına izini verdiler.

Marksist komünistler, «doğurtma»(Doğurtma Cesk.t. istilat, fr. maieutiaue) Sokrates'in kar­şısındakine sorular sorarak onun ruhunda saklı bulunan tinsel güçleri ve bilgileri çekip çıkarma yöntemine -bunu annesinin ebelik sanatına benzeterek- verdiği ad.)  diyebileceği­miz bir anlayışla (zihniyetle) nitelenmelidirler; eylem­leri, burjuva rekabet yasaları tarafından belirlenmiş olayların akışına kendilerini bırakmaktan ibaret değil­dir, ama eleştirel bir bekleyiştir. Tarih sürekli bir oluştur, öyleyse özünde önceden görülemez. Ama bu, tarihin akışında herşeyin önceden görülemez olduğu, yani tarihin aynı zamanda hem özgürlük hem de ge­reklilik olduğu demek değildir. Kendi gelişimleri ve etkinlikleri içinde tarihi cisimleştiren kurumlar, bir ödev ve gerçekleştirmeleri gereken bir görevleri oldu­ğu için doğmuş ve varlıklarını sürdürmektedir.

Maddi eşyaların üretiminde ve insanların zihinsel kavrayışın­da belirli nesnel koşullar ortaya çıktı ve gelişti. Meka­nik doğaları nedeniyle neredeyse matematiksel olarak ölçülebilir kılınan bu nesnel koşullar değiştiğinde, in­san toplumunu yöneten ve biçimlendiren ilişkilerin tü­mü de, insanların bilinç derecesi de değişir; toplumsal biçimleniş dönüşüme uğrar, geleneksel kurumlar yok­sullaşırlar, amaçlarına uygun olmaktan çıkarlar, en­gelleyici ve zararlı olurlar. Eğer insan zekası tarihin akışında bir ritm, bir evrim bulamasaydı, uygarlığın yaşamı imkansız olurdu. Siyasal deha, bir gelişim sü­reci saptamaya yeterli ve gerekli, mümkün olduğu ka­dar çok sayıda somut öğeyi kavrayabilme, dolayısıyla yakın ya da uzak gelecek üzerinde öngörüde buluna­bilme, bir devletin etkinliğini örgütleyebilme, böyle bir kuruma dayanarak bir halkın kaderini tehlikeye atabilme yetisi ile tanınır. Bu anlamda, Kari Marx hiç tartışmasız çağımızın en büyük siyasal dehasıydı.

Sosyalistler, kapitalist insiyatifin bir ürünü olan tarihsel gerçekliği, çoğu kez kölece, kabul ettiler. Li­beral iktisatçıların düştükleri psikolojik yanlışın aynı­sına düştüler: Demokratik devletin kurumlarının kalı­cılığına, (bu kurumların) temelde yetkin olduğuna inanmak. Onlara göre, demokratik kurumların biçimi düzeltilebilir, bir takım ufak değişiklikler getirilebilir, ama temelde (bu kurumlar) değiştirilmemelidir. Filippo Turati'nin Minos tarzı formülü (bu formüle göre, Parlamento ile Sovyet arasındaki ilişki, Site ile bar­bar sürü arasındaki ilişkinin aynısıdır) bu darkafalı kibirli anlayışa örnektir.

Günümüzdeki «devletin elegeçirilmesi» formülü, işte bu yanlış tarihsel oluş anlayışından, «budalaca» parlamentarist bir taktikten ve eskimiş bir uzlaşma pratiğinden kaynaklanmaktadır.

Rusya, Macaristan ve Almanya’nın devrimci de­neyimlerinden sonra, sosyalist devletin kapitalist dev­letin kurumları içinde cisimleşemiyeceğine, ama prole­taryanın tarihine oranla değilse bile, kapitalist devle­tin kuramlarına oranla temelde yeni bir yaratım oldu­ğuna kesinlikle inanmış durumdayız. Kapitalist devle­tin kurumları serbest rekabete hizmet etmek amacıy­la örgütlenmişlerdir, öyleyse (bu kurumların) etkin­liklerini başka bir yöne çevirmek için personellerini değiştirmek yetersizdir. Sosyalist devlet henüz komü­nizm, yani dayanışma temelindeki bir ekonomik gö­renek ve bir pratiğin yerleştirilmesi değildir. Sosyalist devlet, özel mülkiyeti, sınıfları, ulusal ekonomileri ortadan kaldırarak rekabeti de ortadan kaldırma göre­vine sahip olan geçiş devletidir; bu görev parlarftenter demokrasi ile yerine getirilemez. «Devletin ele geçirili­şi» formülünü işte şöyle anlamak gerekir; Proleter sı­nıfın birleşmeden edindiği deneyden doğan yeni tip bir devletin yaratılışı ve parlamenter-demokratik dev­letin yerinin bu yeni devlet tarafından alınması.

Böylece başlangıç noktamıza geri dönmüş oluyo­ruz. Günümüzden önceki dönemin proleter ve sosya­list hareketinin kurumlarının özerk bir biçimde değil de, kapitalizmin egemen yasalarına bağımlı olan in­san toplumunun genel biçimlenişinin sonuçlan olarak geliştiklerini söyledik. Savaş, sınıf mücadelesinin stra­tejik koşullarını altüst etti. Kapitalistler güçlü konum­larını yitirdiler, özgürlükleri kısıtlandı, iktidarları or­tadan kalktı. Kapitalist yoğunlaşma, dünya çapında üretim ve mübadele tekeli yaratarak, gelişmesinin hiç­bir zaman ulaşamadığı en yüksek noktasına erişti. Proleter kitlelerin buna denk düşen yoğunlaşması dev­rimci proleter sınıfa görülmedik bir güç kazandırdı.

Hareketin geleneksel kurumları, devrimci yaşa­mın böylesine gelişmesini kucaklayamaz oldular. (Ha­reketin) bu (geleneksel) kurumları, biçimleri de, bilinçli tarihsel sürece katılan güçleri disipline sok­mak gereğine uygun olmaktan çıktı. Ölmediler; ser­best rekabete bağlı olarak doğdukları için, rekabetin her türlü izi ortadan kalkıncaya kadar, partiler ve sı­nıflar tümüyle ortadan kalkıncaya kadar, ulus çapın­daki proletarya diktatörlükleri Komünist Enternasyo­nal bağrında kaynaşıncaya kadar varlıklarını sürdür­melidirler. Ama, bu kurumların yanında, yeni tip ku­rumlar da ortaya çıkıp gelişmelidir; bu devlet kurum­ları, parlamenter demokratik devletin özel ve kamusal kurumlarının yerini alacaktır. Bu kurumlar, yönetim işlevlerinde ve sınai iktidarın uygulanmasında kapita­listin yerini alacak ve fabrika içinde üreticinin özerk­liğini yaratacaktır; bunlar, bir fabrika içindeki çeşitli sektörleri birbirine bağlayıp, temel ekonomik birimi oluşturan, tanm sanayinin çeşitli etkinliklerini birbir­lerine bağlayan karmaşık mübadele ve üretim ilişkile­ri sistemine içkin tüm işlevlerin yönetimini üstlenebi­lecek kurumlardır; bunlar, hem yatay hem de dikey düzlemlerde kendilerini oluşturarak, özel mülksahiplerinin engelleyici ve asalak zorbalığından kurtulan ulusal ve uluslararası ekonominin uyumlu (ahenkli) yapısı halini alacak olan kurumlardır.

Batı Avrupa proletaryası içindeki devrimci itki ve coşku hiçbir zaman bu kadar ateşli olmamıştı. Ne var ki bizce, ulaşılacak hedefe ilişkin kesin ve açık bir bi­lince, günümüzde böyle bir hedefe ulaşmaya uyarlı araçlara ilişkin aynı ölçüde kesin ve açık bir bilinç eş­lik etmiyor. Proleter devletin bir işçi, köylü ve asker konseyleri bütünü ile cisimlendiği inancı kitleler için- de kök salmıştır artık. (Ama) bu devletin yaratılışını nesnel olarak sağlayabilecek bir taktik anlayış henüz oluşmamış durumdadır. İşte bu nedenle, geniş kitlele­rin bilincine kök salmış, geniş kitlelerin disiplinini ve sürekli bağlılığını elde etmiş bütün olarak işçi sınıfı ve köylülüğe çok zengin gelişme imkanları ve dina­mizm kazandıracak bir proleter kurumlar ağını daha şimdiden yaratmak gerekir. Elbette, proleter örgütle­rin bu günkü koşullarında, devrimci nitelikte bir kitle hareketi gelişirse, bunun yalnızca, demokratik devle­tin tümüyle biçimsel bir düzenlenmesini getireceği Millet Meclisinin iktidarını (bir kurucu meclis aracılı­ğıyla) güçlendireceği ve anti-komünist sosyalistlerin iktidara gelmesi sonucunu vereceği açıktır.

Alman ve Avusturya deneyi bize birşeyler öğret­melidir. Demokratik devletin ve kapitalist sınıfın güç­leri hâlâ son derece büyüktür; kapitalizmin özellikle uşakları ve hizmetçileri sayesinde, hâlâ varlığını sür­dürdüğünü ve böyle bir türün tohumunun kuşkusuz ortadan kalkmadığını kendimizden saklamamalıyız.

Kısacası, proleter devletin yaratılması bir büyücü­nün İşi değildir: Bir oluştur, bir gelişim sürecidir. Ör­gütlenme ve propaganda alanlarında bir hazırlık ça­lışmasını gerektirir. Fabrikalarda varolan proleter kurumlara daha çok güç ve daha büyük bir gelişme kazandırmak gerekir; bu kurumların benzerlerini köy­lerde de oluşturmak gerekir; bu kurumları oluşturan kişilerin, kurumlara yüklenilen devrimci görevin bi­lincine sahip komünistler olmasını sağlamak gerekir. Yoksa, tüm coşkumuz, emekçi kitlelerin tüm inancı, devrimin, yeni bir kendini beğenmişler, düzenbazlar ve sorumsuzlar Parlamentosu ile sonuçlanmasını, pro­leter devletin doğuşu için, daha büyük, yeni fedakarlıkların gerekli hale gelmesini engellemeye yetmeye­cektir.

İmzasız yayımlandı, L'Ordine Nuovo cilt I, sayı 9, 12 Temmuz 1919.
Devletin Elegeçirilmesi  | Antonio Gramsci
İtalya'da İşçi Konseyleri Deneyimi
Çeviri: Yusuf Alp

Menu