Çeviri Öyküler

Dick Buckford «Tıpkı eşek gibi bakıyorsun.» diye söylendi. «Ya!» İki çocuk İndiana Avenue'nün 3700 üncü bloğundaki kirli yüzlü taş evlerin önünde durmuş birbirlerini süzüyordu. Dan ne söyleyeceğini bilemiyordu. Ümitsizlikle bulutlarda dolaşan nazarları yere inip çamurlu yoldan kayarak karşıdaki üç katlı apartmana kadar uzandı. Dick arsız arsız «eşeksin be, eşeksin.» diye söyleniyordu. «Eşek sensin!» «Ne? Bana mı dedin?» «Evet» Dan'ın sesinde bir katiyet, bir güven vardı. «Bana eşek dedin ha!» «Sen bana dersen ben sana ne diye demeyim.» Dan içinden bir hâdise çıkmamasını temenni ediyordu. Bir kavga çıkıp ta dayak yerse mahalle çocuklarının elinde ne hale düşeceğini çok iyi biliyordu. Kuvvetsiz diye önüne gelen üstüne yüklenecek, yapmadıklarını bırakmıyacaklardı.

Kendinden daha ağır güçlü kuvvetli olan Dick ile kavga etmeğe mecbur kalmamağa dikkat ediyordu. Fakat zahiren kabadayılık taslıyor, kavga istiyormuş gibi görünüyordu. Sanki suratına yumruğu indirip, yüzünü gözünü kan içinde bırakmağa hazırmış gibi hareket ediyordu. Dick'in pestilini çıkarıncaya kadar dövecek, sonra kaçıp gitmesine müsaade edecekti. O zaman doğuşu seyreden çocuklar etrafını saracak, onun ne kadar kuvvetli olduğunu söyliyecekler, tebrik edeceklerdi. Sonra Helen Scanlar yanına gelecek, kavgayı kazandığına memnun olduğunu söyliyecekti. O kızla birkaç defa konuşmuştu ama, kendinden hoşlandığını belli ettiği halde bile utangaçlığından bir şey yapamamıştı. Mahcup, utangaç olmasaydı hele bir seferinde elini tutup öpebilirdi de; beraberce parka gidip biraz daha öpüşebilirlerdi. Hatta kız kendisinden hoşlandığını bile söylemişti ama..

İşte şimdi tam Helen'lerin penceresinin önünde duruyorlardı. Tekrar Dick'i yumruklayıp yere yıktığını farzetti. Helen pencereden kendisini seyrediyor olacaktı. Bu kıpkızıl saçlı kızı seviyordu. Kendi kendine «Helen, seni seviyorum» diye söylendi. «Seni ayağımın altına alıp ezeyim mi?» «Sıkı mı? Bir dene bakalım gücün yeter mi?» İçinden Dick'in defolup gitmesini istiyordu. Yalnız başına dolaşmak, parka kadar uzanıp, nemli yaprakların arasında Helen'i düşünmek ihtiyacındaydı. Evet, etrafta dolaşıp Helen'i düşünecekti. Şimdi Dick karşısına geçmiş kabadayılığına güvenerek, tam Helenlerin penceresinin önünde kavgaya kalkıyordu. Ya Dick'ten dayak yer de, Helen de pencereden seyrediverirse! Dick çekilip gitse ne iyi olurdu. Kendi kendine Heleni sevdiğini bir daha tekrarladı. O kıvır kıvır kızıl saçlı ,kıza delicesine âşıktı. Geçen yaz yarım dolara mahalle mahalle dolaşıp bakkalın faturalarını dağıttığını hatırladı. Ertesi günü Helenle birlikte bakkal George'un servis arabasının arkasına oturup gezmeğe gitmişlerdi. Arkada el ele oturup, George'un siparişleri dağıtmasını beklerken ne eğlenmişlerdi. Bütün parasını da o gün onun için harcamıştı. Onu sevdiğini bir daha tekrarladı. Şimdi hatırladığına göre, eve döndüğü zaman fatura dağıtacağım diye ayakkabısını eskittiği ve aldığı beş on parayı kimseye göstermeden aptalca şeylere harcadığı için bir güzel azar işitmişti. Dayanamamış o da onlara cevap vermiş, evde bir gürültüdür kopmuştu. Sonra bir köşeye çekilmiş ağlamıştı. Halbuki gündüz ne güzel vakit geçirmişler, ne güzel eğlenmişlerdi. Evdekiler bunu anlıyamazlardı ki! Bir müddet sonra Helen gelmişti. Geceleri bütün mahalle çocukları evlerinin merdivenine oturur, gevezelik ederlerdi. Birisi bağırıp Helenin geldiğini haber vermişti. Ne söylediğinin farkında olmadan o kızın kendisini alâkadar etmediğini bağırmıştı. Bundan sonra Helen uzun müddet kendisine yüz vermedi. Kendi kendine söylendi: Helen, seni seviyorum! Dick «Ben senin gibi eşek olsaydım, elbet çaresine bakardım» diye bağırdı. «Bana ne. Senin halin beni alâkadar etmez.» «Etmez mi? Şu haline bak. Çorapların düşmüş; sen çorabını çekmekten bile aciz bir adamsın.» «Artık çok oluyorsun, sen kendine baksana? Sümüklü sen de.» «Benimle bu şekilde konuşmağa nasıl cesaret ediyorsun?» «Sen de kendi sözlerine dikkat et.» «Senden korkar mıyım sanıyorsun?» «Ben mi senden korkuyorum.» «Canın döğüşmek istiyor galiba.» «Sen istiyorsan ben hazırım.» «Hadi başla bakalım.» diye gürledi Dick. «Sen başla.» «Tabiî başlıyamazsın, o cesaret nerede.» «Korkak sensin, ulan.» Dick alaylı alaylı güldü. «Seni öpmek mi, öldürmek mi lâzım geldiğini kestiremiyorum.» diye söylendi. Sesinde suni bir yumuşaklık vardı. «Hadi be! Red Kelly'i taklid etme. Başkasından duyduklarını bize mi yutturmağa kalkıyorsun. Aman ne komik, ne komik..» «Sen zaten daha fazlasını anlıyamazsın ki. Bunu önce ben uydurmuştum, Red benden öğrendi. Buna ne buyrulur?» «Geç hadi. O mavalları başkasına oku.» Dick ters ters baktı. Dan'ınki de ondan aşağı kalmazdı. Dick «Bugün mektepte tahtaya kalktığın zaman bölmeyi bile yapamadın, dedi. Eşek olmasan yapardın.» «Ben eşeksem, sen benden beter eşeksin.» Dan yine Dick'le döğüş ettiğini kurdu. Oğlanı yere yıkmış. Helenin gözünün önünde bir temiz dayak atıyor tahayyül etti kendini. Geçen yaz eline geçen o süslü kâğıt şapkalardan birini Helene verdiğini hatırladı. Kızın şapkayı giydiğini görünce ne kadar sevinmişti. Her gece beraberce köşe kapmaca, saklanbaç veya elim sende kalsın oynamışlar, ne güzel eğlenmişlerdi. O zaman daha yeni taşınmışlardı. Mahalle pek hoşuna gitmişti. Lâkin şimdi Dick'le tutuşur da dayak yerse, bir daha kimsenin yüzüne bakamaz, bütün mahalleye rezil olurdu. Artık işin yoksa tek başına dolaş dur.

Ama kendisi Dick'i döver, Helen de görürse, kızın gözünde kahraman kesilecekti. Belki öteki çocuklar da onu reis seçerlerdi. Ondan sonra Helen onu daha fazla sever, herşey yoluna girer, mecmualarda okudukları hikayelerdeki gibi olurdu. Yine geçen yaz Penrod'u okurken hep Helen'i düşünmüştü. Romandaki Margorie Jones tıpkı sevgilisine benziyordu. Yalnız Helen daha güzel, daha canlı, saçları daha kıvır kıvırdı. Jones'un saçları siyahtı, halbuki Helenin kıp kızıl saçları vardı. Kızıl saç siyahtan daha güzeldi. Dick «Tahammül edemediğim bir şey varsa o da korkak denmektir» diye kabardı. «Ben de korkak değilim.» «Bana nasıl korkak dersin?» «Sen de bana sümüklü deme.» «Sümüklü kim?» «Sen. Sümüklü değilsin de ne diye burnunu Bilmiyorsun?» «Ne eşeklik.» «Eşek sensin.» Dick «Ben senin gibi eşek olsaydım çoktan intihar ederdim» dedi. «Ben de senin yerinde olsaydım kaldırır kendimi denize atardım.» «Ne duruyorsun, atsana. Dünyada senden daha eşek adam var mıdır?» «öyle mi?» «öyle!» «Öyle ha!» Dick «Sana birşey söyleyim mi» diye söylendi. «Senden korkmuyorum.» «Ben de senden korkmuyorum. Başla da göstereyim sana.» «Tabiî bağlıyacağım ama senin gibi bir eşeğe elimi sürüp kirletmek istemiyorum, iğreniyorum anladın mı. Cesaretin varsa önce sen başla. Hem korkmasaydın kendine eşek dedirtir miydin?» «Ben de sana söylüyorum. Sen bir eteksin.» «Ben senin gibi olamam.» «Ben de senin gibi değilim.» «Beni seninle görmelerini istemem.» «Ne duruyorsun öyleyse?» : «önce sen git. Ben daha evvel geldim.» «Burası bizim sokağımız.» «Ben bu mahallede senden eskiyim.» «Bana ne ben bu sokakta oturuyorum. Canın istemiyorsa basar gidersin.» «Sen ne eşek herifsin. Sizin evde herkes eşek zaten. Geçen gün babam da sizin ne eşek olduğunuzu söyleyip duruyordu.» «Senin babanı kim takar. İstediği kadar söylensin dursun.» «Babam bu söylediklerini işitmesin sonra karışmam.» «Git de söyle. Babanı kim takar!» «Babam senin babanı suya götürür de susuz getirir.» «Babam seninkini serçe parmağı ile ezer.» «Benim babam seninkinin karşısına geçip püf dese senin moruğun dizleri tutmaz olur korkudan.» «Bir denesin bakalım.» «Kafası kızıp ta deneyecek olursa senin moruğa acırım doğrusu.» «Senin merhametine muhtaç olan yok.» «Babam çok kuvvetlidir, ben de ona benziyorum. Büyüyünce tıpkı onun gibi olacağım. Telefon kumpanyasının koca direğine onun gibi bir nefeste tırmanacağım.» «Vay canına!» «öyle mi?» «öyle ya!» «Eşek.» «Eşek sensin.» Birbirlerine sert sert kabardılar. Dick «Al sana» diye Dan'ın suratına bir tokat attı. Dan da Dick'in burnunu sıktı. «Bu da sana.» «Bu sizin oturduğunuz sokaksa bir daha buralarda dolaşmam. O da senin gibi pis pis kokuyor.» «Hadi defol, seni tutan yok.» «Senden iğrenmeseydim, ayağımın altına alır ezerdim.» «Yok canım!» Dan bir müddet arkasına bakmadan uzaklaşan Dick'i seyretti. Sonra yanındaki demir parmaklığa oturdu. Korkak olmadığını gösterdiği için çok memnundu. Kendi kendine mırıldandı. Helen, seni seviyorum. Bir müddet daha oturdu. Böylece boş, uzun dakikalar geçti. Ayağa kalkarak yürümeğe başladı. Helen'e rastlamak ümidiyle 58 inci caddeye saptı. Beş kuruşluk bir şeker alıp tekrar geri dönerek geldi, Helen'in evlerinin önündeki parmaklığa oturdu. Burada yarım saate yakın oturup şekerini emdi. Helen gelse de şekerimin yarısını versem diye kuruyordu. Kendi kendine «Helen seni seviyorum» diye mırıldandı. Geçen yaz otomobilde gezerken onun elini nasıl tuttuğunu düşündü. Kız da kendisine bakıyordu o gün. Bugün çok sıkıntılı bir gündü. Biraz güneş açsa ne iyi olurdu. Belki Helen gelse, onu görse bu kadar sıkılmıyacaktı. Parka doğru yürümeğe başladı. Sokaklarda kimsecikler yoktu. Oldukça şiddetli bir rüzgâr esiyor, ağaçlarda, çalılarda garip sesler çıkarıyordu. Ayakları su birikintilerine bata çıka yürüdü. Aldırmadı.

Büyükçe bir su birikintisinin başına gelmişti, durdu seyretti. Kapkara pis bir rengi vardı. Suya baktı baktı, sonra kendi kendine söylendi. Helen, seni seviyorum. Önündeki birikintiyi bir müddet daha seyrettikten sonra yine yürümeğe başladı. Evet Dick ileri gidip te kavgaya başlıyacak olsaydı, adam akıllı bir sopa atardı. Tutar yere fırlatır, tekmelerdi. Tabiî Dick ayağa fırlayıp yine üstüne saldırırdı. Yine tutar, ikinci sefer yere fırlatır, yüzünü gözünü kan içinde bırakırdı. Dick'in yumruklarını çelip, bir sağ, bir sol iki kroşe çakardı suratına, gözünü de çürütürdü. Dick'i kaçırdıktan sonra Helen koşa koşa yanına gelir, onu tebrik eder; belki de: «Dan, senin sevgilin olmak istiyorum» derdi. Biraz daha yürüdü. Kuru yaprakların altındaki ıslak çayırlara baktı. Hava yavaş yavaş kararmağa . yüz tutmuştu. İçinde bir yalnızlık hissetti; yanında konuşacak biri olsaydı. Belki Helen. Bu ıslak çimenlerin üstünde onunla birlikte yürüyor olsalardı. Belki biri çıkar kızı elinden alıp kaçırmak isterdi. Kızı koltuğunun altına sıkıştırıp kaçarken, kız da imdat diye bağırırdı. O zaman yerden büyükçe bir taş kapar; herifin kafası budur diye yapıştırıp cansız yere sererdi. Heleni sağ salim kurtardıktan sonra herifin kafasına bir taş daha indirirdi. Ne olur ne olmaz, tedbirli bulunmak lâzımdı. Sonra polis gelir, resmini çekerler. Gazetelere basarlardı. Herkes kendisinden bahseder, bir kahraman kesilirdi. Helen de yanına sokulup: «Dan, seni seviyorum, her zaman yalnız seni seveceğim» diye fısıldardı. Biraz daha ilerledi. İyice karanlık basmış, rüzgârın iniltisi hortlaklarınkinden beter olmuştu. Yanında birisinin olmasını istedi. İçinde tuhaf hisler uyanmıştı. Ne yapacağını şaşırmıştı; sanki her ağacın arkasında biri varmış gibi geliyordu. Park ta ne kadar tenha idi. Eve dönmeğe karar verdi. Hem yemek zamanı da yaklaşıyordu. Rüzgâr da ne kadar acı esiyordu. Aysız, kapkaranlık bir geceydi bu. Neden korktuğunu bilmiyordu ama içinde müthiş bir korku uyanmıştı. Ama Helen yanında olsaydı böyle olmazdı. O zaman o korkacak, kendisi onu avutmağa, korkusunu gidermeğe çalışacaktı. Geri dönüp eve doğru yürümeğe başladı. Dick üstüne atılıp ta hakikaten kavgaya tutuşsalardı ne yapacağını düşündü. Tabii Dick'i anasından doğduğuna pişman edecekti. Helen, seni seviyorum!

Menu