Din

Bütün büyük dinlerde, Tanrı, dünya ve insanların yaratıcısı, ki aynı zamanda kainatın yaratıcısı olarak, düşünülmüştür. Ayrıca, Tanrının uzay, zaman ve maddeden de önce var olduğu varsayılmaktadır. Teologlara göre, Tanrı tam bir “yokluk” içinde varlığını sürdürüp hüküm sürme yeteneğine sahiptir. Tarihimizin büyük düşünürleri, bu Tanrı-fikrine felsefi delillerle sürekli saldırmış ve eleştirmiştir. Buna rağmen sorunlu fikri ve düşüncelerle desteklenerek hayat bulan bu Tanrı-fikir hala yaşamaktadır. Bu durum, bu Yaratıcı-Tanrı fikrinin, Fizikçi mantığıyla irdelenmesi ve tartılmasına yol açmıştır.

Yaratıcı-Tanrı fikrinin esas dayanağı ve aynı zamanda zayıf noktası, “yokluk” kavramıdır. “Yokluk” içinde tamamen hiçbir şeyin var olamaması ispatı, Yaratıcı-Tanrı fikrinin sonunu getirecektir. Ve eğer ki, buna ek olarak, teologların “yokluk” kavramının gerçekte var olmadığı, bu kavramın sadece bir düşünce, beynimizdeki spekülatif bir fikir olduğu gösterilse, Yaratıcı-Tanrı fikrinin temel dayanağı yok olmuş, Tanrı da sadece bizim beynimizin ürünü, beynimizdeki hayal-düş, beynimiz dışında var olmayan, gerçek olmayan bir fikir olarak ortaya çıkacaktır. Aşağıda getirilen deliller bu amacı desteklemektedir.

Tanrının, Kainatı yaratmadan önce de var olduğu iddia edilmektedir. Bu da, O’nun tam bir “yokluk” içinde var olduğunu içinde barındırır. Bu yokluk, zaman, madde ve uzayın kendisi tarafından yaratılmadan önce, Tanrının bulunduğu “süper-vakum” veya “süper-boşluk” benzeri bir durum olarak tanımlanmaktadır. Halbuki “yokluk”, “var olmamanın” bir eşanlamlısıdır.

Sonuçta, Tanrının “yokluk” içinde bulunduğu iddia edilmesi, Tanrının “var olmamalık” içinde bulunduğu anlamına gelir. Başka bir deyişle, daha hiçbir şey var olmadığında, yani ne uzayın, ne zamanın, ne de maddenin var olmadığında, kainatın var olmadığını bir durumla karşı karşıyayız. Ve bu “yokluk” sadece durumu anlatır, yani bir şeyin var olmamasını durumunu anlatır ve bu da “X” zamanında bir şeyin yaratılıp, var olabileceği vakum olduğu anlamına gelmez.

Vakum uzay-benzerdir, boş bir uzaydır; uzay-benzer olmayan vakum, uzayı da barındırmayan vakumdur, böyle bir vakum yoktur ve hiçbir zaman da var olmamıştır! Hiç kimse havası boşaltılmış bir kutunun içinden uzayı söküp alamaz. Böylelikle hiçbir şey yokken, yani “yokluk” veya başka deyişle “var olmamalık” varken, bir anda uzay, zaman ve maddeyi elde edemeyiz.

Buradan da kainatın yokluktan var olamayacağı sonucuna varmaktayız. Gerçekten de modern uzay bilim bize kainatın kuantum-mekanik durumundan oluştuğunu söylemektedir. Başka deyişle kainat oluşmadan önce bir şeyler vardı. Kainat, böyle söylemek mümkünse, başlangıç evresinde embriyo halinde var olmuştur, daha sonraki uzaya dağılması da, bir patlama sonucu olmuştur, bir Büyük Patlama sonucu (Big Bang) ! Eklemek gerekirse, uzay bilimcilerin (Fizikçilerin) son çalışmalarına göre, tek değil, sayısız ve biri-birinden bağımsız var olan kainatların var olduğu düşünülmektedir. Bu uzay bilimcilerin (Fizikçilerin) sonucu, gerçekçi gözükmektedir; eğer bir kainat varsa, neden, başka bir yerlerde başka kainatlar olmasın ki? Ve tabiî ki bu durumda, bu “dünyalar dünyasında”, teologların “yokluğuna” ve bu “yoklukta” var olan Tanrıya hiç yer kalmamaktadır.

Varsayalım ki, böyle bir “yokluk” ve bu “yoklukta” bulunan Tanrı mevcuttur ve bu argümanın sonuçlarına bir göz atalım. Tanrı en azından form ve ölçülere sahip olmalıdır. Ayrıca kendisinin bu “yokluktan” ayrılabilinmesi için, Tanrının da bir tür madde-varlık ( sübstansiyon ) olması gerekmektedir. Tanrı basit bir “yokluk” olamaz. Ama form ve ölçü kavramları uzaya bağlıdır. Fakat uzayın var olmadığı yerde, yani “yokluk” içinde, hiçbir şey form, ölçü ve madde-varlığa ( sübstansiyon ) sahip olamaz. Yokluk içinde farklılaşma ve ayrılmaya gerek duyulmaz. Ayrıca yokluk içinde zaman akışı da mümkün değildir. Zaman akışı, sadece uzay var olduğunda ve bunun içinde maddenin hareket ettiğinde veya değişime uğradığında vardır. Yokluk içinde hareket edebilecek veya değişime uğrayabilecek hiçbir şey yoktur zaten.

Yokluk içinde saate de sahip olamayız. Sadece uzay içinde zamana sahip olunabilir ve sadece uzay içinde bir şey formuna, ölçülerine ve madde-varlığına (sübstansiyonuna) sahip olabilir. Yokluk içinde her şey farklılaşma özelliklerini kaybeder ki zaten Tanrı da kendisini yokluktan ayırt edemez, uzay, zaman ve maddenin var edebilmesi için bir “X” zamanı tayin edemez, yokluk içinde yoğrulup gider, yoklukla tıpatıp aynılaşıp kendi varlığını kaybeder, çünkü yoklukta “var olmamalık” mevcuttur. Aynı zamanda Tanrının eğer ruhani, her ne anlama geliyorsa, tabiatı varsa, o tabiat için de bu durum geçerlidir. Kısacası eğer Tanrı varsa, “yoklukta” uzay ve zamanın var olması gerekmektedir.

Zaman, var olabilme şansına sadece uzayda sahiptir. Ama uzaydaki zaman, her zaman maddeyle beraber ortaya çıkmaktadır. Bu da, Tanrının, ancak kendisinin var olmasını sağlayabilen kainatın var olması ihtimalinde, var olabilmesi anlamına gelmektedir. Ama bu zaman da Tanrı, “Yaratıcı-Tanrı” statüsünden çıkmakta, Büyük Patlama sonucu, kainatla beraber var olmuş bir fani yaratık statüsüne inmektedir!
Ama yine de bir anlık varsayalım ki, Tanrı kainatı yokluktan yaratmıştır. Mantıken bu kainatın “yokluk” tarafından çevrelenmiş olması lazım ki, Tanrımız bu “yokluk” içinde bulunsun ve hüküm sürsün. Ama görmüş olduğumuz gibi, yokluk içinde hiçbir farklılaşma özelliğinin bulunması mevcut değildir. Yokluk içinde hiçbir şey kendisini bu “yokluktan” ayırt ettiremez. Özellikle yokluk içinde hiçbir şey, strüktüre, forma veya ölçülere sahip olamadığından, kainat da, bütünüyle ele alırsak, bir obje olarak bu yokluk içinde kendini ayıt ettiremez, yokluk içinde yoğrulup gider, varlığını kaybeder, sonuç itibariyle yokluk içinde varlığını sürdüremez.

Ama kainatın yaratıldığını biliyoruz. Bu da kainatın var olabilmesi için, onun dışında böyle “yokluluğun” olmaması ve uzay–zamanın var olması gereksinimini doğurmaktadır. Fakat bu durumda da, kainat yaratılırken böyle bir “yokluğun” olmamasını gerektirmektedir. Yokluğun olamaması da, “Yaratıcı-Tanrı”nın, “yokluğu” kendisine ikametgah seçtiğinden dolayı, “Yaratıcı-Tanrı”nın olmaması sonucunu getirmektedir. Bu yüzden de, kainat dışında “Süper-Boşluğun”, “Yokluğun”, “Var olmama” bölgesinin bulunduğuna, ya da zaman ve uzay ötesine inanmak yanlıştır. Teologların, saatine bakıp, “X” zamanında cennet ve cehennemle beraber kainatı yaratan Tanrıyı barındıran, “Yokluk” kavramı, imkansızlıktır ve ötesi söylenemez bir saçmalıktır! “Yokluk” yoktur ve “yoklukta” ikamet eden Tanrı da yoktur. Bu fikirler, beynimizde sadece bir hayal ürünü olarak var olabilir, fakat beynimiz dışındaki gerçek dünyada bunlara yer yoktur.

Bu arada “yokluk” kavramı beraberinde, kainatın bittiği ve “yokluğun” başladığı, “görünmez sınır” kavramını da getirmektedir, kainatın bittiği ve “yokluğun” başladığı bir sınır. Şimdi de kainatta hareket eden ve bir anda bu sınıra gelen bir uzay yolcusunu hayal edelim. Bir adım daha atarsa, yolcumuz bu “yoklukta” yok olacaktır. Ama sadece kainatımızı terk etme teşebbüsünde bulunan yolcumuzun bu “yoklukta” yok olmaması gerekirdi, zaten bizim kainatımızın da, çok daha önce, Tanrının onu yarattığı anda, tıpkı zavallı yolcumuz gibi, bu “yoklukta” yok olması gerekirdi. Buradan, kainat dışındaki “yokluk” kavramının, ne kadar saçma olduğunu bir daha fark ediyoruz.

Tanrının ikametgahı,“Yokluk”, var olmadığından dolayı, “Ötesi”, “Cennet”, “Cehennem” gibi, Tanrıya inananların, Tanrıya inanmayanların, İslam’daki acı çekenlerin, Allahın askerlerinin v.s. ruhları için de herhangi ikametgah bulunmamaktadır. Kainat dışında veya zaman ve uzay ötesinde ruhların bulunacağı böyle mekanlar olamayacağından, ruhların da aslında bir hayal ürünü olduğu ve gerçekte mevcut olmadığı sonucunu çıkarmaktayız. Tanrıyla beraber ruhlar da gitmiştir ve böylelikle hepimiz ileride ruhsuz olarak yaşamak zorundayız!

Ve Tanrı olmadığından, “Tanrının Oğlu” olan, İsa isimli birisinin de, kutsal ve mucizeler yaratan “Tanrı Oğlunun” annesi olan “Kutsal Bakire Meryem’in” de gerçek olamayacağı da açıktır. Hıristiyan için bu, onu affedecek ve günahlarından arındıracak bir “Tanrı Oğlunun” olmadığından, günah işlemeden yaşamak zorunda kalacağı anlamına gelmektedir.

Kainat dışında “yokluğun” olmaması, bakış açısında ciddi sonuçlar doğurur. Sadece uzay-zaman içinde bir şeylerin var olabileceğini bildiğimiz andan itibaren, kainat dışında uzay ve zamanı bulundurmamız gerekecektir. Kainatın hayal edebileceğimiz bir sınırına vardığımızda, o hayali sınır dışında da zaman ve uzayın bulunması gerekecektir, kainatın o sınırlar içinde var olabilmesini sağlayan şart olarak. Bu durumun sürekli sürüp gitmesi sonucunda, önümüze sonsuz “uzay-zaman dünyası” çıkar. Sonuçta bu “uzay-zaman dünyası” boş veya sadece bir köşede tek, bizim kainat olarak isimlendirilen, kainatı barındıran bir dünya olamaz. Kainatın, aşırı büyük, fakat Büyük Patlama merkezine bağlı olarak sınırlı olduğunu bilmekteyiz. “Uzay-zaman” ikilisinin de sadece maddenin varlığında var olduğunu bilmekteyiz. Maddesiz, ne uzay – bölümler mevcut olabilir, ne de ki, hareket eden ve değişebilen, maddesiz, zaman-bölümler mevcut olabilir; ki bu da maddenin olmadığı yerde uzay-zamanın olamayacağını, uzay-zamanın olmadığı yerde de maddenin olamayacağını gösterir.

Buradan da, kainatın her zaman sınırları olduğundan, bu sınırsız “uzay-zaman dünyasında” sınırsız sayıda kainat olacağını sonucuna varmaktayız. Bu sınırsız “Uzay- Zaman Dünyası” her zaman var olacaktır, ama bir tek inatçı değişimi de barındırmaktadır: yeni kainatlar doğacak, diğerleri de ölecek ve yok olacaktır. Kainatlar sadece boyutsal sınırlara sahip değillerdir, yaşam süresi açısından da sınırlıdırlar. “Yokluk” hakkında tartışırken, modern uzay bilim tarafından da tanımlanan, fakat başka delillere dayandırılan, sınırsız “uzay-zaman dünyasına” vardık.

Tanrının ve ruhların olamayacağı düşüncesine varmamız kesinlikle başka sonuçları da getirmektedir. Örneğin, çocuklarımızın dini eğitimi diye isimlendirilen bir eylem için artık herhangi bir açıklama bulamayacağız. Tabi ki rahip seminerlerinin de artık yapılmaması gerekecektir. Açıktır ki Tanrının var olmaması sırf kiliseyi ilgilendiren sonuçları da getirecektir. Kilisenin kurulmasından sonra, rahipler aydın ve yönetici sınıfına da ulaşma çabaları göstermiştir. Kilisenin gücünün arttırılması için, başka ülkelere yayılma politikası içinde bu önemli bir koşul olarak görülmüştü. Bu amaca ulaşmak için, Kilise öğretisine felsefi bir altyapı hazırlama uğraşına girilmişti. Sırasıyla Platon ve Aristoteles’in fikirleri çok “Hıristiyani” bulunmuştu.

Her nedense, bir-kaç yüzyıl sonra, bu düşünce artık bir anda doğru bulunmamaya başlandı.(Skolastiğin Hıristiyanlıkta doğuşu ve ölümü) Bu yıllarda, yönetici ve aydın sınıfının soru sorabileceklerinden ve ispat isteyebileceklerinden, Tanrının varlığına dair deliller üretilmiş ve oluşturulmuştur. Bu delillerden en önemlileri ontolojik, kozmolojik ve teleolojik delillerdi. Konumuz felsefe olmadığından bu delillerin detaylarına girmeyeceğiz.

Söyleyebileceğimiz tek şey, Immanuel Kant (1726 – 1806) dönemine kadar hemen-hemen herkes Tanrıya ve Şeytana (ayrıca Şeytanın gelinleri olan Cadılara) inanıyordu. Kant, Tanrının gerçekliliğini ispatlayan bu delillerin aslında tamamen yanlış olduklarını gösterdi. Bu arada Kilise öğretisini eleştiren ilk kişi Kant değildi. Aslında bunu ilk yapan İngiliz David Hume (1711 -1776) du. Kiliseyi eleştirerek bu süreci başlatan ilk kişiydi. Kant’tan sonra Kiliseyle tartışmaya birçok düşünür girmiştir ve bu tartışma günümüze kadar süregelmiştir. Kilisenin bu konudaki bugünkü iddiası şudur: “Tanrının gerçekliği tam olarak ispatlanamaz, fakat Tanrının “var olmadığı” da ispatlanamaz.” Fakat 2003 ten itibaren Kilise bu savda yanılmaktadır; Tanrının “var olmadığı” kesinlikle ispatlanmıştır. Bu yeni durumdan Kilisenin çıkaracağı sonuçlar nelerdir? Kilise kapılarını ne zaman kapatacaktır?

Menu