Dünya

İmparatorluklar böyle mi sona erer: İnsanlar sel olup caddelerde akar, liderlere istifa çağrıları yapılır ve yerel diktatörler ülke dışına çıkmaya zorlanır? Belki hepsi böyle olmaz ama yaygınlaşan protestoların çapı ve derinliği karşısında ABD destekli hükümetlerin protestolara son vermedeki çaresizlikleri ve ABD’nin eski dostlarını korumada hızla azalan yeteneği durumun Ortadoğu’da bir nesil boyu görülmeyen devrimci bir coşku düzeyine yükselmesiyle sonuçlanıyor. Bölgede ABD hakimiyeti altındaki hükümetlerin meşruiyeti hiçbir zaman eskisi gibi olamayacak. Kaynak zengini ve stratejik açıdan hayati önemi olan Ortadoğu’ya ABD İmparatorluğunun etkisi tepeden tırnağa sarsılmıştır.

Arap dünyasında bir domino etkisi meydana gelecek gibi. Tunus bir kıvılcım oldu. İsyanın ilk önce orada başlamasından öte, Tunus halkı bu işte galip geldi ve diktatör kaçmak zorunda kaldı. Mısır ABD’nin Arap dünyasındaki en önemli stratejik müttefikidir.

30 yıldan fazla bir zamandan beri iktidarda olan ABD destekli diktatör Hüsnü Mübarek’in düşmesi Washington’un Arap ulusalcılığına engel olma yolunda Kahire’ye artık fazla bel bağlayamayacağı ve İsrail’in Filistin işgalinde işbirliği yapan Mısır’ın bu rolünün sona ermesi anlamına gelecektir. Bundan böyle ne olursa olsun, Tunus artık asla bir transit noktası olmayacak ve Mısır da artık ABD ajanlarının tutuklulara işkence ve sorgulama yapabilecekleri bir “kara nokta” olmayacaktır.

Toplumsal hoşnutsuzluk kıpırtıları Yemen ve Ürdün’de de başlamış bulunmaktadır. Bölgedeki diğer ABD destekli monarşiler ve sahte demokrasiler bu sıcaklığı hissetmektedirler. Bölgedeki ABD imparatorluğu çökmeye/parçalanmaya başlamıştır.

Taşma noktaları

Son yarım yüzyılın ittifakları dağılmakta, eski düzen sona ermektedir. Sırada ne var? Bütün devrimci patlamalarda olduğu gibi burada da ne olduğunu söylemek için çok erken. İşler taşma noktasına kadar çok yavaş gelişir o noktadan sonra her şey öylesine ani gelişir ki, takip etmek kolay olmaz.

Başkaldırılar hakkında çıkarsama yapmanın anahtarı verilen halk desteğinin genişliğidir. Tunus’ta başkaldıranlar işçilerden ve orta sınıf çalışanlardan oluşuyordu. Ancak bunların merkezinde ayrıcalıkları ve yetkileri ellerinden alınmış eğitimli işsizler bulunmaktaydı. Yoksul bir kasaba olan Sidi Bouzid’de kendini yakan ve göstericilerin sembolü olan Muhammed Bouazizi kendini sadece işsizlik ve fakirliği protesto etmek için yakmadı. Karşılaştığı hakaretler ve aşağılamalar için de yaktı.

Tunus’ta yürüyen, marşlar söyleyen taleplerde bulunan ve uzun yıllardan beri başlarında bulunan diktatörü kovan yüzbinler arasında üniversite diplomalarının kendilerine hiçbir güvence sağlamadığını gören ve yaşamları işsizlik, imkansızlık ve umutsuzlukla kararan binlerce genç erkek ve kadın yer aldı.

Mısır’daki katılım daha da genişti. Kahire’nin ünlü Tahrir (Özgürlük) Meydanı'nı ve caddeleri dolduran yüzbinler sadece Mısır’ın varoşların en yoksullarından, kırdan gelen çifçilerden ve köylülerden oluşmuyordu. Kalabalıklar arasında eğitimli, orta sınıftan ve hatta zengin kesimlerden gelen onursuzluğa hayır diyen, özgürlük isteyenler de vardı. Talepleri netti: Sadece reformlar değil, sadece yeni seçimler değil, sadece Mübarek rejiminin yıkılmasıydı

Önemli olan bir nokta ise Tunus’ta ve özellikle Mısır’da yapılmayan taleplerin tespitidir. ABD karşıtı talepler yapılmamış, ne ABD bayrağı yakılmış ne de ABD elçiliklerine doğru yürüyüşler yapılmıştır. Hatta Mısır’ın İsrail işgalinde yaptığı 30 yıllık işbirliği -özellikle Gazze’ye uygulanan abluka- hiç gündeme gelmemiştir. Oysa insanlar ABD’ye karşı öfkeliydiler. Çünkü biliyorlardı ki, ABD yıllardan beri Mübarek’e silah yardımı yapıyor ve o silahlardan bazıları protestocuları öldürüyordu. Kullanılan gaz bombalarının üzerinde “ABD malı- Jonestown/PA” yazdığı tüm medya tarafından açıklanmıştı. Tüm bunlara karşın talepler yerel ve iç politikaya dönük nitelikteydi ve ülkenin yönetim yapısının değişmesini hedefliyordu. Dış politikaya sıra sonra gelecekti.

Protestoya gelen destek de çok önemlidir. Tunus’ta polis ikiye ayrıldı. Bazıları bir süre hükümeti desteklerken, bazıları da ellerinde çiçek taşıyan protestocuların üzerine ateş açmayı ve şiddet uygulamayı reddettiler. Diğer ülkeler ve Mısır’dakinin tersine Tunus Ordusu, en üst rütbelerdekiler de dahil olmak üzere, tarafsız kalarak diktatörlüğü desteklemeyi kabul etmedi. Tam tersine üst rütbeli bir subay protestocuların Abidin Bin Ali’nin istifası konusundaki talebi güçlü bir biçimde seslendirdi.

Mısır’da ise çok nefret edilen güvenlik polisi Mübarek’i destekledi. İçişleri Bakanlığı ilk başlarda genişlemeye başlayan protestoları bastırmaya yeltendi, çok sayıda öldürme olayına karıştığı halde sokakta hakimiyeti ele geçiremedi. Ordu ise tam aksine halk hareketine karşı koymayı ezici bir çoğunlukla reddetti. Her ne kadar Mısır ordusunun üst rütbelileri imtiyazlı ve Mübarek’e yakın bir grup oluştursa da çoğu yoksul kesimden gelen ordu mensupları tüfeklerini kendi yurttaşlarına çevirmeyi istemediler. Başkaldırının ilk günlerinde askerler, tank sürücüleri hatta subaylar sokaklardaki halkla birlikte olduklarını gururla açıklıyor ve protestocular da onlara çiçekler ve tatlılar ikram ederek “Hoşgeldiniz” diyorlardı.

1979 dan bu yana Waşhington’un Mısır’a yaptığı yıllık 1.5 milyar dolar askeri yardıma rağmen Mübarek rejimi halk isyanına karşı askeri kullanamamıştır.

Tunus ve Mısır’daki protestocular toplumlarında esaslı/temel değişimler istiyorlar. Bunlar sadece ekonomik talepler değil. Yolsuzlukların sona ermesi, istihdam olanaklarının artırılması, eğitim ve sağlık hizmetleri gibi yaşamsal talepler de var. Gündemde siyasi tutsakların salıverilmesi, toplantı ve gösteri hakkı gibi insan haklarına yönelik talepler de var. Mısır’da çok güçlü olup aynı zamanda da çok temkinli olan Müslüman Kardeşler de her ne kadar 28 Ocak’ta sokaklara inmişse de göstericilerin tümü İslami dincilerden oluşmuyor. Bölgede, özellikle Mısır’da, alışmışın dışında liderlik rolünü oynayanlar sosyal medyada ve paylaşım sitelerinde çok becerikli olan gençler olmakta ve bu gençler 1987’de intifadada ya da Filistin ayaklanmasında başı çeken gençleri anımsatmakta. Geniş bir muhalefet koalisyonunda kendilerinden daha deneyimli ve yaşlı olan liderlerle birlikte davranan bu gençler, yaşlı ve deneyimli liderlerden büyük bir saygı görmektedirler.

Kitleler nesiller boyu süren diktatörlüğün sona ermesi, halkın iktidar olduğu yeni bir demokrasi çağının başlaması için seferber olmuştur. Sadece seçimlerin yenilenmesini değil katılımcı bir demokrasi talep edilmektedir ki, bu da ABD’nin bölgeyi kontrol etmesini oldulça zorlaştırmaktadır.

Benzerlikler

Mısı’daki protestolar 1986’da Filipinler diktatörü Ferdinad Marcos’un iktidardan atılmasına benzemektedir. Mısır’daki ayaklanma ile 1978-1979 da İran’daki Şah aleyhtarı hareketler arasında ise temel farklılıklar vardır. İran’daki kitlesel hareket içinde birbirleriyle rekabet eden, çatışan sosyal gruplar, farklı politik görüşleri savunan kişi ve kuruluşlar yer almıştı.

Ortadoğu'da yaşananlarla 1980’lerin sonunda Latin Amerika’da, Brezilya, Arjantin, Uruguay ve diğerlerindeki gibi ABD destekli diktatörlükleri alaşağı eden hareketler arasında benzerlikler/paralellikler kurulabilir. Latin Amerika’da demokrasi için verilen uzun süreli mücadelede öncülüğünü işçi sendikaları, sol partiler ve ilerici toplumsal hareketlerin meydana getirdiği koalisyonlar yürütmüşlerdir. Brezilya’ya bakarsak, İşçi Partisi'nin yükselişi ile birlikte, toplumsal hareket önce askeri diktatörlüğü sonlandırmış, sonra daha da zorlu olan bir mücadeleyi sürdürmüştür. O mücadele görünürde sivil olan ancak ABD’ye tam bağımlı, neoliberal ekonomik modeli uygulayarak yoksulları mahveden hükümete karşı verilmiştir.

Latin Amerika'daki sosyal güçlerin tam muadilleri Arap dünyasında mevcut değildir. Arap dünyasındaki sosyal güçler (cami örgütlenmeleri dışında) yıllarca baskı altında tutulmuş ve birleşik hale gelememiştir.Waşington’un arka bahçesi Latin Amerika’da askeri diktaörlüklerin yıkılmasından hemen sonra demokrasi bir çırpıda yükselememiştir. Ancak o devasa Latin Amerika bloğunda halk hareketleri geliştikçe, ABD bir zamanlar egemen olduğu stratejik bölgede kontrolü kaybetmiştir. Ortak noktaları sol ve ilerici olan mekez solun her renkteki hükümetleri Brezilya, Şili, Arjantin, Bolivya, Uruguay, Paraguay ve diğerlerinde iktidara geldikçe ABD imparatorluğu bölgede yenilgiye uğramıştır. Belki de bu model şimdi Tunus / Mısır modeli etrafında birleşmeye çalışan Arap dünyası için benzer bir model olabilir.

Tunus: Mevcut yapı ve muhalefet

Tunus’ta sokakları işgal eden göstericiler, polisin ve de özellikle askerin sokakları diktatörlük adına temizlemedeki hareketsizliği / isteksizliği Bin Ali’nin ABD desteğinde sürdürdüğü 23 yıllık vahşi ve çürümüş hükümdarlığını alaşağı etmiştir. Tunusluları sokaklara döken muhalefet birleşik, disiplinli hiyerarşik olarak örgütlenmiş unsurlardan değil; anarşik, kısmen kendiliğinden (spontaneous) ve gerek politik gerekse coğrafik olarak farklı olan ancak twitter aracılığıyla parlak biçimde organize olan unsurlardan oluşmuştur. Tunus’un çok önceleri sürgüne zorlanan İslamcı muhalefet liderleri protestolara katılmak üzere ülkeye dönmeye hazır gibi görünmekteyseler de, tıpkı Mısır’daki muadilleri gibi, iktidarı almaya yanaşmamaktadırlar. Bu devrim dini veya mezhepsel bir devrim değildir.

Özellikle ilginç olan bir şey de zafer kazanan muhalefetin uluslararası destek olarak mali, askeri ve hatta diplomatik olarak hiçbir talepte bulunmaması olmuştur. Muhalefet sadece yasal destek talep etmiştir. Bu meyanda muhalefet halka karşı işlenen suçlar için eski diktatör ve ailesi için İnterpol’den yakalama emri çıkarmasını talep etmiştir.

Böylece, bütün beklentilerin ve olasılıkların tersine Tunus günümüz Ortadoğusunda devrim çığrını açmıştır. Ancak Tunus küçük bir ülke olup, petrol üretiminde dünyada 69.luk gibi önemsiz bir yere sahiptir. Bin Ali tutuklu sorgulamaları için hava sahasını transit uçuşlar için ABD’ye açarak ABD’ye yardımcı olmuştur, ancak ikincil derecede stratejik öneme haiz olduğu için ABD’nin Tunus’ta bir üssü bulunmamaktadır. Bu yüzden Başkan Obama yapacağı “ulusa sesleniş” konuşmasında kolaylıkla “ABD Tunus halkının yanındadır” diyebilir.

Ancak bu konuda Mısır’ın durumu farklıdır. Bu durumda Obama’nın konuşmasının sonuna eklediği “ABD halkların demokratik emellerini/arzularını destekler” ibaresi çok manidardır.

Mısır: Mevcut yapı ve muhalefet

Eğer Mısır halkı -olağanüstü birlikteliğini muhafaza ederek- sadece yeni seçimden ibaret olmayan yapısal değişim ve gerçek katılımcı demokrasi mücadelesinden galip çıkarsa Waşington’un bu en önemli müttefikini kontrol etmesi son derece güçleşecektir. Mübarek’in ABD ve İsrail’in kadim dostu Ömer Süleyman’ı kendisine yardımcı olarak ataması Beyaz Saray’da sevince yol açmışken, bu atama Kahire sokaklarında yuhalamalarla karşılanmıştır. Mısır istibaratında yıllarını geçiren Ömer Süleyman aynı zamanda uluslarası platformun önemli aktörlerinden birisidir. Rejimin baskı ve işkence aygıtlarında fazla ön plana çıkmamakla birlikte, Mübarek’in en yakın yardımcılarından birisi olarak bilinir. Onun atanması Mübarek rejiminin sona ermesi konusunda hiç kimseyi ikna edemeyecektir.

Bu an itibariyle sokaklar Mısır halkınındır. Güçlü simgesel anlar yoğun ve hızlı biçimde yaşanmaya devam etmektedir. 28 Ocak Cuma günü Kahire’yi birleştiren muazzam 6 Ekim Köprüsü'nde bir adet zırhlı personel taşıma aracı protestocuları dağıtmak üzere hareket etti. Kalabalığın üzerine doğru gitti, ancak insanlar aracın önünde toplandılar ve aracı durmaya zorladılar. Araç ya duracak ya da insanların içine dalacaktı. İkisi de olmadı. Tanka benzeyen araç dönüp köprünün üstünden son süratle geri giderken bıraktığı boşluk yüzlerce gösterici tarafından dolduruldu. Tamamen farklı biçimde sonuçlanmış olsa bile bu görüntü 1965 yılındaki Alabama’nın Selma kentindeki Edmund Pettus Köprüsü üzerinde polisle şiddet içermeyen insan hakları yürüyüşçülerinin karşı karşıya gelmelerini anımsattı.

Mısır’daki protestolardaki şiddet karşıtlığı ve katılım olağanüstü idi. Cuma günü müezzinler Kahire camilerinin minarelerinden ezan okudukça binlerce gösterici caddelerde saf tutup, namaz kıldı. Binlercesi de namaz kılmadı. Gösteriler dinsel amaçlı değildi ve kalabalık sadece dincilerden oluşmuyordu. Dinciler ne liderlik yapıyor ne de kalabalıkları kontrol ediyorlardı. Stratejik kanalın olduğu Şüveyş kentinde Cuma gösterilerine karşı güvenlik güçlerine ek olarak gönderilen 4 bin polis hiçbir şey yapmadığı gibi, bazıları da göstericilerin safına geçti. 1967 Savaşı'nda İsrail tarafından işgal edilmesi ile bilinen tek bir karakol o gün göstericilerin hedefi oldu. İskenderiye’de de polis bölündü ve çoğulukla göstericilerin safına geçtikleri için de sokakları kontrol altına almakta başarısız kaldılar.

Yağma da meydana geldi, ancak halk mahallelerde muhafızlar ve kontrol noktaları oluşturarak, bazen de kendi adaletini uygulayarak yağmaya karşı koydu. Yakalanan bazı yağmacıların üzerinden hükümet malı silahlar ve kimlikler çıktı. Rejim tarafından bir korku kampanyası başlatılarak kanunsuzluk ve kaosa karşı tek güvencenin Mübarek’in polisleri olduğu yayılmaya çalışıldı. Ancak gelinen noktada cesaret korkuyu yendi.

Belirsiz bir ilişki: Mısır ve İsrail

30 yıldan fazla bir süredir ABD tarafından orkestra şefliğinin yürütüldüğü Mısır ve İsrail arasındaki ilişkinin Mısır’da meydana gelen bu değişimden nasıl etkileneceği önemli belirsizliklerden biri olarak ortaya çıkmaktadır. 1979 daki Camp David Barış Anlaşması'nı imzalayan ilk Arap devleti olan Mısır ile ABD arasındaki ilişkilerin nüvesini ve İsrail’in güvenlik doktrininin ana temasını oluşturmaktadır. Hiç şüphesiz Mübarek rejiminin yıkılması İsrail yetkililerini dehşete düşürmektedir. Bu durum İsrail’in eski Mısır Büyükelçisi tarafından şöyle ifade edilmektedir: “Kendini barışa adayan insanlar sadece Mübarek’in yakın çevresinde olanlardır. Eğer bunlardan biri başkan olamazsa başımız çok ağrıyacaktır”.

İsrail ve Mısır hükümetleri arasındaki ilişkinin devamının mümkün olmasını zımnen Mısır’da demokratik sorumluluğun olmamasına bağlayan Başbakan Yardımcısı Silvan Shalom şöyle devam etmektedir: “İsrail’in komşularındaki rejimler eğer demokratik sistemlere dönerse, bu durum İsrail ulusal güvenliğini ciddi biçimde tehdit eder”. Ve İsrail ABD veya diğer devletlerin Mübarek’i destekleme konusunda tavır değiştirmeleri olasılığından hoşnut değildir. 31 Ocak tarihli Ha’aretz Gazetesinin manşeti şöyledir: “Mısır’daki huzursuzluk konusunda İsrail dünyayı Mübarek’e karşı yapılan eleştirilerin dozunu azaltmaya davet eder”.

Ancak iki şey öne çıkmaktadır. Birincisi, göstericilerin talepleri daha çok Mısır’ın -özgürlük, insan hakları, ekonomi gibi- iç sorunlarıyla ilgilidir ve Mübarek diktatörlüğünün sona ermesini bu talepler çerçevesinde istemektedirler. Her ne kadar sokaktaki insanların ezici bir çoğunluğu Gazze’nin İsrail tarafından işgali konusunda Mübarek’in yıllarca işbirliği yapmasından hoşnut değilse de, bu onların en öncelikli sorunu değildir. İkincisi, başa geçecek geçici veya kalıcı hiçbir hükümetin Camp David Barış Anlaşması'nı tanımamazlık gibi bir adım atarak ABD ve İsrail'le ilişkileri koparma olasılığı zayıf görünmektedir. Her şey bir yana, Mısır’a ABD tarafından yapılan yıllık 1.5 milyar dolarlık yardımın temelini Camp David oluşturmaktadır. Hiçbir yeni Mısır hükümeti bu paraya -en azından hemen- sırtını dönemez.

Kendi halkının olurunu kazanmak için yeni hükümetin yapacağı ilk işlerden biri insanların ve malların serbestçe giriş-çıkışının sağlanması için Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı'nı açmak olabilir. Bu adım İsrail işgalini ve ablukasını sona erdirmese bile işgalin ve ablukanın altını önemli ölçüde oyabilecektir. Sınır kapısının açılmasıyla birlikte Filistinli öğrenciler yurtdışındaki okullarına kavuşabilecekler, hastalar Mısır’da veya başka yerlerde sağlık hizmeti alabilecek ve son beş yıldır 1.5 milyon Filistinli için hapishaneye dönüşen bu daracık şeritten aileler başka yerlere gidebileceklerdir. Sınırın açılması İsrail işgal politikalarına Arap devletlerince verilen desteğin sona ermesi yolunda çok büyük bir adım olacaktır. Bu durum İsrail’in daha fazla yalıtılmış olduğu iddiasıyla ABD’den daha fazla askeri yardım talep etmesi ve Gazze’ye veya Lübnan’a yeni saldırlar düzenlemek hatta İran’ı vurmak gibi bölgede daha saldırgan bir pozisyon alması tehlikeleri de beraberinde getirecek ve İsrail artık ABD destekli görüşmeleri reddedecektir.

Ancak, uluslarası hukuku ve insan haklarını temel almadığı için başarısız biçimde süregelen bu “barış sağlama görüşmeleri” kandırmacasının sona ermesi de bir bakıma yararlı olacaktır. Böyle bir durumda ABD’nin daha fazla militarize olmuş bir İsrail’i bağrına basması durabilecektir. Bunun sağlanması için ABD halkının yoğun bir eğitime ve hareketliliğe ihtiyacı vardır. ABD silahlarından ve desteğinden yararlanan Arap diktatörlerin yok olduğu yeni bir Ortadoğu’da uluslararası hukuku ve insan haklarını temel alan adil bir barış için yeni imkanlar oluşacaktır.

Washington’un karı/zararı

Mübarek’in yıkılması ve Mısır’da -hepimizin umut ettiği gibi- tamamen demokratik ve halka dayalı yeni bir hükümetin oluşmasının ABD‘ye getirisi/götürüsü fazla olacaktır. Geçmişte, İsrail ilişkileri bir yana, geri kalan Arap dünyasının ABD taraftarı olarak kalmasının sağlanması için en büyük Arap ülkesi olan Mısır’a ihtiyaç duymuştur. 1991 Saddam Hüseyin’e karşı bir Arap koalisyonuna ABD’nin çok ihtiyacı olduğu dönemde anahtar Mısır olmuştu. Geniş kamuoyu muhalefetine karşın Mübarek’in onayıyla Irak’a karşı olan bir Arap koalisyonu gerçekleşmişti (Bu koalisyonun oluşmasında ABD’nin Mısır’ın borçlarının yüzde 50’sini silmesinin kuşkusuz büyük payı olmuştur).

Soru şimdi neyin değiştiğidir? ABD, gerçekten bağımsız bir Mısır’ın Ortadoğu’daki Arap müttefikleri ABD hegemonyası altında tutmaya bir tehlike yaratacağından korkmakta mıdır? ABD’nin Mısır’da askeri üsleri vardır, ABD Süveyş Kanalı’nın kullanımı için para ödemektedir ve sözde “teröre karşı küresel savaşta” Mısır ABD’ye tuttukluları her yolu kullanarak sorgulama garantisi vermiştir. Şimdi ne farklılaşabilir?

Soğuk Savaş sırasında ABD’nin korkusu müttefik olmayan bir Mısır’ın Sovyet kampına katılabileceğiydi. O durumda ABD stratejisi Mısır’ı Sovyet kampı dışında tutmaktı. 1956'da İsrail, Fransa ve İngiltere Süveyş Kanalı’nın kontrolu için Mısır’a karşı bir kampanya başlattıklarında ABD Mısır’dan yana saf tutmuş ve Kahire’de ayrıcalıklı bir konuma gelmişti. Fakat ABD Mısır’ı tam bağlantısızlar ve Arap ulusal cephesinden kopararak kendi yörüngesine oturtmayı ancak 1970 Başkan Cemal Abdülnasır’ın ölümünden sonra başa geçen Enver Sedat döneminde başarabilmiştir. 1979’da Başkan Jimmy Carter’ın Sedat ve İsrail Cumhurbaşkanı Menahem Begin arasında Camp David anlaşması görüşmelerini başlatmasıyla Mısır Arap dünyasında yanlızlığa itildi. Sonuç olarak Sedat 1981'de öldürüldü. O günden bu yana iktidar Mübarek’in oldu.

Diğer Arap yöneticileri hemen müdahale ettiler. Suudi Kralı Abdullah ve Ürdün Kralı II. Abdullah Mübarek’in yanında yer aldı. Abdullah protestoları “lanetledi”, II. Abdullah ise telefon ederek “güven” verdi. El Cezire resmi Filistin medyasına dayanarak Başkan Mahmut Abbas’ın Mübarek’e telefon ederek “Mısır’la dayanışma içinde olduğunu teyit ettiğini ve kendisini Mısır’ın güvenliğine ve istikrarına adadığını” duyurdu. Tercüme edersek burada kullanılan “Mısır” kelimesi “Mübarek rejimi” anlamına gelmektedir. Human Rights Watch’ın bildirdiğine göre 29 Ocak günü Ramallah’ta yapılan Mısır halkıyla dayanışma gösterisi Abbas’ın polis güçlerince dağıtıldı.

Bütün bunların ışığı altında acaba Obama yönetimi uzun yıllardan beri en yakın müttefikinde olanları anlayabiliyor mu, Washington’un olayları kontrol etmek bir yana etkileme yeteneğinin sınırlarını tayin edebiyor mu? Yoksa 1978’de İran Şahı'nın tahttan atılmasından sadece aylar önce Carter’ın “istikrar adası” olarak kutladığı Şah’ın şerefine kadeh kaldırdığı gibi mi oluyor?

Obama yönetimi yetkilileri o kadar da “kör ve sağır” gibi davranmıyorlar. En azından söylemsel düzeyde zaten yeni bir Ortadoğu ile yüz yüze olunduğu ifade ediliyor. 26 Ocak’ta Obama “Mısır halkının emellerine duyarlı olan bir hükümete” olan desteğini ifade etti. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da Mübarek’in yeni bir yardımcı ve başbakan atamasının Mısır halkının isteklerine tam cevap vermediğini belirterek “değişiklerin halkın meşru taleplerini karşılaması” çağrısında bulundu. Mübarek rejimini veya onun başka bir versiyonu olan “istikrarı” savunmanın artık ABD’nin gündeminde tek mesele olmaktan çıkmış olması çok önemlidir. Ancak yine de Obama yönetimi her şeyi tam yapamıyor. Clinton’un sözcüsü P. J. Crowley, hükümetin Mısır’a her yıl verilen muazzam miktardaki askeri yardımı “gözden geçirdiğini” söylerken Washington’un yardımı kesmeye, kesecekse nasıl keseceğine karar vereceğini söylemedi. Hem Obama, hem Clinton sürekli olarak “düzgün bir geçişin” altını çiziyorlar. Onlara göre sokaklarda olup biten ne olursa olsun “düzenli” olsun. Oysa onlar değişimin kendi kuralları içinde olduğunu bir türlü kabul etmiyor.

Clinton ABD’nin “demokrasiye gitmeyen herhangi bir el değiştirmeyi” kabul etmeyeceğini açık bir biçimde ifade etti. Ve Müslüman Kardeşler'e de açık bir gönderme yaparak “yeni hükümette baskıcı unsurların kök salmalarının istenmediğini” söyledi. Birisi şunu merak edebilir: Başkan Obama ve Dışişleri Bakanı Clinton ABD’nin -hakkı olup olmadığı bir yana-, neyin “düzenli” olduğuna karar vercek güçte olduğuna acaba gerçekten inanıyorlar mı? Gelişmelerin hangi mecraya -ABD tipi veya Mısır tipi demokrasiye- döküleceğine veya Mübarek sonrası hükümetlere kimlerin katılacağına karar verici olarak ABD gerçekten kendisini mi görüyor?

Geçen gün Clinton, Mübarek ve eşi Suzan Mübarek’ten “kişisel dostlarım” diye söz etti. Acaba bu Mübarek’lere ABD’nin siyasi sığınma sağlanacağının bir ipucumuydu? Pinochet örneğinde evrensel yargının devreye girdiği ve tutuklama emirlerinin çıkarıldığı düşünüldüğünde, ABD bu tür korumayı nasıl sağlayabilecektir?

Umut

Pek tabii ki bütün bu düşünceler/varsayımlar çabucak değişebilir. Başkanlığını eski Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı başkanı, Nobel ödüllü Muhammed El Baraday’ın yaptığı Değişim İçin Ulusal Koalisyon adı verilen geniş muhalefet cephesi görüşmelerde ortaya atılacak özel önerilerle Washington’un elini güçlendirici sonuçlar ortaya çıkabilir. Eğer Obama yönetimi Mübarek rejimine yaptığı mali yardımı kestiğini ilan eder ve krizi çözme yolunda Mısırlıların kendi aralarında yapacakları görüşmelere saygı duyacağını açıklarsa geçici bir hükümet için Mübarek ve muhalifleri arasında görüşmeler hemen başlayabilir.

ABD Ortadoğu’da Beyaz Saray ve Pentagon stratejistlerinin tahminlerinin de ötesinde bir stratejik meydan okumayla yüz yüzedir. Petrol, İsrail ve ABD versiyonlu “istikrar” gibi mecburiyetler nedeniyle Washington’un bölgeyi denetimi altına aldığı yıllar artık bitmiştir. Yalın biçimde ifade edilirse bir olasılık olarak ABD kaybedecek ve imparatorluğundan bir parça daha kopacaktır. ABD destekli askeri diktatörlüklerin ABD destekli sivil versiyonlara evrildiği, “serbest ticaret” anlaşmaları yapmasına rağmen daha fazla temel haklar talep eden örgütlü toplumsal hareketler karşısında Latin Amerika’da kaybeden ABD, Ortadoğu’da da etkinliğini kaybedebilecektir.

Ancak bir başka olasılık da Washington’un değil ama ABD halkının etkinlik ve güvenirliliğinin dünya çapında artabileceğidir. Bunun için “yeni Ortadoğu stratejisinden” daha fazla şey gerekmektedir. Bunun anlamı ise kuşaklardan beri beri ABD’nin dış politikalarını şekillendiren “stateji” ve “startejik çıkarlar”ın tanımlarının yeniden düzenlenmesidir. Eğer Obama yönetimi tamamen farklı bir yaklaşımla küresel eşitlik ve enternasyonalizm temelinde gerçek taahhütlerde bulunur, uluslararası hukuka ve diğer ülkere saygılı davranırsa, geleceklerini belirlemeyi sadece hükümetlere değil, insanlara da bırakan yepyeni bir insan hakları kavramı ile ortaya çıkarsa, “yeni Ortadoğu stratejisinin” neleri mümkün kılacağını varın hayal edin. ABD imparatorluğu Ortadoğu’da çöküyor olabilir. Ancak bu ABD halkının gerçek çıkarlarının çökmesini gerektirmez.

Washington bölgede zaten muazzam bir güç ve etkinlik kaybına uğramıştır. Meslektaşım ve bölge uzmanı olan Joshua landis’in yazdığı gibi “Bush demokrasi dedi içsavaş ve diktatörleri getirdi, belki de Obama Ortadoğu'da diktatörlerin yıkılışına izin veren ve demokrasi kumarı oynayan bir ABD başkanı olarak hatırlanır. Bu da kötü bir miras sayılmaz.

1 Şubat 2011 tarihli Foreign Policy in Focus'tan çevrilmiştir.

Kaynak: Alınteri.org

Menu