Edebiyat ( Dünya )

Lübnan asıllı ABD’li felsefe yazarı, romancı, mistik şair ve ressam olan Halil Cibran, (1883-1931) çağdaş Arap edebiyatının en güçlü kalemlerinden biridir. Bu eserde, Halil Cibran’ın 20. yüzyılın ilk yarısında Arap edebiyat dünyasının önde gelen kadın yazarlarından Lübnan’lı Mey Ziyâde’ye olan mektupları derlenmiştir. Eserde ayrıca, Halil Cibran’ın Kendi Portresi ve Kronolojik Hayat Hikâyesi gibi bölümler de yer almaktadır.
Cibran ile Mey arasındaki yazışmalar 1912’de başladı ve 1931 yılına, Cibran’ın ölümüne kadar devam etti. İlk başlarda, mektupları birer edebi yazışma şeklindeydi; yirminci yüzyıl Arap edebiyat dünyasının iki önemli isminin fikirlerini, beğeni ve eleştirilerini birbirlerine sundukları yazışmalardı. Sonra, yazışmaların içeriği karşılıklı takdirden sıkı bir dostluğa dönüştü, ancak arkadaşlıkları, aşklarını itiraf edene kadar çeşitli safhalardan geçti. Bu çalışma, Cibran’ın iç dünyasının en derinlerine kadar inmekte ve onun en hassas duygularına ışık tutmaktadır.

Edebi açıdan büyük bir ilgi kaynağı olması dışında bu mektuplar, biyografik detayları da açıklığa kavuşturması bakımından önemlidir. Çeviride Cibran’ın anahtar kelimeleri aynen korunarak Şark Ruhu’nun zenginliği yansıtılmaya çalışılmıştır.

Aşk Mektupları

***

Mektubun gönlüme nasıl hoş göründü, Mey, bilsen nasıl hoş göründü. Beş gün önce kent dışına çıktım ve bu beş günü sevdiğim sonbahara veda etmekle geçirdim, bu "vadiye" döneli henüz iki saat oldu. Nasıra'yla Beşari arasındaki yoldan daha fazlasını üstü açık bir arabada aldığımdan buraya donmuş ve tükenmiş bir halde döndüm...Ama... Döndüğümde bir mektup yığınının üstünde senin mektubunu buldum ve tabi biliyorsun ki küçük sevdiğimin mektubunu görünce diğer bütün mektuplar gözümün önünden siliniverdi. Oturup mektubunu okudum, içim ısındı. Sonra üstümü değiştirip ikinci bir kez okudum ve sonra üçüncü bir kez daha ve başka her şeyi unutana kadar durmadan okudum. Kutsal şarabı başka hiçbir içkiyle karıştırmam, Mary.

Şu an benimlesin; benimlesin, Mey Buradasın, buradasın ve seninle konuşuyorum, ama bu sözcüklerden çok daha iyisiyle. Bu lisandan daha büyük bir lisanla yüce yüreğinle konuşuyorum, beni duyduğunu biliyorum, birbirimizi açıkça anladığımızı biliyorum, bu gece Tanrı'nın tahtına geçmişte olduğumuzdan çok daha yakın olduğumuzu biliyorum. Tanrı'ya şükrediyorum, Tanrı'ya şükrediyorum; çünkü bu garip kişi sılasına, bu gezgin, anababasının evine döndü. Tam şu anda, harika, çok harika bir şey geldi aklıma.

Dinle, tatlı küçüğüm: bundan sonraki her kavgamızda (kavga kaçınılmazsa, tabi) önceki "çatışmalarımızdan" sonra yaptığımız gibi her birimiz kendi yoluna gitmemeli. Kavga etmekten sıkılıp gülmeye başlayana kadar, farklılıklarımıza rağmen, aynı çatı altında kalmalıyız; ya da kavga bizden sıkılıp başını sallayarak bizi bırakır gider belki. Bu fikrime ne diyorsun? Canımızın çektiği ya da kavga bize izin verdiği sürece kavga edelim, sen İhdin'li, ben Biserri'liyim çünkü, aramızda kavga olması adettendir. Ama ne olursa olsun, bulutlar dağılınca birbirimizin yüzüne bakabilmeliyiz. Ve eğer senin ya da benim sekreterim içeri girerse kavgalarımızın nedeni onlar çünkü , onları kibarca, ama hemen dışarı çıkaralım.

Tüm insanlar içinde ruhuma en yakın olanı, yüreğime en yakın olanı sensin, ruhlarımız ve yüreklerimiz asla kavga etmez. Sadece düşüncelerimiz kavga eder ve düşünceler sonradan edinilir, çevreden, çevremizde gördüklerimizden, günlerin bize getirdiklerinden kazanılır; oysa ruh ve yürek düşüncelerimizden çok önce içimizde yüce bir öz oluşturdu. Düşüncenin işlevi düzenlemedir, bu işlev iyidir ve sosyal yaşantımız için gereklidir, ama yüreğin ve ruhun yaşamında yeri yoktur. "Bundan sonra kavga edersek ayrı yollara gitmemeliyiz." Bütün kavgaların nedeni olsa da düşünce bunu söylüyor, ama ne sevgi adına bir söz edebilir, ne sözcüklerle ruhu ölçebilir, ne de mantık terazisinde yüreği tartabilir. Küçüğümü seviyorum, ama aklımda onu neden sevdiğimi bilmiyorum. Aklımda bilmek de istemiyorum, çünkü onu sevmem yeterli. Üzgün, yalnız ve tek başıma olduğumda, ya da mutlu, coşkulu olup kendimi harika hissettiğimde başımı omzunda dinlendirmem bana yeter.

Dağın doruğunda yanında yürüyüp ona şimdi ve sonra, "Sen benim yoldaşımsın, yoldaşımsın," demek bana yeter. Mey, bana insanları çok sevdiğimi söylüyorlar, hatta bazıları herkesi sevdiğim için sitem ediyor. Evet, bütün insanları seviyorum, hiçbir ayrım ya da tercih yapmadan hepsini seviyorum, onları bir bütünmüşler gibi seviyorum, onları seviyorum, çünkü onlar Tanrı'nın ruhu; ama her yüreğin özel bir kıblesi vardır, bütün yürekler tamamen yalnız olduklarında belli bir yöne döner. Her yüreğin rahatlamak, huzur bulmak için çekildiği bir köşesi vardır. Her yürek yaşamın nimetleriyle keyiflenmek ve huzura ermek ya da yaşamın acılarını unutmak için başka bir yürekle birleşmeye hasrettir. Yıllardır yüreğimin dönmek istediği yönü bulduğumu hissediyordum. Ve bu duygum gerçek, yalın, berrak ve güzeldi BU yüzden beni kuşku ve sorularla ziyaret eden kuşkucu Thomas'a isyan ettim.

Bizi Tanrı vergisi   a sevineceğimiz göksel imanımızla yapayalnız bırakabilecek olan Aziz Thomas'a ve kuşkucu eline her zaman isyan edeceğim, alnını yaklaştır, işte böyle Tanrı seni korusun ve sakınsın.

New York, 13 Aralık 1923

***

"Keşke sesimi kanatlandırmak ve mırıltılarımı şarkılara döndürmek için burada olsaydın. Yine de "yabancılar" arasındayken görünmez bir "dostum" beni dinleyip tatlılık ve duyarlılıkla gülümsediğini bilerek konuşacağım."

"Sana karşı taşmalarım - ne demek bu? Bütün bunlarla ne demek istediğimi gerçekten bilmiyorum. Ama senin sevdiğim olduğunu ve sevgiye saygı duyduğumu biliyorum. Şunu tamamen bilerek söylüyorum ki, aşk en azından büyüktür. Aşkın eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntılar sevgisiz zengilikten çok daha iyidir. Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum? Böyle yaparak onları yitiriyorum... yine de bunu yapmaya cesaret ediyorum. Tanrı'ya şükürler olsun ki bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem. ... Güneş ufukta kayboldu, harika şekilli güzel bulutların arasından parlak tek bir yıldız belirdi, Venüs, Aşk Tanrıçası. Bu yıldızda bizim gibi aşk ve arzuyla dolu insanlar mı oturur acaba? Acaba Venüs de benim gibimi ve kendi Cibran'ı mı var -kendi uzakta ama aslında çok yakında olan güzel varlık- ve acaba o da şu anda, ufukta titreyen alacakaranlıkta, alacakaranlığı karanlığın izleyeceğini ve karanlığı ışığın izleyeceğini ve günü gecenin izleyeceğini ve geceyi günün izleyeceğini ve sevdiğini görmeden önce bunun defalarca tekrarlanacağını bilerek ona mektup mu yazıyor? Ve böylece alacakaranlığın ve gecenin bütün yanlızlığı hiç sezdirmeden ona yanaşıyor. O zaman o anda elindeki kalemi alacak ve karanlıktan, bir adım kalkanına sığınacak: Cibran

Bazen uzakta olan bir dost, yakında elinizin altında olan bir arkadaştan daha iyidir.

Her ruhun bir mevsimi vardır. Ruhun kışı ne baharı gibidir ne de yazı sonbaharı gibi...

Benliğin tüm özellikleri içinde karamsarlıktan daha kötüsü yok. Hayatta hiçbir şey kişinin kendisine "sen yenildin" demesinden daha zor bir şey olamaz.
...karamsarlık sesi olmayan, sessiz bir histir.

 

***


Düşüncede, kalben ve ruhen yalnız olup olmadığımı soruyorsunuz, hanımefendi. Sana ne yanıt verebilirim ki? Yalnızlığımın başkalarının yalnızlığından daha derin ya da daha belirgin olduğunu sanmıyorum. Herkes yalnız ve herkes kendi başına. Her birimiz bir bilmeceyiz. Her birimiz binlerce örtüyle örtülmüşüz ve yalnız bir insanın diğerinden, birinin yalnızlığını anlatması ve diğerinin kendine saklaması dışında, ne farkı var? Konuşmada biraz rahatlık, sessizlikte biraz erdem var.

Yalnızlığımın, bütün hüznüyle birlikte, "kişiliğimin kaprisleri mi" yoksa "ben" dediğim şeyin kişiliksiz olduğunun göstergesi mi olduğunu bilmiyorum, hanımefendi. Yo, bilmiyorum. Ancak, yalnızlık bir güçsüzlük belirtisiyse, o zaman ben kesinlikle insanların en güçsüzüyüm.

"Kendi Meyveleriyle Yüklü Benliğim" adlı makaleme gelince, "bir şairin kederli bir andaki iç çekişi" değil o; "pek çoklarının yaşadığı ve yaşamaya devam ettiği sıradan, eski, belirli bir duygunun yankısı." Ve siz, hanımefendi, bunun bazen gurur ve kibirden kurtulamayan ama yine de doğal bir özellik olduğunu bilirsiniz.

İyi vurgulamışsın: "Kalabalığın ortasında yalnızlığın acısı sızısı hiç anlaşılmaz." Bu temel bir gerçeklik. Çünkü insan kendini sık sık dostlarının ve onu düşünenlerin arasında bulur, onlarla konuşur, düşündüklerini ve yaptıklarını paylaşır ve görüntü dünyasında edinilmiş benliğinin kısıtlamalarını aşamasa da bütün bunları içtenlikle ve tüm yüreğiyle yapar; diğer Benliğe, gizli Ben'e gelince, kaynaklandığı kendi dünyasında yalnız ve sessiz kalmaya devam eder.

İnsanların çoğu, onlara ben de dahilim, dumana ve küle düşkündür; ama ateşten korkar, çünkü ateş gözleri sulandırır ve elleri yakar. İnsanların çoğu, ben yine dahilim, başkalarıyla sadece yüzeysel ilişki kurar, gerçeği göz ardı eder, çünkü algılama yeteneklerinin dışındadır. Bir insanın içinde gizli olanları başkalarına göstermek üzere yüreğini parçalaması kolay değildir. Ve bu, hanımefendi, yalnızlıktır, hüzündür.

Geçen yaz sonunda, "Altı haftadır sana yazmaya çalışıyorum," derken, kendimi mahsustan yanlış ifade ettim. Şöyle demeliydim: "Altı haftadır mektuplarımı yazacak birilerini tutuyorum, çünkü sağ elimin sinirleri yazmama izin vermiyor." Ama "çalışmak" sözcüğünün dostumun ellerinde bir hançer haline geleceğini aklıma getirmemiştim. Kanatlı ruhun sözlerin kafesine sokulamayacağı ve sisin asla bir taşa dönüşemeyeceği gibi bir yanılgı içindeydim. Durmadan düş kuruyordum, dalıp gitmelerimde bir rahatlık buluyordum. Ama şafak söküp de uyandığımda hiçbir zaman kendimi bir kül yığınının üstünde elimde bir asa, başımda dikenlerden bir taçla oturur bulmamıştım....Yine de, benim suçum. Ayıplanması gereken kişi benim, May.

Umarım Avrupa gezisi hayalin tamamına erer. Sanat ve teknoloji memleketinde, özellikle İtalya ve Fransa'da hoşuna gidecek, seni mutlu edecek çok şey bulacaksın. Müzeler, akademiler var, eski gotik katedraller var, Rönesans'ın iki asrının, on dördüncü ve on beşinci yüzyılların anıları var ve dünyanın o fethedilmiş ve unutulmuş uluslarından ardımızda bıraktıklarımız var. Avrupa, hanımefendi, bir hırsızlar-o değerli şeylerin değerinden ve onları pazarlama yollarından tamamen haberdar uzmanlar-ini.

Önümüzdeki yıl Doğu'ya gitme niyetindeydim, ama biraz düşününce yabancılar arasında bir yabancı olmanın, kendi akrabaların arasında bir yabancı olmaktan daha kolay olduğunu anladım. Kolay yollara sapan bir insan değilim, kederde ve delilikte bile izlenecek yollar olmalı.

Lütfen en içten dileklerimle gönderdiğim selamlarımı kabul et, Tanrı seni korusun.

İçtenlikle

***

Kitaptan bazı alıntılar

"Bizi anlayanlar, bizim içimizdeki bir şeylere de hükmederler" Sayfa:30

Eğer içinde hoşunuza giden bir şeyler olursa, o zaman sizin beğeniniz zarif bir gerçekliğe dönüşebilecek; ama yoksa tamamıyla pus haline dönecek. Sayfa:31

...sizden gelen ikinci mektupta okuduğum bazı gözlemlerinizi kabul edebilseydim, bu mutlu benliğimi mutsuz bir hale getirmiş olacaktım.Sayfa:32


..kalbimin içinde mürekkebe dökemediğim şeyler varken diyaloğumuza nasıl devam edebilirim? Sayfa:33

Bazen uzakta olan bir dost, yakında elinizin altında olan bir arkadaştan daha iyidir. Sayfa:37

Zirveye çıkmamızı sağlayan merdiven ancak ve ancak çabalarımızdır. Sayfa:44

Her ruhun bir mevsimi vardır. Ruhun kışı ne baharı gibidir ne de yazı sonbaharı gibi.Sayfa:51

Yetenekli bir genç bayan her zaman bin tane erkekten daha iyi idi, iyidir ve iyi olacaktır. Sayfa:55

Bir şeyden haz aldığı zaman o hazzı uzatmaya çalışır insan.

Daha önemli soruları daha sonraki mektuplarıma -başka bir geceye- saklayacağım, çünkü akşamım 'eskidi' ve size 'eskiyen' bir gecenin gölgelerinde yazmayı arzulamıyorum. Sayfa:56

...sizi sessizliğimin ve incinmiş hislerimin sebepleri ile tanıştıracağım. Sayfa:57

Benliğin tüm özellikleri içinde karamsarlıktan daha kötüsü yok. Hayatta hiçbir şey kişinin kendisine "sen yenildin" demesinden daha zor bir şey olamaz.

...karamsarlık sesi olmayan, sessiz bir histir.Sayfa:58

...bu dünyada ruhunuzun dilinden anlayabilen çok insan var mı? Sayfa:59

Bu mektubunuz, hayatımın ipindeki bin düğümü daha çözdü ve "beklemenin" çölünü bir orkideler bahçesine çevirdi. Sayfa:67

...mükemmel bir kadın, erkek vurdumduymaz olsa bile, erkeğin ruhunda bir iyiliğin varolmasını istemelidir. Sayfa:72

"Kalabalığın arasında, yalnızlığın acısı ve zulmü hiç gözükmez." Sayfa:76

Her gönül, hayatın verdiklerini ve huzuru bulmak veya hayatın acılarını ve ıstıraplarını unutmak için diğer bir gönülle birleşmek ister. Sayfa:88

Menu