18
Çrş, Tem

Edebiyat ( Dünya )

Her insan kendine özgüdür ve kendine özgülüğünden ötürü yaşamda bir rol oynamak gücüyle donatılmıştır; yeter ki, kendine özgülüğünden tat alsın. Benim kendi deneyimlerime  göre  gerek okulda, gerek evde kendine özgülük silinip atılmaya uğraşılıyordu. Bu yoldan eğitimde kolaylık sağlanıyor, beri yandan yaşam denilen şey ben çocuk için kolaylaştırılıyordu. Ancak, zorlamalardan doğan acıyı daha önce tadıyordum ister istemez. Çünkü akşamleyin heyecanlı bir anlatıyı okumaya dalmışken, kendisinden başkası için geçerlik taşımayan birtakım nedenler öne sürülerek okumasına ara vermesi ve yatmaya gitmesi gerektiği bir oğlanın kafasına asla sokulamaz.

örneğin bana artık zamanın geç olduğu anımsatıldı da, okuya okuya gözlerimi bozacağım, .sabahleyin uykumu alamayacağım ve yataktan kalkmakta güçlük çekeceğim, bütün bunlarınsa o pespaye ve salakça anlatıya değmeyeceği söylendi mi, söylenenleri kesinlikle çürütemiyordum; ama bunu başaramayışım, söylenenlerden hiç birinin üzerinde düşünülmeye değerlik aşamasına ulaşamayışımdan ileri geliyordu. Çünkü herşey sonsuzdu ya da öylesine bir belirsizlikten içeri kayıp gidiyordu ki, sonsuzlukla bir tutulabilirdi. Zaman da sonsuzdu bunun gibi, yani vakit geç sayılamazdı; göz nurum sonsuzdu, yani gözlerimi bozmam diye bir şeyin sözü edilemezdi. Gece bile sonsuzdu hatta, yani erken kalkılamayacağı gibi bir tasaya yer yoktu; hem ben kitapları salakça ve zekice diye ayırmıyor, beni sarıyorlar mı, sarmıyorlar mı, ona bakıyordum. Okuduğum kitaplar da sarıyordu beni. Bunu elbet böyle dile getirip söyleyemiyordum; ama okumamı sürdürmeme izin vermeleri için yalvarıp yakarmalarımla baş ağrıtıyor ya da yasaklamalara karşın okumamı sürdürmekten geri kalmıyordum.

Bu, benim kendime özgülüğümdü. Bu özgülüğümü baskı altına almak isteyerek, gaz lambasını söndürüp beni ışıksız bırakıyor, davranışları için de şöyle bir neden ileri sürüyorlardı: Baksana, herkes uyumaya gidiyor, eh, sen de uyuyacaksın herhalde. Böyle olduğunu görüyor, aklıma yatmamasına karşın çaresiz buna inanıyordum. Çocuklar kadar çok devrimler gerçekleştirmek isteyen kimse yoktur. Ama değeri teslim edilecek söz konusu baskılamayı bir yana bırakırsak, hemen her konudaki gibi bu konuda da genel örneklerden kalkılıp sivriliğinin körletilmesi bile başarılamayan bir diken varlığını hep koruyordu. Diyeceğim, özellikle böyle akşamlar, dünyada benim kadar istekle kitap okuyacak hiç kimsenin çıkmayacağı gibi bir sanıya kaptırıyordum kendimi. Hani şimdilik başvurulan genellik örneğini çürütmekte işime pek yaramıyordu bu; kaldı ki, içimde önüne geçilemeyecek kadar güçlü bir okuma hevesinin yaşadığına inanmadıklarını görüyordum. Ancak yavaş yavaş ve çok sonraları, belki bendeki heves artık tavsamaya başladığı için, diğer birçok kimsenin de okumaya karşı bendeki gibi güçlü bir istek duyduğu, ama kendini tuttuğu yolunda bir çeşit kanı belirdi içimde. İşte o zaman bana yapılan haksızlığı anladım, mahzun kalkıp yatmalara gittim, aile içindeki yaşamımla ilerki tüm yaşamımı bir bakıma belirleyen hıncın içimde ilk filizlenip yeşermesi bu döneme rastlar. Gerçi okuma yasağı tek bir örnek hepsi, ama karakteristik bir örnek; çünkü ilgili yasağın derinden derine etkisi altında kaldım. Kendine özgülüğüm benimsenmedi, ama ben onu varlığımda hissettiğimden bu konuda pek duyarlı ve hep tetikteydim  bana karşı gösterilen davranışa, beni bir mahkûm ediş diye baktım ister istemez. Peki, daha bu açıkça sergilenen kendine özgülük böyle hoş karşılanmazsa, ufak bir uygunsuz yanını görüp içimde saklı tutarak açığa vurmadığım kendine özgülükler ne fena şeyler olmalıydı, kimbilir. örneğin ertesi günkü derslere çalışacakken, akşam tutup kitap okuyordum. Belki ödevden kaçış diye bakılacak gerçekte pek kötü bir davranıştı bu; ama benim için önemli olan mutlak değerlendirme değildi, ben benzetme yoluyla değerlendirmelere bakıyordum yalnız.

Böyle bir değerlendirme açısından, gösterdiğim savsaklık sanırım uzun boylu okumalardan daha kötü sayılmazdı; kaldı ki, yol açacağı sonuçlar okula ve otoritelere karşı korkumdan ötürü pek sınırlıydı. Okuma yüzünden yer yer uğradığım kayıpları, o vakitler pek güçlü belleğimden yararlanarak, sabah yataktan kalkınca ya da sonradan okulda gideriyordum. Ancak önemli olan, çok okumamdan duyulan hoşnutsuzluğu kendim alıp daha ilerlere götürüyor, bunu içimde gizli tuttuğum ödevden kaçış özelliğine de uyguluyor, dolayısıyla alabildiğine hazin bir sonuca ulaşıyordum. Sanki can yakması istenmeyen bir kamçı salt bir uyarma için birine dokundurulur da, o kimse kamçıyı kavrar, lif lif ayırır, tek tek liflerin uçlarını kendi vücuduna yöneltir, hatta yabancı el henüz kımıldamaksızın kamçının sapından tutarken, o kafasındaki plana göre bunları kendi kendisine batırmaya, bunlarla kendi içerisini tırmalamaya başlar, onun gibi tıpkı. Gerçi o zamanlar böylesi durumlarda kendimi ağır cezalandırmalara girişmedim; ama şurası muhakkak ki, kendime özgülüklerden sonunda sürekli bir kendine güvenle gelişip çıkan gerçek yararı sağlamış değilim. Tersine: Kendimdeki özelliklerden birini açığa vuruşum, benim ya özelliği baskılayandan nefret etmem ya da özelliğin varlığını yoksamam gibi bir sonuç doğuruyordu; yani iki ayrı sonuç; ve bazen bunlar yalancıktan birbiriyle birleşebiliyordu. Diyelim bir özelliği gizleyip açığa vurmadım, o vakit de kendi kendimden ya da alınyazımdan nefret ediyor, kendime kötü ya da lanetlenmiş bir gözle bakıyordum. Adı geçen iki grup özelliğin birbirine oranı, yıllar geçtikçe dış bakımdan pek değişti. İçerisine ayak atabileceğim yaşam'a yaklaştıkça, açığa vurduğum özellikler giderek arttı. Ama bu, kurtuluşa kavuşturamadı beni; gizleyip açığa vurmadığım özelliklerin sayısı azalmadı, daha bir derinliğine yürütülen gözlemler, herşeyi açığa vurma gibi bir olanağın asla bulunmadığını ortaya koydu. Hatta yapılmış sözde eksiksiz itirafların bile içte bir kökü kaldığı anlaşılıyordu sonradan. Ama bu olmasa bile, can alıcı kesintiler araya girmeksizin ruhsal örgütlenmenin bütününde bir gevşeme baş gösterir göstermez, içimde saklı bir özellik beni öylesine sarsıyordu ki, normal uyum gücümü tümüyle kullanıyor, yine de bir yer bulup tutunamıyordum. Ama hepsi bu kadarla kalsa yine iyiydi.

Diyelim hiç sır saklamadım da, hepsini içimden fırlatıp attım dışarı; o kadar uzağa fırlatıp attım ki, çırılçıplak arınmış kaldım ortada; bir an geçmeden yine eski kargaşa bütünüyle gelip üzerime çullanıyordu; çünkü öyle sanıyorum ki, giz denilen şey bütünüyle belirlenip değerlendirme konusu yapılamaz; dolayısıyla, genel örnek tarafından alınarak gerisin geri sunulur bana bunlar ve yeni baştan üzerime yüklenirdi. Hani bir aldanış değildir bu, hiç değilse yaşayanlar arasında kimsenin kendi kendisinden kurtulamayacağını gösteren kendine özgü bir biliştir. Diyelim bir kimse bir dostuna cimriliğini itiraf etti; o an için dostuna, yani bu hatırı sayılır yargı organına karşı cimrilikten kurtulur görünürde. Ayrıca, o anda dost kimse duruma nasıl bakıyor, yani bir cimriliğin varlığını yadsıyor mu, yoksa cimrilikten nasıl kurtulacağı konusunda öğütler mi veriyor ya da cimriliği tutmuş savunuyor mu, farketmez. Dostun, .kendisine yapılan itiraftan ötürü dostluğu sona erdirişi bile belki kesin önem taşımaz. Tersine; işin can alıcı yanı, belki nedamet getirmiş değil de, açık yürekli bir günahkâr gibi gizlerini yasaların eline teslim ederek, yine o canım ve  en önemlisi  özgür çocukluğu yeniden ele geçirmektir. Ancak, gerçekte ele geçirilen, hepsi kısa süreli bir maskaralıktır ve arkadan gözyaşı izler bunu. Çünkü masanın üzerinde bir yerde cimriyle dost arasında para durur ve parayı mülkiyetine geçirmekten kendini alıkoyamayan cimrinin eli giderek daha çabuk davranıp paraya uzanır. Yolun yarısına gelene kadar itirafın etkisi azalır giderek, ama hâlâ kurtuluşa kavuşturucu niteliğini korur. Ne var ki, bundan öte aynı gücü gösteremez, ileri doğru kımıldanan eli aydınlatmakla kalır. Ancak eylemden önce ya da sonra etkin itiraflarda bulunma olanağı vardır. Eylem, kendi dışında hiç bir şeyin varlığına izin vermez; masa üzerindeki parayı devşiren el için söz ve pişmanlıkla bir kurtuluş sağlanamaz. Bunun için ya eylem, yani elin kendisi yok edilecektir, ya da cimrilik...

Menu