Edebiyat ( Dünya )

Ey ulu tanrılar! Kendilerine deli, akılsız, budala, avanak gibi güzel adlar verilmesi adet olan kimselerden yeryüzünde daha mutlu insanlar var mı? Belki burada ileri sürdüğüm şeyleri, çılgınca ve gülünç bulursunuz; fakat hiçbir şeyin bu kadar doğru olmadığına sizi temin edebilirim Önce, ölümden hiç korkmazlar; bu da kuşkusuz ufak bir üstünlük değildir. Ne kötü bir vicdanın kemirici azaplarını, ne ahiret masallarının diğer insanlara verdiği boş dehşetleri, ne de hayallerle cadıların sebep oldukları büyük korkuları tanırlar Onları tehdit eden dertlerin korkusu, onlara gelebilecek olan iyiliklerin ümidi, ruhlarının dinginliğini hiçbir zaman, hatta bir an için olsun, bulandırmaz Özetle, onların yürekleri, insan hayatını durmaksızın saran bir yığın derdin etkisiyle parçalanmaz Onlarda ne utanma, ne korku, ne hırs, ne kıskançlık, ne şefkat vardır Hayvanların budalalığına çok yaklaşacak kadar bahtiyar olduktan başka, teologlara göre hatadan korunmuş olmak üstünlüğüne bile sahiptirler

Ey, bütün insanların en delisi, sen ki bilgeliğe ermek istersin! Gece gündüz ruhunu parçalayan bütün güçlükleri, bütün kaygıları, rica ederim biraz tart! Bu bilgeliğin ömrünün her anına serptiği dikenlere bir göz at! O zaman teveccühümü kazananları ne kadar çok dertten koruduğumu nihayet anlayacaksın! Daima neşeli ve memnun olan onlar, yalnız, durmadan çalmak, şarkı söylemek, gülmek, eğlenmekle kalmazlar, gülüp oynamaları, zevkleri bütün çevrelerine de saçarlar Sanki tanrılar onları ancak insan hayatının gamını gidermek için dünyaya bağışlamış! Bunun içindir ki bütün diğer şeyler hakkında başka başka hisseden insanlar deliler hakkında birbirlerine uyarlar Onları ararlar, severler, okşarlar, korurlar, beslerler, felaketlerinde yardım ederler nihayet onlara ceza görmeden herşeyi yapmaya ve söylemeye izin verirler Bütün doğa onlara zarar vermekten o kadar uzaktır ki, en yırtıcı hayvanlar bile, sanki masum olduklarını doğal olarak hissediyorlarmış gibi, onlara saygı gösterir ve hiçbir fenalık yapmazlar Delilere böylece saygı göstermek pek yerindedir; zira onlar, tanrılara ve özellikle bana adanmışlardır.

Zaten, en büyük krallar, delilerle yaşamaktan o kadar haz duyarlar ki, krallar arasında, deliler olmadan ne yiyebilen, ne gezebilen, ne de bir an yaşayabilen birkaç tane vardır Onlara, gösteriş için yanlarında bulundurdukları, tatsız ve aşık suratlı filozoflardan çok daha fazla değer verirler Bu tercih, bence ne şaşılası ne de anlaşılması güçtür Bu bilgeler prenslere söylenebilecek yalnız gamlı ve nahoş şeyler bulurlar Bilgileri ile övündüklerinden, bazen onların nazik kulaklarını sert ve dokunaklı gerçeklerle tahriş etmek cüretinde bile bulunurlar Deliler, tersine, binbir çeşit haz bulur buluşturur; her an onları eğlendirir, avutur, kahkahalarla güldürürler.

Fakat benim delilerimin muhakkak hor görülmeye layık, başka bir iyi niyetleri de, bütün insanları biricik samimi ve doğru sözlüleri olduklarıdır Oysa gerçekten daha güzel ne vardır? Alkibiades, Platon’da, gerçeği çocukluğun ve şarabın söylettiğini, istediği kadar desin; Euripides’in şu güzel sözde: Deli, delilikler söyler, gayet iyi dile getirdiği gibi, bu şeref yalnız bana aittir Delinin ruhunda ne varsa yüzünde yazılıdır, ağzı bunu gizlemeden söyler; oysa, aynı Euripides’e göre, bilgenin iki dili vardır, biri gerçeği söylemek, öteki gerekirse gizlemek için Bilge, beyazı siyahla, siyahı beyaza çevirmek hünerine sahiptir; ağzı hem soğuğu hem sıcağı üfler, sözleri de genellikle düşüncelerinden pek uzaktır.

Çevrelerini saran bütün debdebeye rağmen, prensler, kendilerine gerçeği söyleyecek kimseleri bulunmadığından ve gerçeği gizleyen yaltakçıları dost edinmeye mecbur olduklarından, bana bahtsız görünüyorlar “Fakat, denecek, prensler gerçekleri duymayı sevmezler, bunun için kendilerine hoş şeylerden ziyade doğru şeyleri söylemeye cüret edecek bir takım bilgelere rastlamak korkusuyla, bilgelerin meclisinden kaçınırlar” bunda sizinle beraberim, krallar gerçeği sevmezler Fakat bu, delilerimin ağzından yalnız gerçekleri değil, en açık hakaretleri zevkle dinlediklerinde, bir filozofu asmaya yeten bir sözün, delinin ağzında onları eğlendirdiğine şaşmak için ayrıca bir sebeptir Gerçeğin, aşağılamazsa, hoşa giden safdil bir yanı vardır; tanrılar, aşağılamaksızın onu söylemek kabiliyetini delilere vermişlerdir Aşağı yukarı aynı sebepledir ki zevklere ve saçmalara doğal olarak çok eğilimi olan kadınlar, genellikle delilerle beraber olmaktan pek hoşlanırlar; bunda buldukları başka bir fayda da delilerle yaptıkları her şeyi -çoğu zaman ciddiyet işin içine epeyce karıştığı halde oyun ve şaka diye kabul ettirmekten ibarettir Fakat kadınlar, bilhassa budalalıklarını boyayarak örtmek söz konusu olunca ne kadar marifetlidirler!

Delilerin bahtiyarlığına dönelim; hayatlarını sevinç ve zevk içinde geçirdikten sonra, ölümden korkmadan, onu hissetmeden, bu dünyadan çıkıp dosdoğru cennete giderler; orada da bahtlı ruhları sıhhatli bir işsizlik içinde en nefis hazları tadar Şimdi bana tasarlayabileceğiniz en bilge adamı veriniz; onu benim delilerimden biriyle  karşılaştıralım Bu adam, çocukluğunu ve gençliğini binbir türlü bilimi öğrenmek için eziyet çekmekle geçirir; en güzel günlerini, uykusuz gecelerde, zahmetlerde, işlerde ziyan eder Ömrünün bütün geri kalan kısmında en ufak bir haz duymaz Her zaman fakir, sefil, gamlı, neşesiz; kendi kendine bir yüktür, başkaları için de katlanılmazdır; renksizlik, zayıflık, ihtiyarlık, ve her nevi sakatlıklar, mesleğinin ortasında gelip üzerine yüklenir, nihayet o başka insanların yaşamaya başladıkları yaşta ölür Gerçi doğrusunu söylemek gerekirse, hiç yaşanmamış bir insan için ölüm saatlerinin hepsi eşittir İşte, ünlü bilgenin görkemli tasviri Fakat Stoa kurbağalarının bağırtılarını işitiyorum:

Stoacılar şöyle derler: “Hiçbir şey bunaklık kadar yasızlanılası değildir Halbuki büyük delilik bunaklığa yakışır, daha doğrusu, bunaklığın ta kendisidir Bir bunak nedir? Zihni şaşırmış bir insan değil mi?” Böyle düşünmek, saçmalamaktır Bu itirazı da tuzla buz etmeye çalışalım; fakat Musalar beni terketmemek şartıyla İleri sürülen delil son derece ince, fakat sağduyu sahibi geçinmeyi o kadar isteyen tartışmacılar hiç olmazsa Sokrates’in Platon’da, bir Venüs’ü ikiye bölmekle iki Venüs; bir Cupido’yu, ikiye bölmekle, iki Cupido yapılır dediği hatırlanmalı, dolayısıyla başka bunaklıklar olabileceğini düşünmeliydiler Gerçekten, bütün bunaklıklar uğursuz değildir Böyle olmasaydı Horatius, sevimli deliliğe tutulmuş değil miyim? demezdi, Platon, hayatının en büyük nimetleri arasında, şairlerin, peygamberlerin ve aşıkların deliliklerini saymazdı; Sibylla, dindar Aeneas’ın girişimini delice diye nitelendirmezdi Demek ki iki tür bunaklık var Bir tanesi vardır ki, bu, ahretin lanetli kızıdır Zalim Furia’lar, korkunç yılanlarını ölümlülerin kalplerine atıp savaşın çılgınlıklarını, doymaz bir altın hırsını, ayıp ve canice aşkı, baba katlini, aile içi çelişkiyi ve bu türden bütün diğer cinayetleri üfledikleri zaman, ya da müthiş meşalelerini suçlu ölümlülerin cani ruhlarında çılgıncasına sallayarak, onlara eziyet ettikleri zaman, bunaklığı dünya yüzüne yayarlar Başka bir tanesi vardır ki bu, birincisinden pek farklıdır.

Görevi bütün insanlara mutluluk vermek olan bu tür, varlığını benden alır Bu bunaklık ruhu kavrayan hayatın bütün güçlerini, bütün kaygılarını, bütün acılarını, unutturan, ömrü bir haz deryasına daldıran tatlı bir hülyadan ibarettir Cicero’nun, Atticus’a yazdığı bir mektupta, pek çok hoş belanın nahoş bilincini içimizden kovmak gücüne sahip olduğundan, tanrıların en büyük armağanı saydığı şey, işte bu tatlı hülyadır Bilgelerin hüneriyle deliliklerin en hoşundan yoksun kılınan bir Grek’in aramış olduğu, işte bu hülyadır Tiyatroda günlerce yalnız oturmuş, dünyanın en güzel komedyalarını dinliyormuş gibi gülüyor, el çırpıyordu Oysa bir şey işitmiyordu Toplum hayatının bütün görevlerini yerine getiriyordu; iyi dost, izin verici bir koca, hizmetkarlarına hoşgörülü bir efendi olan bu adam, tıpasız bir şişe için öfkeye kapılanlardan değildi “Zalim dostlar! Bana iyilik etmek şöyle dursun, beni zevklerimden ayırarak, mutluluğumu oluşturan bir hayalden yoksun bırakarak, beni öldürüyorsunuz!” Böyle konuşmakta çok hakkı vardı; bu mutlu ve tatlı deliliğe, tıp tarafından mahvedilmesi lazım gelen bir hastalık gözü ile bakanlar, pek kabaca yanılıyorlardı; bunlar çöpleme otuna, kendilerine bu ot verilmekte olan bir kimseden daha ziyade muhtaçtılar

Zaten duygularla, zihin bütün hayallerinin birer delilik olduğunu kesip atmadım Sözgelimi, şaşı olduğundan bir katırı eşek sanan, ya da en berbat destana yüce bir şiirmiş gibi hayran olan adam, ilkönce bir deli sayılmayacaktır Oysa, düşüncesi, duyguları kadar karışmış olduğundan alışılmış örf ve adetlere ters düşen bir bozukluğu sürekli olarak koruyan bir kimseye bu unvan kolayca bahşolunacaktır Sözgelimi, bir eşeğin anırdığını ne zaman duyarsa, nefis bir senfoni dinlediğini hayal eden, ya da sefalet ve aşağılık içinde doğmuş olduğu halde kendini Craesus kadar zengin ve kudretli sayan bir insan işte böyledir, denebilirdi Bu cins delilik, çoğu zaman olduğu gibi, neşe ile beraber olunca, hem onu duyanları, hem de kendileri deli oldukları halde başkalarında görenleri, çok eğlendirir Kudretimin çoğu zaman sanıldığından çok daha geniş olduğu işte bundan anlaşılır Her tarafta delilerin birbirlerine güldükleri ve böylece kendilerine karşılıklı haz sağladıkları görülür Çoğu zaman en delisi daha az deli olana, daha samimiyetle güler.

Bence, ne kadar delilik cinsine sahipsek, o nispette daha mutluyuz -fakat bana özgü olan delilik cinsinden dışarı çıkmamak şartıyla- bu cins o kadar genel ve o kadar yaygındır ki, ömrünün her saatinde bilge olan ve kudretimin herhangi bir etkisi arasıra duymayan bir insanın, dünya yüzünde bulunduğundan şüpheliyim Bütün fark şudur ki, örneğin bir helvacı kabağını bir kadın sanan kimseye her yerde deli nazariyle bakılır, çünkü bu cins deliliğe alışılmış değildir; oysa Penelope’den daha iffetli bir karısı olduğuna inanmakla mutlu olan ve kadın birçok aşığa oldukça iyi davrandığı halde, tatlı aymazlığı içinde yaşayan bir insan, hiçbir zaman deli olarak görülmez, çünkü bu olağan bir şeydir; denebilir ki her kocanın başına gelir

Avdan başka şey sevmeyen şu kimseler aynı sınıfa konabilirler; onlarca boruların sert ve nahoş sesini, köpeklerin pek çirkin ulumalarını işitmek pek büyük bir zevktir.

Sanırım bunlar, köpeklerinin sidiğini, sanki misk imiş gibi, şehvetle koklarlar Bir vahşi hayvan parçalamak ne zevktir! Öküzlerin ve koyunların uzuvlarını kesmek, koparmak, ayak takımına bırakılan aşağı ve düşkün bir uğraşıdır; fakat vahşi bir hayvanın titreyen uzuvlarını koparmak, ancak kahramanlara mahsus soylu ve şanlı bir etkinliktir Bu heybetli tören, diz çökerek, baş açış, bu işe tahsis edilmiş bir bıçakla (zira bir başkasını kullanmak cinayet olurdu), belirli hareketlerle, bir çeşit dini saygıyla yapılır; o sırada hazır olanların hepsi, kurban kesenin etrafında sıralanmış olarak saygılı bir sessizlik içinde, belki bin defadan fazla görmüş oldukları bu sahneyi, fevkalâde güzel ve yeni bir şey imiş gibi hayranlıkla seyreder Ne mutlu o ölümlüye ki, hayvanın etinden bir parça tatmasına izin verilmiştir Bu, ailesinin en şanlı lakaplarından biri gibi baktığı bir onurdur Bu gibi azimli avcıların bütün kazandıkları, sonunda, takip ettikleri ve yedikleri hayvanlara yakın derecede vahşi olmalarıdır Buna rağmen gerçek krallara lâyık bir hayat sürdüklerine pek inanırlar

Kitap Hakkında:

Deliliğe Övgü (özgün adıyla: Morias enkomion seu laus stultitiae),Erasmus'un canlılığını, geçerliliğini ve çekiciliğini günümüze değin değişmeden koruyabilmiş tek yapıtıdır. Bu küçük kitabın taslağını 1509 yazında, İtalya'dan İngiltere'ye yaptığı yolculuk sırasında çıkaran Erasmus, yazma işini İngiltere'de, dostu Thomas More'nin evine vardıktan kısa süre sonra gerçekleştirdi; kitabı da Thomas More'a adadı. Yapıtını birkaç gün gibi kısacık bir sürede tamamlayan Erasmus, bu arada hiçbir kitaptan yararlanmadı.

Erasmus bu yapıtı sadece Sir Thomas More'u eğlendirmek amacıyla bir haftada yazmış olduğunu öne sürmüştür; fakat hem şaka yoluyla sunulan çelişkilerin hayranlık uyandırıcı nitelikte oluşu hem de alimane çoşkular içeriyor oluşu bu eserin çok daha ciddi amaçları olduğu gerçeğini ortaya koyar. Delilik, yaratıcısının değerli gördüğü her şeyi eleştirerek ve gençliği, hazları, sarhoşluğu ve hepimizin dünyaya gelmesini sağlayan baş döndürücü cinsel arzuları takdir ederrek sözüne başlar. Sonraki bölümlerde insanların haksız iddialarından, zaaflarından, sahte teolog ve keşişlerden bahseder ve Hıristiyanlıktaki "deliliğe" övgüler yağdırır. Erasmus'un akıllılığı, nükteleri ve tarzındaki ustalığı bu kitabın haklı bir başarı kazanmasını sağlamıştır; düşüncelerinin ve yöntemlerinin canlı bir savunmasını yapmış olduğu Maarten Van Dorp'a yazılan mektup da bu kitaba dahil edilmiştir. Betty Radice'in muhteşem çevirisi ve A.H.T. Levi'nin nitelikli giriş bölümü ve metin üzerine yazmış olduğu notların hepsi daha sonra yapılacak olan araştırmalar da göz önünde bulundurularak güncelleştirilmiştir. Beraber yaptıkları bu çalışma, 16. yüzyılın başyapıtlarından birini, inceliğine varılabilir hale getirmiştir.

Menu