20
Cu, Tem

Edebiyat ( Dünya )

Daha ilk bakışta, korkunç, olağanüstü bir düş kırıklığına uğradım; büyük tehlikeleri göze alarak ele geçen bu ganimet, şiddetli isteklerle kavrularak elde ettiğim bu kitap, bir satranç repertuarından, yüz elli şampiyona partisinden oluşmuş bir yapıttan başka bir şey değildi. Bu odada –eğer kilitli bir odaya kapatılmış olmasaydım- kitabı ilk anın kızgınlığıyla, açık pencereden fırlatıp atacaktım. Öyle ya, ne yapacaktım bunu? Ne yapabilirdim bu kitapla?
Çoğu arkadaşlarım gibi ben de zaman zaman, can sıkıntısını gidermek için satranç tahtasının başına çökmüştüm. Ama şimdi önümde duran bu kuramlar nesnesi ile ne yapacaktım? Bir arkadaş ve taşlarla satranç tahtası olmadan satranç oynanmazdı.

Ama, yine de, belki bir önsöz, belki bir dipnot gibi okunur bir şey bulurum diye yaprakları karıştırdım. Ayrı ayrı şampiyona partilerinin kupkuru, dört köşe şemalarından başka bir şeye rastlamadım. Önce hiçbir şey anlamadım. A2 – A3 – F3 gibi işaretlerden. Bütün bunlar, bir ipucu bulamadığım bir tür cebir işlemi gibi geliyordu bana. Ancak epeyce sonra, A, B, C harflerinin karelere 1-8 rakamlarının da bağlara ayrılmış olduğunu ve her taşın konumunu gösterdiklerini öğrendim. Böylece de, birer işaret niteliğindeki bu şemalara bir anlam veriliyordu.

Belki de, diye düşündüm, hücremde bir tür satranç tahtası yapabilir ve kitaptaki partileri oynamaya kalkışabilirdim. Yatak çarşafımın rastlantı sonucu iri damalı olması tanrının bir lütfuydu sanki! Bu çarşaf isteğe göre kullanılırsa, 64 kare elde edilebilirdi. Bunun üzerine, önce kitabı somyanın altına sakladım ve ilk sayfasını yırtıp aldım. Sonra, ekmeğimden artırmış olduğum kırıntılarla, elbette pek gülünç ve beceriksiz satranç taşlarını, yani şahı, veziri ve öteki taşları yaptım. Epeyce uğraşıp çabaladıktan sonra, satranç kitabında gösterilen durumları, damalı yatak çarşafında yaratmaya giriştim.

Ama, ekmek ufağından yaptığım ayırt etmek için de yarısının rengini tozla koyulaştırdığım bu zavallı görünüşlü satranç taşlarımla bütün partiyi oynamaya kalkışınca – işin içinden çıkamadığım ilk günlerde- hep şaşırıyordum. Bu bir tek partiyi on kez, yirmi kez yeni baştan oynamam gerekiyordu. Ama yeryüzünde hiçlik tutsağı ben kadar, boş yere yitirilen vakti olan kim vardı? İçi sonsuz bir istek ve o oranda sonsuz bir hazla dolu kim olabilirdi?
Altı gün sonra, partiyi sonuna kadar hiç aksatmadan oynayabiliyordum artık. Bundan sonraki sekiz günümden sonra ise, satranç kitabındaki durumları uygulamak için ekmek kırıntıları bile gerekmez olmuştu. İkinci bir sekiz gün sonra, damalı yatak çarşafı da gerekmiyordu. Kitabın önceleri anlaşılmaz gibi görünen C8, C7, A5 işaretleri beynimin içinde gözle görülür somut biçimler almıştı, kendiliklerinden. Bu durum, kusursuz olarak başarılmıştı. Satranç tahtasını bütün taşlarıyla birlikte içime aktarmıştım ve usta bir müzisyen bir bakışta bir parçayı ve ezgiyi nasıl kavrarsa, ben de salt örneklere bakarak durumu kavrayabiliyordum. En son on dört gün sonraysa, kitaptaki bütün partileri kolayca ve ezberden, ya da meslekten olanların deyimiyle, körükörüne oynayacak duruma gelmiştim. Yapmış olduğum bir hırsızlığın benim için ne yararlı olduğunu ancak yeni yeni anlamaya başlamıştım.

Birdenbire bir iş bulmuştum kendime. Siz isterseniz saçma ve aylakça bir iş deyin buna. Ne de olsa, çevremdeki hiçliği yok eden bir oyalanmaydı. Bu yüz elli şampiyonluk partisi sayesinde zaman ve mekânın bunaltıcı tekdüzeliğine karşı eşsiz bir silah elde etmiştim. Bu yeni uğraşımın keyfini iyice çıkartmak için günlerimi düzene bölmüştüm. Sabahları iki parti, akşama doğru iki parti ve sonra akşama da, çabucak bir tekrar.
Böylece, o zamana kadar bir pelte gibi uzanıp giden günlerim dolmuş bulunuyordu yeniden. Hiç yorulmadan oyalanacak bir iş elde etmiştim. Çünkü satrancın, oyuncunun çabalarını dar bir alana çekmek, hatta beynin en yorucu çalışmalarında bile onu gevşetmeyip, tersine, daha çok canlılığını, uyanıklığını keskinleştirmek gibi eşsiz bir üstünlüğü vardır.

Başlangıçta şampiyonluk partilerini mekanik olarak yinelemekle yetindiğim halde, sonraları, yavaş yavaş, içimde bu oyuna karşı bir sanatçı heyecanı duymaya başlamıştım. Saldırı ve savununun incelikleri, hileleri ve sertliklerini anlamayı öğrenmiştim. Önceden yargıya varabilmenin, kombinezon yapmanın, hemen karşılamanın tekniğini kavramış bulunuyordum. Her satranç şampiyonunun kendine özgü kişisel sıkıntılarını salt birkaç satıra bakarak bir şairi tanır gibi tanımakta gecikmedim. Böylece, yalnızca bir vakit geçirme işi olarak başlayan bu işi, bir zevk edinmiştim. Aljechim, Lasker, Bogoljubow, Tartakawer gibi büyük satranç stratejileri, bu yapayalnız hayatımın cana yakın birer arkadaşı oldular.
Bir mezar kadar sessiz hücremde, şimdi her gün sonsuz bir değişiklik havası esiyordu ve çalışmalarımı düzenle sürdürmekle, düşünüş gücümde başlamış olan sarsıntı geçiyordu. Beynimin dinlendiğini, hatta bu sayede daha iyi bir hale geldiğini hissediyordum. Eskisinden daha açık ve derli toplu düşünebildiğim, özellikle sorgu sırasında ortaya çıkıyordu. Satranç tahtasındaki yapay tehditlere ve gizli acı hamlelerine karşı koyarken, kendim de olgunlaşmıştım. O andan başlayarak sorgu sırasında hiçbir gevşeme belirtisi göstermiyordum. Hatta Gestapoca yavaş yavaş beğenilmeye başlanıyordum gibime geliyordu. O ana değin hiç kimsenin dayanamadığını görmüş olan bu insanlar, böylesine zorlu bir direnç gösteren benim, hangi bilinmez kaynaktan bunu elde ettiğimi, kendi kendilerine soruyorlardı belki de!

Kitaptaki yüz elli partiyi her gün düzenle oynayarak geçirdiğim bu mutluluk dönemim iki buçuk ay sürdü. Sonra, akla gelmez biçimde, ansızın ve yine hiçlikle karşı karşıya kaldım. Çünkü her partiyi yirmi otuz kez yineledikten sonra, artık bunlarla yenilik, sürpriz gibi bir çekicilik bulmaz olmuştum. Önceleri öylesine heyecanlandıran ve kamçılayan kuvvetlerden eser kalmamıştı. Her oynayışını çoktan ezberime aldığım partileri tekrar tekrar oynamanın ne anlamı vardı? İlk açılışı yapmamla oyunun bütün geçişinin, içimde yaprak yaprak ve kendiliğinden açılıvermesi bir oluyordu. Artık hiçbir sürpriz, hiçbir heyecan, hiçbir sorun kalmamıştı.
Kendime bir uğraş ve artık çok gerekli bir hal alan çabayı yitirmeyi ve oyalanma aracını sağlamak için, başka partileri olan bir başka kitap bulmam gerekiyordu. Ama bu da büsbütün olarak olanaksız olduğuna göre, garip ve şaşkın durumdan kurtulmak için tek bir yol kalıyordu; kitaptaki partiler yerine yenilerini bulmak, daha doğrusu yaratmak. Kendi kendimle, daha yerinde bir deyimle, kendime karşı oynamayı hemen denemeliydim.
Bu oyun içindeki oyunun düşünce yanını ne dereceye kadar kafanızda canlandırabileceğinizi bilmiyorum. Ama satranç gibi rastlantıdan çok uzak bir kafa oyununda kendine karşı oynamak isteği kadar çılgınca bir şey olamayacağını anlamak için şöyle bir düşünmek yeter.

Öyle ya, satrancın çekiciliği, stratejinin iki ayrı beyinde ayrı ayrı gelişmesi, bu düşünce çekişmesinde siyahın, beyazın, manevralarını bilmediğinden bunları öğrenmek ve önlemek çabalaması, beyazın da, siyahın gizli amaçlarını yine bilmediğim için, bunları elde edip karşı koymaya çalışması temeline dayanır. Siyahla beyazın bir kişide birleşmesi bir tek ve aynı beynin, bir şeyi hem bilmek, hem de bilmemek zorunda kalması ve beyazdan yana düşündüğünde, bir dakika önce siyah tarafından düşünüp verdiği buyruğu bütünüyle unutmak zorunluluğu gibi aklın alamayacağı bir durum ortaya getiriyordu.
Beyinde iki ayrı düşünceyi birden bulundurmak işiyse, büsbütün ikiye bölünmesini ve beynin de mekanik bir aygıt gibi açılıp kapanmasını gerektirirdi önceden. Demek kendi kendine karşı satranç oynamaya kalkışmak, kendi gölgesine atılmak gibi bir çekişmeye düşmekten farksızdı.

Kısa keseyim. Öylesine şaşkındım ki, bu olmaz, bu saçma şeyi yapmaya aylarca çabaladım, ama sözcüğün tam anlamıyla çıldırmak, ya da tam bir düşünce yetersizliğine uğramaktan, ya da delirmeyi seçmekten başka bir seçim yapacak durumda değildim. Bulunduğum korkunç durum, çevremdeki korkunç hiçlikle ezilmemek için, bu ikiliği hiç değilse bir siyah kişiliğiyle bir beyaz kişiliği olarak denemeye beni zorluyordu.

Dr. B. Şezlonga yaslandı ve gözlerini bir dakika kapadı. Acı veren bir anıyı unutmak için kendini zorlar gibi bir hali vardı. Ağzının sol köşesindeki o tuhaf titreme yeniden belirdi. Sonra şezlongunda biraz doğruldu.
İşte böyle. Sanırım buraya kadarını oldukça iyi anladınız. Ama bundan sonrasını aynı açıklıkla anlatabileceğimi sanmıyorum. Çünkü bu yeni uğraş, beynin öylesine tetikte bulunmasını istiyordu ki, insanın kendi üzerinde her tür denetim olanağını ortadan kaldırıyordu. Kendisine karşı satranç oynamak istememin bile başlı başına bir anlamsızlık olduğunu daha önceden belirtmiştim. Ama bu saçmalıkla bile, gözönünde gerçek bir satranç tahtası bulundurmak gibi, az da olsa iyi bir yan vardı. Çünkü bu satranç tahtasındaki gerçek, ne de olsa, araya mesafe koymak, kendi kişiliği dışına çıkmak olanağını veriyordu.

Gerçek taşları olan gerçek bir satranç masası önündeki insan, düşünüp taşınma için ara verebilir, masanın bazen bir, bazen de öteki yanında durabilir ve böylece, durumu bazen siyahın, bazen de beyazın açısından görüp kavrayabilirdi. Ama, kendi kendisine karşı, isterseniz buna kendi kendisiyle diyelim, bir imgelem alanında çekişmeyi canlandırmak zorunda birisi olarak ben, altmış dört karedeki her durumu da iyice kafamda tutmak ve bundan başka, yani yalnız oynamakta olan durumu değil, her iki tarafın ilerde oynayacağı partileri de, elden geldiğince önceden hesaplamak zorundaydım. İmgelem gücünün soyut alanında geçen bu oyunda ben –böyle çılgınca şeyleri düşünebileceğinizi sandığımdan ötürü bağışlayın beyaz taraf olarak dört, ya da beş oynayışı önceden hesaplayıp ona göre hareket etmek zorundaydım. Ama, bu karanlık deneyin en tehlikeli noktası,kendimi böylesine ikiye bölüş değil, oyunları düşünüp çıkara çıkara, bastığım yerin ayaklarımın altında kalması, benim de boşlukta kalmam oldu.

Önceki haftalarda yapmış olduğum gibi ünlü şampiyonların partilerini yinelemek, eninde sonunda, yapılmış bir şeyi yeni baştan yapmaktan, var olan malzemenin yinelenmesinden başka bir şey değildi. Böyle olduğu için de, bir şiiri ezberlemekten ya da yasa maddelerini beyne yerleştirmekten daha fazla bir çabayı gerektirmiyordu. Sınırlıydı. Yapılacaklar önceden çizilmişti. Bundan ötürü de, mantık için eşsiz bir alıştırma oluyordu.

Yürek Çöküntüsü | Stefan Zweig

Menu