Edebiyat ( Dünya )

— Söyleyin doktor, vebadan ölenler için bir anıt yapılacağı doğru mu?

— Gazeteler öyle diyor. Bir gömüt taşı ya da bir plaka.

— Bundan emindim. Ve nutuklar atılacak. Yaşlı adam boğuk boğuk gülüyordu.

— Buradan duyuyorum onları: 'Ölülerimiz...' sonra da gidip karınlarını doyuracaklar.

Rieux merdivenleri çıkmaya başlamıştı bile. Soğuk, kocaman gökyüzü evlerin tepesinde parıldıyordu, tepelerin yakınında yıldızlar çakmaktaşı gibi sert, yoğunlaşıyordu. Tarrou'yta vebayı unutmak üzere bu terasa çıktıkları geceden çok da farklı değildi bu gece. Yalıyarların eteklerinde deniz o zamankinden daha gürültülüydü. Hava kıpırtısız ve hafifti, sonbahar rüzgârının taşıdığı kirli soluklardan arınmıştı. Öte yandan kentin uğultusu hâlâ terasların altında dalgaların sesi. gibi çınlıyordu. Ama bu gece kurtuluşun gecesiydi, başkaldırının değil. Uzakta, koyu bir kızıllık aydınlatılmış bulvar ve meydanların bulunduğu yerleri belli ediyordu. Artık özgürlüğe kavuşmuş gecenin içinde, istek engel tanımıyordu, Rieux'ye ulaşan da onun uğultusuydu.

Karanlık limandan resmi kutlamanın ilk fişekleri yükseldi. Kent uzun ve boğuk bir haykırışla selamladı fişekleri. Cottard, Tarrou, Rieux'nün sevdiği ve yitirdiği kadın ve erkekler, ölü ya da suçlu, hepsi unutulmuştu. Yaşlı adam haklıydı, insanlar hep aynıydı. Ama her acının ötesinde, onları birbirine bağlayan güçleri ve suçsuzluklarıydı ve Rieux bunu burada hissediyordu. Kuvveti ve süresi iki katına çıkan, çınlaması terasın altına kadar uzanan haykırışların ortasında, rengârenk ışık demetleri gökyüzünde çoğalarak yükselirken, Doktor Rıeux, susanların arasında yer almamak, o vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliğe ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, insanların içinde hor görülecek şeylerden çok, hayranlık duyulacak şeylerin bulunduğunu söylemek için burada son bulan anlatıyı kaleme almaya karar verdi.

Ancak bir yandan da bu güncenin kesin bir zafer güncesi olmadığını biliyordu. Bu, yalnızca kendi gördüğü kadarıyla korkuya ve onun tükenmez silahına karşı yapılması gerekenlerin bir tanıklığından başka bir şey olamazdı; ama aynı zamanda da, içlerinde kopan fırtınalara karşın, bir aziz olamadıklarına göre, felaketleri kabullenmeyi reddederek, yine de doktorluk yapmaya çalışan tüm insanların bu korkuya karşı daha neler yapabileceğine de tanıklık edecekti bu anlatı.

Gerçekten de, kentten yükselen sarhoşluk çığlıklarını dinlerken Rieux bu hafifleme duygusunun hep tehdit altında olduğunu düşünüyordu. Çünkü bu neşe içindeki kalabalığın, kitaplardan da öğrenilebileceği gibi, veba mikrobunun hiçbir zaman ölmediği ya da yok olmadığından, yıllarca mobilyalarda ve çamaşırlarda uykuya daldığından, odalarda, mahzenlerde, sandıklarda, mendillerde ve kâğıtlarda beklediğinden ve belki bir gün, insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden haberi olmadığını biliyordu Rieux.

***

Birbirlerine sıkı sıkı sarılmış insanlar, dünyada geri kalan her şeye gözlerini yummuş, görünüşte vebayı alt etmiş, tüm sefaleti ve aynı trenle gelip karşılarında kimseyi bulamamış herkesi unutmuş olarak evlerine döndüler; peronda yalnız kalanlarsa eve dönünce uzun sürmüş suskunlukların yüreklerine saldığı korkuyu doğrulayan bir şey bulmaya hazırlanıyorlardı. Artık taptaze bir acıdan başka kendilerine eşlik eden hiç kimseleri olmayan bu insanlar için, o anda artık yaşamayan bir varlığın anısına sarılanlar için her şey farklıydı ve ayrılık duygusu doruk noktasına ulaşmıştı. Onlar için, şimdi ortak bir çukura atılmış ya da bir kül yığınında eriyip gitmiş o varlığa ilişkin tüm neşeyi yitiren anneler, eşler, sevgililer için veba hâlâ vardı.

Ama kim düşünüyordu bu yalnızlıkları? Öğle olunca güneş sabahtan beri bir mücadele halinde havanın içinde dolanıp duran soğuk esintileri alt ederek değişmeyen bir ışığı sürekli yinelenen dalgalarla kentin üzerine saçıyordu. Gün sanki akmıyordu. Tepelerden kalelerin topları durgun gökyüzünde ara vermeden patlamaya başladı. Acıların son bulduğu ve unutuşun henüz başlamadığı, iki arada kalmış bu dakikada tüm kent kendini dışarı attı.

Bütün meydanlarda dans ediliyordu. Bir günde trafik yoğunluğu hissedilir biçimde artmış ve sayıları giderek çoğalan arabalar insan seli altındaki sokaklarda güçlükle ilerliyordu. Kentin çanları tüm akşamüstü en yüksek perdeden çaldı. Mavi ve altınsı bir göğü çınlamalarıyla dolduruyorlardı.

Gerçekten de kiliselerde şükür duaları okunup duruyordu. Ama aynı zamanda eğlence yerleri ağzına kadar dolmuş, geleceği düşünmeden ellerindeki son alkollü içecekleri dağıtıyorlardı. Tezgâhların önünde hepsi de heyecan içinde bir kalabalık itiş kakış duruyordu, aralarında çevredeki bakışlardan çekinmeyen, sarmaş dolaş birçok çift vardı. Hepsi bağıra çağıra konuşuyor ya da gülüyordu. Herkes içine kapandığı aylar boyunca yaşamı biriktirmiş, şimdi hayatta kalmalarını kutlarcasına onu harcıyorlardı. Ertesi gün asıl yaşam başlayacaktı, önlemleriyle. Şimdilik çok farklı kökenlerden insanlar dirsek dirseğe kardeş gibiydiler. Ölümün varlığının gerçekleştiremediği eşitlik, en azından birkaç saatliğine kurtuluşun coşkusunda ortaya çıkıyordu.

İlk kez olarak Rieux aylarca her gelen geçenin yüzünde okuduğu şu tamdık havaya bir ad verebiliyordu. Şimdi çevresine şöyle bir bakması yeterliydi. Vebayı, sefaleti ve yoklukları geride bırakan herkes, uzun süredir oynamakta olduğu rolün giysisine bürünmüştü, yokluğu ve uzaktaki ülkeyi önce yüzleriyle, şimdi de giysileriyle belli eden göçmen rolüne bürünmüşlerdi. Vebanın kent kapılarını kapadığı günden başlayarak yalnızca ayrılığı yaşamışlardı, her şeyi unutturan o insancıl sıcaklıktan ayrı düşmüşlerdi.

Değişik derecelerde, kentin her köşesinde bu kadınlar ve bu erkekler, herkes için aynı olmayan ama yine hepsi için olanaksız bir buluşmayı özlemişlerdi. Çoğu tüm gücüyle orada bulunmayan birisini, bir bedenin sıcaklığını, sevgiyi yada alışkanlığı haykırmıştı. Bazıları insanların dostluklarından uzak düşmenin, onlara mektup, tren, gemi gibi dostluklara özgü alışılmış yollardan ulaşamayacak olmanın çoğunlukla farkına varmadan acısını çekiyordu. Daha az sayıda bir başka grup insan da, belki Tarrou gibileri, tanımlayamadıkları bir şeylerle istemişlerdi birliği, ama bunlar da istenecek tek şeydi onların gözünde. Başka bir ad bulamadıklarından buna bazen huzur diyorlardı.

Rieux hâlâ yürüyordu. İlerledikçe çevresindeki kalabalık artıyor, gürültü çoğalıyor ve ulaşmak istediği mahalleler uzaklaşıyor gibi geliyordu. Yavaş yavaş bu bağırıp çağıran kitleye karışıyordu ve bu haykırışın bir bakıma kendi haykırışı olduğunu da anlamaya başlıyordu. Evet, hem bedensel hem de ruhsal açıdan hepsi birlikte acı çekmişti, hepsi güç bir tatil dönemine, umarsız bir sürgüne ve hiç giderilmemiş bir susuzluğa birlikte katlanmışlardı. Bu üst üste yığılan ölüler, ambulans sirenleri, şu yazgı denilen şeyin ihtarları, korkunun yinelenen ayak sesleri ve yüreklerdeki korkunç başkaldırı arasında hep bir söylenti yayılıp durmuş ve korku içindeki bu insanlara gerçek vatanlarını bulmaları gerektiğini söyleyerek onları uyarmıştı. Onların hepsi için gerçek vatan, bu boğulan kentin duvarlarının ötesindeydi. Tepelerdeki güzel kokulu çalılıklarda, denizde, özgür ülkelerde ve aşkın gücündeydi. Ve geri kalan her şeye tiksintiyle sırt çevirerek o ülkeye, mutluluğa dönmek istiyorlardı.

Bu sürgünün ve bu birleşme duygusunun ne anlama gelebileceğini Doktor Rieux hiç bilmiyordu. Durmadan yürürken her yandan sıkıştırılmış, kendisini çağıran hastalarına giderken, yavaş yavaş yükü azalmış sokaklara yaklaşıyor ve bu şeylerin bir anlamının olup olmamasının önemli olmadığını, yalnızca, insanların umudunun bir karşılık bulmasını görmek gerektiğini düşünüyordu.

Karşılığın ne olduğunu bundan böyle o biliyordu ve dış mahallelerin neredeyse ıssız o ilk sokaklarında bunu daha iyi görüyordu. Yalnızca aşklarının yaşadığı eve dönmeyi istemiş olanlar, sayıları azalsa da bununla yetinmesini bilerek arada sırada ödüllerini alıyorlardı. Kuşkusuz aralarından bazıları, bekledikleri kişiden yoksun, tek başlarına kentte yürümeyi sürdürüyorlardı. Salgından önce, aşklarını daha başından yoluna koyamamış ve birbirine düşman sevgilileri birbirine bağlı tutan o güç anlaşmayı yıllarca körü körüne izleyen bazıları gibi, eşinden iki kez ayrılmak durumuna düşmemiş olanlar da mutluydu. Rieux gibi onlar da her şeyi zamana bırakmanın hafifliğini duymuşlardı: Onlar sonsuza dek ayrılmışlardı. Ama, Doktor Rie-ux'nün sabah yanından ayrılırken "Haydi, cesaret, şimdi haklı çıkmanın zamanı," dediği Rambert gibi başkaları da, yitirdiklerini sandıkları kişiyi hiç duraksamadan bulmuşlardı. En azından bir süre için mutlu olacaklardı. Her zaman istenebilecek ve bazen elde edilebilecek bir şey varsa, onun da insan sevgisi olduğunu şimdi onlar biliyordu.

Tersine, hayal bile edemedikleri bir şeyi dilemiş olanların hiçbirine bir karşılık gelmemişti. Tarrou sözünü ettiği o ulaşılması güç huzura kavuşur gibi olmuş, ama onu işine yaramayacağı bir anda, ölümde bulmuştu. Tersine, Rieux'nün kapı eşiklerinde, azalan ışığın altında gördüğü, tüm güçleriyle sarılmış, heyecan içinde birbirine bakan başkaları eğer istediklerini elde etmişlerse, bunun nedeni yalnızca kendi ellerinde olan bir şey istemiş olmalarıydı. Ve Rieux, Grand'la Cottard'ın bulunduğu sokağa saparken insanla, onun yoksul ve inanılmaz aşkıyla yetinenlerin de en azından arada bir neşeyle ödüllendirilmesinin yerinde olacağını düşünüyordu.


Albert Camus - Veba'dan

Çev:  Nedret T Öztokat

Albert Camus'nün 1947 yılında yayınlanan romanı Veba, Cezayir'deki Oran şehrinde yaşanan veba olayını anlatmıştır. Kitabın sonuna kadar anlatıcının kimliği bilinmez.
İnsanların hayatla ölüm arasında kaldığı ince çizgiyi veba adını vererek tasvir eden Camus, dolaylı yoldan ateizmi de savundu. Eserde bir kahraman da bulunmaz.
Romanın bir diğer özelliği ise hikâyenin geçtiği Oran şehrini okuyucuya görüyor gibi yansıtmasıdır.

Menu