18
Çrş, Tem

Edebiyat ( Dünya )

Sabina için yaşamak görmek demekti. Görmek ise iki çizgiyle sınırlanmıştır: Gözleri kamaştıran güçlü ışık ve zifiri karanlık. Belki de Sabina’nın her türlü aşırılığı tatsız bulmasının altında yatan neden buydu. Aşırı uçlar, ardında yaşamın sona erdiği sınırlar demektir ve sanatta da politikada da, aşırılığa duyulan tutku, ölüme duyulan örtük bir özlemdir aslında.

Franz için ‘ışık’ sözcüğü yumuşacık gün ışığında uzanıp giden bir doğa görünümünü getirmiyordu akla, ışık kaynağının kendisini getiriyordu; güneşi, bir ampulü, bir projektörü. Franz’ın çağrışımları tanıdık eğretilemelerdi; adaletin güneşi, aklın dört bir yana yayılan alevi ve benzerleri.

Karanlık da ışık kadar kendine çekiyordu onu. Günümüzde sevişmeden önce ışığı söndürmenin gülünecek bir davranış olduğunu biliyor ve bu nedenle de yatağın başucundaki lambayı hep yanık bırakıyordu. Oysa Sabina’nın içine girdiği an gözlerini kapıyordu. Tüm bedenini kaplayan zevk, karanlığı gerektiriyordu, o karanlık anı, kusursuz, düşüncesiz, görüntüsüzdü; o karanlık sonsuz, sınırsızdı; o karanlık her birimizin içinde taşıdığı sonsuzdu.

(Evet, istediğin sonsuzluksa, kapatıver gözlerini!)

******



Sabina için gerçek yaşamak, ne kendi kendimize ne de başkalarına yalan söylememek, ancak insanlardan uzak olunduğunda mümkündü; yaptığımız işlere başkasının gözü değdiği an; ister istemez  o göze hoş görünmeye çalışırız ve yaptığımız hiçbir şey dürüstçe olmaz. Bizi seyreden birilerinin olması, bizi seyredenleri bir türlü aklımızdan çıkaramamak, yalanlar içinde yaşamak demektir. Sabina, kişilerin kendilerine ve dostlarına ilişkin bütün sırları eleverdikleri edebiyat türünü aşağılık bulurdu. Gizliliğini kaybeden her şeyini kaybetmiş demektir, diye düşünürdü Sabina. Hele bundan kendi iradesiyle vazgeçen kişi canavardı. Sabina’nın yaşadığı aşkı gizli tutmaktan en ufak bir acı duymaması da bundandı işte. Tam tersine, ancak böyle davranarak gerçek yaşayabilirdi o.

Öte yandan Franz, yaşamının özel ve kamusal olarak ikiye bölünmesinin bütün yalanların kaynağı olduğuna emindi; kişi özel yaşamında başka bir şeydi, başkalarıyla birlikteyken bambaşka bir şey. Franz için, gerçek yaşamak, özel ile kamusal arasındaki engelleri yıkmak demekti. Andre Breton’un içini herkesin görebileceği ve sır namına bir şey barındırmayan camdan bir evde yaşamanın arzulanırlığı üzerine söylediklerini dilinden düşürmezdi Franz.

******

Çok sayıda kadının peşinde koşan erkekleri rahatlıkla iki kategoriye ayırabiliriz. Bazıları bütün kadınlarda kendi öznel ve değişmez kadın düşlerinin gerçekleşmesini beklerler. Ötekiler ise nesnel kadın dünyasının sonsuz çeşitliliğini ele geçirme isteğiyle davranırlar.

Birincilerin saplantısı ‘lirik’tir; kadınlarda aradıkları şey kendileri, kendi idealleridir ve bir ideal tanımsal olarak hiçbir zaman bulunamayacak bir şey olduğuna göre, tekrar tekrar hayal kırıklığına uğrarlar. Onları kadından kadına sürükleyen şey, kararsızlıklarına bir tür romantik özür sağlar; öyle ki birçok duygusal kadın onların bu gemi azıya almış çapkınlıklarında dokunaklı bir yan bulur.

İkincilerin saplantısı ‘epik’tir ve kadınlar bunda en ufak bir dokunaklı yan görmezler; erkek, kadınlara öznel bir ideal yansıtmaz ve onun için her şey ilginç olduğundan, hiçbir şey hayal kırıklığına uğratamaz. Bu hayal kırıklığına uğrayamama özelliğinde rezilce biryan vardır. Epik çapkının saplantısında kefaret yanının (hayal kırıklığı yoluyla ödenen kefaret) eksik olması insanların gözüne batar.

Lirik çapkın hep aynı tip kadının peşinden koştuğu için, bir sevgiliyi ötekinden ayıranın ne olduğunu görmeyiz bile. Dostları sürekli olarak onun sevgililerini birbiriyle karıştırıp aynı adla çağırarak yanlış anlamalara neden olurlar.

Bilginin peşinde olan epik çapkınlıklar ise çarçabuk bıktıkları alışılmış kadın güzelliğinden yüz çevirirler ve kaçınılmaz olarak birer garabet koleksiyoncusu olup çıkarlar. Bunun farkındadırlar ve biraz da utanırlar bu durumdan; öyle ki dostlarını zor durumda bırakmamak için sevgilileriyle insan içine çıkmaktan kaçınırlar.

******

Bir şeyler olacak gibiydi. Herkes yavaşlayıp arkaya doğru bakıyordu.

Sona düşen Amerikalı kadın oyuncu bunun utancına dayanamayarak harekete geçmeye karar vermiş, yürüyüşün önüne doğru koşmaya başlamıştı. Sanki bir süre ötekilerle birlikte sallanarak gücünü harcamamış bir beş kilometre koşucusu birden fırlamış, rakiplerini bir bir geçmeye koyulmuştu.

Erkekler, ünlü koşucunun zafer koşusunu bozmamak için mahcup gülümsemelerle yana çekildiler, ama kadınlar, “Geriye, sırana dön!” diye bağırdılar.

Kadın oyuncu bana mısın demeden koşmayı sürdürdü, arkasından beş fotoğrafçı ve iki kameramandan oluşan bir ekip geliyordu.

Ansızın bir Fransız kadın, bir dilbilim profesörü, oyuncuyu bileğinden kavradı ve (korkunç bir İngilizceyle) şunları söyledi: “Ölümcül hasta Kamboçyalıları iyileştirmeye giden doktorlar yararına gösteri yürüyüşü bu, film yıldızları için reklam kampanyası değil!”

Kadın oyuncunun bileği dilbilim profesörünün pençesine hapsolmuştu, ne yapsa kurtaramazdı. “Allahın belası, ne yaptığını sanıyorsun sen?” dedi kadın oyuncu (kusursuz bir İngilizceyle). “Bunun gibi yüz tane yürüyüşe katıldım ben! Yıldızlar olmadan bir yere varamazsınız! Bu bizim işimiz! Ahlaki görevimiz!”

“Merde”  (bok) dedi dilbilim profesörü (kusursuz bir Fransızcayla).

Amerikalı kadın oyuncu anladı ve gözyaşlarına boğuldu. Bir fotoğrafçı, “Aman bozmayın lütfen!” diye bağırarak onun önünde diz çöktü. Gözyaşları yanaklarında yuvarlanırken kadın oyuncu fotoğrafçıların objektifine uzun uzun baktı.

Sonunda, dilbilim profesörü Amerikalı kadın oyuncunun bileğini bıraktığında, kara sakallı ve beyaz bayraklı Alman pop şarkıcısı onu adıyla çağırdı.

Amerikalı oyuncu onu tanımıyordu, ama bu kadar hakaretten sonra ilgiye her zamankinden daha çok açıktı; Alman şarkıcının yanına koştu. Şarkıcı bayrak sırığını sol eline geçirdi ve sağ kolunu Amerikalı oyuncunun omzuna doladı.

Hemen o an yeni fotoğrafçılar ve kameramanlar sardı çevrelerini. Her ikisinin yüzünü ve ayrıca çok uzun olan bayrak sırığını aynı kareye sığdırmakta zorluk çeken ünlü bir Amerikalı fotoğrafçı, bir iki adım geriye gideyim derken bir pirinç tarlasına girdi. Rastlantıya bakın ki mayına bastı. Bir patlama oldu ve paramparça olan bedeni havada uçarken Avrupalı aydınlar bir kan duşu aldılar.

Şarkıcı ve oyuncu öylesine dehşet içindeydiler ki, yerlerinden kıpırdayamadılar. Gözlerini kaldırıp bayrağa baktılar. Kanla lekelenmişti bayrak. Yeniden dehşete düştüler. Sonra ürkekçe yeniden yukarıya, bayrağa çevirdiler bakışlarını ve dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Garip bir gururla, önceden hiç tanımadıkları bir gururla doluydular; taşıdıkları bayrak kanla kutsanmıştı. Yürüyüşe yeniden katıldılar.
******

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ...Milan Kundera

Menu