Estetik

1. Konu (Estetik) oldukça geniş; görebildiğim kadarıyla da bütünüyle yanlış anlaşılmakta. “Güzel” türünden bir sözcüğün kullanılışı, sözcüğün geçtiği tümcelerin dilsel biçimine bakarsanız, yanlış anlaşılmaya başka pek çok sözcükten çok daha açıktır. “Güzel” [ile “iyi” –R] bir sıfattır; kullandığınızda bu şöyle bir düşünme eğilimine girmiş olduğunuzu gösterir: “Bunun belli bir niteliği, güzel olmak niteliği vardır.”

2. Felsefenin bir konu başlığından bir başkasına, bir sözcük öbeğinden bir başka sözcük öbeğine doğru ilerliyoruz.

3. Felsefe üstüne yazılmış bir kitabı bölümlemenin akıllıca bir yolu, kitabı konuşma bölümleri ile sözcük türlerine ayırmak olurdu. Kuşkusuz böyle bir durumda konuşma bölümlerini olağan dilbilgisinin ayırdığından daha çok sayıda bölüme ayırmak zorunda kalırdınız. Kişisel yaşantıyı betimleyen eylemler; “görmek”, “duyumsamak”, vb. fiiller üstüne saatlerce konuşurdunuz. İşte o an kendimizi bütün bu sözcüklerle birlikte gelen alışılmadık özel bir karmaşayla ya da karmaşalarla başbaşa bulurduk. Elinizde sayı sıfatları üstüne bir başka bölüm olurdu –burada bir başka karmaşanın söz konusu olacağı anlamına gelir bu; “bütün”, “her”, “birtakım”, vb. üstüne bir bölüm ...alın size bir başka karmaşa daha; “sen”, “ben”, vb. üstüne bir bölüm ...bir başka tür daha; “güzel”, “iyi” üstüne bir bölüm ...işte bir başkası daha. Her defasında yeni bir karmaşalar öbeği içersine giriyoruz: dil bıkıp usanmadan yeni oyunlar oynar bize.

 

4. Dili sık sık içinde çekiç, keski, kibrit, çiviler, vidalar, tutkal bulunan bir alet kutusuna benzettim. Bütün bu şeylerin bir araya gelmesi bir rastlantı değildir; her ne kadar hiçbir şey tutkal ile keskinin birbirinden ayrı olduğu kadar ayrı olamazsa da –ayrı aletler arasında önemli ayrılıklar bulunsa da– bunlar benzer biçimde kullanılırlar. Yeni bir alana girdiğimizde, dilin bize oynadığı yeni oyunlar karşısında sürekli şaşkınlık yaşamamız söz konusudur.

5. Bir sözcüğü tartışırken her zaman yaptığımız şey, o sözcüğün bize nasıl öğretilmiş olduğunu sormaktır. Bunu yapmak bir yandan çeşitli yanlış kavrayışların önüne geçerken, öbür yandan sözcüğün kullanıldığı dile ilişkin kabataslak bir dil tasarımı verir. Bu dil her ne kadar yirmi yaşındayken konuştuğunuz dil değilse de, ne tür bir dil oyunu oynanacağını üç aşağı beş yukarı kestirirsiniz. Karşılaştırın: “Şunu şunu düşlemiş olduğumu” nasıl öğrendik? Buradaki ilginç nokta, bunu, bize bir düşün gösterilmiş olmasıyla öğrenmemiş olmamızdır. Bir çocuğun “güzel”, “hoş”, vb. sözcükleri nasıl öğrendiğini sorarsanız kendinize, bunları ilkin ünlemler (nidalar, haykırılar –hayret ya da sevinç belirtmek üzere aniden söyleniveren bir söz ya da çıkarılan bir ses) olarak üstünkörü öğrendiğini görürsünüz. (“Güzel”, sıkça kullanıldığından olsa gerek, üstüne konuşmak için fazlasıyla acayip bir sözcüktür.) Çocuk, “iyi” türünden bir sözcüğü genellikle önce yemek için kullanır. Burada öğrenme açısından oldukça önemli olan nokta, abartılı yüz ifadeleri ile mimiklerdir. Sözcük bir yüz ifadesinin ya da mimiğin yerine geçen karşılık olarak öğrenilir. Sözgelimi karşılaşılan mimikler, ses tonları, bu anlamda hep onama anlatımlarıdır. Sözcüğü onama ünlemi kılan nedir? Kuşkusuz bunu sağlayan, sözcüklerin biçimi değil, o sözcüklerin içinde belirdiği oyundur. (Moore da dahil olmak üzere içinde bulunduğumuz kuşağın felsefecilerince yapılan temel yanlış nedir diye sormuş olsaydım, dile bakarken yalnızca sözcüklerin biçimine bakılması ama sözcüklerin biçimini oluşturan kullanıma bakılmaması olduğunu söylerdim.) Dil –konuşmak, yazmak, otobüste yolculuk etmek, birisiyle karşılaşmak gibi – geniş bir etkinlikler kümesinin ıralayıcı özelliğini oluşturan parçasıdır. Burada biz genelde özne ile yüklem arasında (“Bu güzeldir”) konumlanan “iyi” ya da “güzel” sözcüklerine yoğunlaşmıyoruz, ki böyle yapmak bütünüyle ıralayıcı olmaz-dı, bu sözcüklerin söylendikleri durumlara –içinde estetik anlatımın kendisine bir yer bulduğu, buna karşılık anlatımın kendisinin âdeta göz ardı edilebilir bir konumda bulunduğu son derece karmaşık duruma– yoğunlaşıyoruz.

6. Dilini hiç mi hiç bilmediğiniz yabancı bir oymağa gidip “iyi”, “hoş”, vb. sözcüklere onların dilinde hangi sözcüklerin karşılık geldiğini bilmek isteseydiniz, arayacağınız ilk ne olurdu? Öncelikle gülümseyişleri, mimikleri, yemekleri, oyun nesnelerini bir ucundan yakalamaya çalışırdınız. ([Karşı çıkışa yanıt:] Mars’a gitmiş olsaydın, insanlar başlarında antenli kürelerle karşına çıksaydı neyi arayacağını herhalde bilemezdin. Peki ya ağızdan çıkan seslerin yalnızca soluk ve müzik sesi olduğu, dilin ise kulakla konuşulduğu bir oymağa gittiğinde neyi arardın. Karşılaştırın: “Ağaçların eğilerek birbirleriyle konuştuklarını gördüğün zaman ne yapardın.” (“Her şeyin bir tini vardır.”) Ağacın dallarını insanın kollarıyla karşılaştırmak işe yarayabilir. Belli ki oymaktaki insanların kendine özgü mimiklerini kendi benzetmelerimizi temel alarak yorumlamak zorundayız.) Kim bilir bu bizi bildiğimiz estetikten [ve etikten –T] ne denli uzaklara savurur. Demek ki belli sözcüklerden değil, ancak belli olaylardan, belli etkinliklerden başlayabiliriz.

7. Dilimizin özüne ilişkin ıralayıcı bir nokta, bu gibi koşullarda kullanılan “hoş”, “sevimli”, vb. çok sayıda sözcüğün sıfat olmasıdır. Ancak açık olduğu üzere bunun zorunlu olması için bir neden yoktur. Biraz önce gördüğünüz gibi, bunlar başta ünlem olarak kullanıldılar. “Bu sevimli” demek yerine yalnızca “Ooo!” deyip gülümseseydim ya da yalnızca göbeğimi sıvazlasaydım acaba değişen bir şey olur muydu? Bu yalınkat (“ilkel”) diller dolaşımda olduğu sürece, bu sözcüklerin ne hakkında olduklarına, gerçek öznelerinin [“güzel” ya da “iyi” diye adlandırılanın –R.] ne olduğuna ilişkin soru(n)lar kesinlikle gündeme gelmez.

8. Gerçek yaşamda, estetik yargılar bildirildiğinde “güzel”, “hoş”, vb. estetik sıfatlarının öyle önemli bir rol oynamamaları dikkate değerdir. Estetik sıfatları müzik eleştirisinde kullanılabilirler mi? “Şu geçişe bak” ya da [Rhees] “Burada geçiş düzgün değil” dersiniz. Ya da bir şiir eleştirisinde, [Taylor]: “İmgeleri kullanışı kusursuz” dersiniz. Kullandığınız sözcükler “güzel” ve “sevimli” sözcüklerinden çok, “doğru” ya da “uygun” sözcüklerine (gündelik konuşmada kullanıldıkları biçimleriyle) daha yakındır.

9. “Sevimli” türünden sözcükler başta ünlem olarak, daha sonraysa tek tük durumlar için kullanılırlar. Bir müzik parçasının sevimli olduğunu söyleyebiliriz, bu onu övmek değil ona bir özellik yüklemektir. (Kendilerini doğru dürüst dile getiremeyen pek çok insan doğal olarak bu sözcüğü sıkça kullanır. Onların sözcüğü kullanışlarına bakıldığında sözcüğün bir ünlem olarak kullanıldığı görülecektir.) Şunu sorabilirim o zaman: “En çok hangi ezgi için ‘sevimli’ sözcüğünü kullanmayı isterdim?” Bir ezgiye “sevimli” demek ile “tam gençlere göre” demek arasında bir seçim yapabilirim. Bir müzik parçasını “İlkbahar Melodisi” ya da “İlkbahar Senfo-nisi” diye adlandırmak ahmaklıktan başka bir şey değildir. Gelgelelim “bahara yaraşır” ya da “bahara özgü” demek de “alımlı” ya da “gösterişli” demekten hiç de daha az saçma olmazdı.

10. Karakalem çalışan iyi bir ressam olsaydım, dört kalem darbesiyle sayısız anlatım kurabilirdim.

“Alımlı” ya da “gösterişli” türünden sözcükler yüz ile anlatılabilir. Bunu yaparken, betimlemelerimiz sıfatlarla anlatılanlardan çok daha esnek, sayıca da çok daha çeşitli ola-caklardır. Schubert’in bir parçasına melankolik (karaduygulu) dersem, bu ona bir yüz yüklemeye benzer (amacım burada oturup onayışımı ya da onamayışımı anlatmak değil). Bunu yapmak yerine mimikleri ya da [Rhees] dansı da kullanabilirdim. Gerçekten de ne zaman kendimizi eksiksiz dile getirmek istesek, ister istemez bir mimiği ya da bir yüz ifadesini kullanırız.

11. [Rhees: “Doğru yol bu” derken hangi kuralı kullanıma sokuyor ya da hangi kurala başvuruyoruz? Bir müzik öğretmeni bir parçanın şöyle çalınması gerektiğini söyleyip öyle de çaldığında, öğretmenin burada uyguladığı nedir?]

12. Sözgelimi şu soruyu alın: “Şiir nasıl okunmalıdır?” “Bir şiiri okumanın uygun yolu nedir?” Uyaksız bir şiir okuyorsanız, bu şiiri okumanın doğru yolu onu yerinde vurgular yaparak okumaktır –kuşkusuz bir yandan şiirin ritmine nasıl bir vurguda bulunmanız gerektiğini tartarken, bir yandan da o ritmi ne ölçüde gizlemeniz gerektiğini tartarsınız. Birisi çıkar da onun şu biçimde okunması gerektiğini söyleyip size o biçimde de okursa, ona “Aa evet. Şimdi anlamlı buluyorum” dersiniz. Ölçüsü açık, açık olduğu kadar da berrak olduğundan bir çırpıda gözden geçirilerek okunması gereken şiirler vardır. Yine ölçüsü bütünüyle ardalanda kalan kimi başka şiirler de vardır. Sözgelimi 18. yüzyıl ozanı Klopstock ile bir deneyimim olmuştu. Gördüm ki, onu okumanın yolu ölçüsüne olağanın dışında bir vurguda bulunmaktan geçiyordu. Klopstock, şiirlerinin önüne ?--? (vb.) simgeler koymuştu. Şiirlerini bu yeni yolla okuduğumda kendime: “Hıımm şimdi bunu niye yaptığını anlıyorum” demiştim. Ne olmuştu? Bu tür bir zımbırtıyı okurken önceleri az çok canım sıkılmıştı, ama o özel yolla okuduğumda keskin bir biçimde gülümseyip kendime: “Bu müthiş” falan demiştim. Aslında hiçbir şey söyleyememiştim ki... Altı üstü bütün yaptığım, şiiri yeniden yeniden okumuş olmamdı. Bu şiirleri okurken onama mimikleri diye adlandırılabilecek birtakım mimikler yapmış, birtakım yüz ifadeleri takınmıştım. Ancak önemli olan şiirleri bütünüyle bambaşka, çok ama çok daha yoğun bir gözle okuyup çevremdekilere de şöyle demiş olmamdı: “Bakın! Alın size nasıl okunmaları gerektiği.” Sorarım size estetik sıfatları öyle önemli bir rol oynadılar mı burada?

13. Takım elbisenin iyisinden anlayan bir kişi terzide takım elbiseyi giyip denerken ne der? “Doğru uzunluk bu”, “Bu çok kısa”, “Bu çok dar”... Terzideki kişi ceket kendine yakıştığında zevkten dört köşe olsa da doğrusu burada onama sözcükleri hiçbir rol oynamazlar. “Bu çok kısa” demek yerine “Bak!”, “Tamam” yerine de “Olduğu gibi kalsın” diyebilirim. İşini bilen iyi bir terzi bu türden hiçbir sözcüğü kullanmayıp yalnızca gerekli yeri işaretler, sonra da gereken değişikliği yapar. Bir takım elbiseye ilişkin onayışımı nasıl gösteririm? Kuşkusuz onu sık sık giyerek, üstümdeki görünüşünün tadını çıkararak, vb.

14. (Size bir resimde bulunan bir cisim üzerindeki ışık ile gölgeyi verirsem, böylelikle size o cismin biçimini de vermiş olurum. Ama size resimdeki ışıklı bölümü verirsem, cismin biçiminin ne olduğunu bilemezsiniz.)

15. “Uygun” sözcüğünün kullanıldığı yerlerde ilişkiye geçtiğiniz çeşitli durumlar vardır. İlk başta kuralları öğrenme durumu gelir. Terzi bir ceketin ne uzunlukta olacağını, ceket kolunun ne genişlikte olması gerektiğini, vb.’ni öğrenir. Kuralları alıştırma yaparak öğrenir, tıpkı müzikte uyumu ve karşısürümü alıştırma yaparak öğrendiğiniz gibi. Diyelim ki terzilik okuluna gidip ilkin bütün kuralları öğrendim ve iyiden iyiye iki tür tutum edindim. Lewy “Bu çok kısa” diyor. Ben de “Hayır. Doğru. Kurallara uygun” diyorum. Kurallar için güçlü bir duygu geliştiriyorum. Kuralları yorumluyorum. Diyorum ki: “Hayır. Doğru değil. Kurallara uygun değil.” Burada belli ki kurallara uygun olup olmadığına bakarak o şeye ilişkin estetik bir yargıda bulunuyorumdur. Öte yandan, kuralları öğrenmemiş olsaydım, estetik yargıda da bulunamayacaktım. Kuralları öğrendikçe daha incelikli yargılarda bulunmayı da öğrenirsiniz. Kuralları öğrenmek gerçekten de yargınızı değiştirir. (Uyumun ne menem bir şey olduğunu öğrenmemiş de olsanız, iyi bir kulağınız olmasa da, akortların düzeninde oluşabilecek herhangi bir uyumsuzluğu yine de sezebilirsiniz.)

16. Ceket ölçüsünde alttan alta verili bulunan kuralları, belli insanların isteklerinin anlatımı olarak göz önünde bulundurabilirsiniz. İnsanlar ceket ölçülerinin nasıl olması gerektiği konusunda ayrılık gösterirler: kimileri geniş ya da dar olmasına aldırış etmezken kimileriyse ince eleyip sık dokurlar. Diyebilirsiniz ki uyumun kuralları, insanların izlemek istedikleri akortların yönünü, yani bu kurallarda billurlaşan dileklerini (“dilekler” sözcüğü burada bir hayli belirsizdir) dile getirmekteydi. Bütün büyük besteciler bu kurallara uyarak yazdılar ([Karşı çıkışa yanıt:] Hemen her bestecinin bu kuralları değiştirdiğini söyleyebilirsiniz, ancak değişiklik çok küçüktü; bütün kurallar baştan aşağı değiştirilmemişti. Müzik hâlâ güzel idiyse bu eski kuralların sayıca çok olmasındandır –bu konuyu buraya getirmek çok da gerekli değil).
17. Sanat deyince yargısı gelişmiş bir kişi söz konusudur. (Yargısı olan kişi, belli şeylere “Müthiş!” diyen kişi demek değildir.) Estetik yargıları üstüne konuşuyorsak, binlerce şey arasında Sanat diye bir şey üstüne konuştuğumuzu düşünürüz. Bir şey üstüne estetik bir yargıda bulunduğumuzda, yalnızca ağzımız açık kalıp “Ooo! Ne müthiş!” demez, üstüne konuştuğu şeyi bilen kişiyi üstüne konuştuğu şeyi bilmeyen kişiden ayırt ederiz. İngiliz şiirini beğenmek için önce İngilizce bilmek gerekir. Sözgelimi İngilizce bilmeyen bir Rus’un güzel diye kabul edilen bir soneden çok etkilendiğini varsayalım. Böylesi bir durumda o kişinin sonede ne dönüp bittiğini hiç mi hiç bilmediğini söyleriz. Aynı biçimde, ölçü bilmeyen buna karşın şiirden çok etkilenen kişi için de söz konusu şiirin içinde ne döndüğünü bilmediğini söyleriz. Müzikte bu sıkça dile getirilmiştir. Sözgelimi, iyi olarak kabul görmüş şeyi beğenip seven, ama en yalın nağmeleri dahi anımsayamayan ya da yükselen alçak perdeden sesin müziğe ne zaman girdiğini kestiremeyen bir kişiyi varsayalım. Müziğin içinde ne olup bittiğini bilmediğini söyleriz bu kişi için. “Bu adamın müzik kulağı var” sözünü, bir müzik parçası çalındığında “Enfes!” demekle yetinen bir adam için kullanmayız, nasıl ki müzik çalındığında kuyruğunu bir o yana bir bu yana sallayan köpeğe müzik kulağı var diyemiyorsak.

18. Şu an üstüne konuşmamız gereken sözcük “değeri bilinmiş” sözcüğüdür. Değerini bilmek, içinde ne barındırır?

19. Bir adam terziye gidip yığınla elbiselik kumaşı gözden geçirip şöyle derse: “Hayır. Bu biraz koyuca. Bu fazla alacalı bulacalı” vb., o kişi için kumaştan anlıyor, kumaşın değerini biliyor deriz. Onun bir “değerbilir” olması kullandığı ünlemler ile gösterilemez, gösterilse gösterilse yeğlediği seçme, eleme, vb. yordamıyla gösterilebilir. Benzer biçimde müzikte: “Bu parça uyum içerisinde çalınıyor mu? Hayır. Alçak perdeden ses yeterince yüksek değil. Burada aradığım başka bir şey...” Değer bilme dediğimiz işte tam da budur.

20. Değer bilmenin neye dayandığını betimlemek yalnızca güç olmakla kalmayıp bütünüyle olanaksızdır da. Değer bilmenin neye dayandığını betimlemek için bütün bir çevreyi betimlemek durumundayız.

21. Elbiselere ilişkin pek çok şey bilen biri terziye gittiğinde neler olup bittiğini tam anlamıyla biliyorum, ayrıca elbiselere ilişkin hiçbir şey bilmeyen biri gittiğinde neler olup bittiğini de biliyorum –ne dediğini, nasıl davrandığını, vb. Burada sayısız farklı değer biliş durumu söz konusudur. Kuşkusuz benim bildiğim, başka birinin bilebilecekleri yanında hiçbir şeydir. Değer bilmenin ne olduğunu söylemek için sözgelimi el sanatları gibi koskocaman bir siğili, böylesi özel bir sayrılığı açıklamak zorundayım. Aynı zamanda fotoğrafçılarımızın bugünlerde ne yaptığını da açıklamak zorundayım. Tıpkı arkadaşınızın adam gibi bir resmini çekmenin ya da onu tam anlamıyla anlamanın, bu iş için 1.000 sterlin ödeseniz dahi, niçin olanaksız olduğunu açıklamak zorunda olmam gibi.

22. Çekilen fotoğraflar aracılığıyla, sözgelimi geçen yüzyıl ile ondan bir önceki yüzyılın Alman müziği gibi çok yüksek diyebileceğiniz bir kültürü ve bu kültür değerden düştüğünde olan biteni anlayabilirsiniz. Öykünmeler elde ederken ya da binlerce insan en ince ayrıntılarla ilgilenirken mima-ride olan biteni de anlayabilirsiniz. Yine bir yemek odası masası az çok gelişigüzel seçilirken olan biteni ya da kimsenin masanın nereden geldiğini bilmediği durumda olan biteni de kavrayabilirsiniz.

23. Uygunluk üstüne konuştuk. İşini bilen iyi bir terzi “Fazla uzun”, “Olmuş” türünden sözcükler dışında hiçbir sözcük kullanmayacaktır. Bir Beethoven Senfonisi üstüne konuşurken, uygunluktan sözetmeyiz. Bütünüyle başka şeyler girer işin içine. Hiç kimse sanattaki görkemli şeylerin değerinin bilinmesi üstüne konuşmayacaktır. Mimarideki belli biçemlere belli türden bir kapı tasarımının daha uygun düştüğünü düşündüğünüzde, işte bu o şeyin değerini bildiğinizi gösterir. Gelgelelim gotik bir katedral söz konusu olduğunda yaptığımız ondaki uygunluğu görmek değildir –katedral bizim üzerimizde bambaşka bir rol oynar. Burada oynanan bütün oyun başkadır. Bu en az, bir insana ilişkin yargıda bulunurken “O iyi davranır” demekle “Bende olumlu bir izlenim bıraktı” demek kadar başkadır.

24. “Uygunca”, “büyüleyici”, “güzelce”, vb. büsbütün başka bir rol oynarlar. Karşılaştırın: Başdöndürücü insan Buffon’ un yazıdaki biçem üstüne o ünlü konuşması, gücünü benim ancak belli belirsiz anlayabildiğim ama onun hiç de belirsizlik içinde söylemediği pek çok ayrımdan –“gözalıcı”, “büyüleyici”, “çekici” gibi bütün ince ayrıntılardan– almaktadır.

25. Estetik yargı anlatımları dediğimiz sözcükler, bir dönemin kültürü diye adlandırdığımız şey üzerinde karmaşık ama çok belirgin bir rol oynarlar. Bu sözcüklerin nasıl kullanıldıklarını ya da kültürel beğeniyle neyi anlatmak istediğinizi betimlemek için, o kültürü betimlemeniz gerekir. Bugün bizim burada kültürel beğeni dediğimiz belki de Ortaçağda yoktu. Başka başka çağlarda başka başka oyunlar oynanır.

26. Bir dil oyununda içerilen bütün bir kültürdür. Müzik beğenisini betimlerken çocukların konser verip vermediğini, kadınların konser verip vermediğini, yoksa yalnızca erkeklerin mi konser verdiğini ve buna benzer daha pek çok şeyi betimlemek zorundasınızdır. Viyana’daki soylu çevrelerde in-sanların [şöyle şöyle] bir beğenisi vardı, sonra bu beğeni kentsoylu çevrelere taşındı, kadınlar da korolara katılmaya başladılar, vb. Bu müzikteki geleneğe bir örnektir.

27. [Rhees: Zenci Sanatı’nın bir geleneği var mıdır? Bir Avrupalı, Zenci Sanatı’nın değerini bilebilir mi?]

28. Zenci Sanatı’ndaki gelenek nasıl bir şeydir? Kadınların yöresel kıyafetler giymeleri mi? Ya da buna benzer bir şey mi? Bilmiyorum. Frank Dobson’ın Zenci Sanatı’nın değerini bilmesi ile eğitimli bir zencinin değer bilmesinin nasıl karşılaştırılacağını bilmiyorum. Dobson’ın Zenci Sanatı’nın değerini bildiğini söyleyecek olsanız bile, yine de ben bunun ne anlama geldiğini bilemem. Odasını Zenci Sanatı’nın ürünleriyle doldurmuş olabilir. Acaba yalnızca şunu söylemekle mi yetinir: “Ahaa!”? Yoksa en iyi zenci müzisyenlerin yaptıklarını mı yapar? Zencilerin yapıtlarına ilişkin şu ya da bu noktalarda onlarla uylaşır mı yoksa uylaşmaz mı? İşte buna değer bilme diyebilirsiniz. Eğitimli zencininkinden büsbütün başkadır bu. Eğitimli bir zencinin de odasında Zenci Sanatı ürünleri olsa da, zenci ile Frank Dobson’ın değer bilmeleri bütünüyle başkadır. Bunlarla başka başka şeyler yaparsınız. Diyelim ki zenciler kendi giyinme yordamlarına göre giyinirler, burada güzel bir zenci ceketinin değerini bil-diğimi söylerim –bu benim de bir tane dikili zenci ceketim olduğu anlamına gelir mi, yoksa (terzideykenki gibi) “Hayır... bu gereğinden uzun olmuş” mu derdim, yoksa yalnızca şu dediğim anlama mı gelirdi: “Ne kadar da büyüleyici!”?

29. Diyelim ki Lewy’de resimde kültürel beğeni denilen şey var. On beşinci yüzyılda kültürel beğeni denilen şeyden büsbütün başka bir şeydir bu. Bambaşka bir oyun oynanmaktadır burada. Lewy, bu beğeni denen şeyle on beşinci yüzyılda yaşayan adamın yaptığından bütünüyle başka bir şey yapmaktadır.

30. Hali vakti yerinde, iyi okullara giden, dilediği zaman yolculuk edebilen, Louvre’u görebilen, düzinelerce ressama ilişkin pek çok şey bilip onlar hakkında saatlerce konuşabilen pek çok insan var. Bir de yaşamında ancak birkaç resim görmüş olmasına karşın, üzerinde derin etkiler bırakmış bu bir ya da birkaç resmi uzun uzun seyretmiş bir başka insan tipi var. Başka bir insan tipiyse bu konuda alabildiğine geniş ama ne derin ne de engin. Daha başka bir insan tipiyse aynı konuda son derece sığ, belli bir şeye yoğunlaşıp koşullanmış. Acaba bunlar ayrı ayrı değer bilme türleri midir? Belki de hepsine birden topluca “değer bilme” denebilir.

31. II. Edward’ın taç giyme töreninde giydiği özel kaftan ile gündelik bir elbise üstüne bütünüyle başka başka terimler yoluyla konuşursunuz. O dönemde yaşayanlar taç giyme töreninde giyilen özel kaftana ilişkin ne yaparlar, ne söylerlerdi? Acaba taç giyme töreninde giyilen özel kaftan bir terzi eliyle mi dikilmiştir? Kim bilir belki de II. Edward’ın giyene dek hiç görmediği bu kaftan, kendi gelenekleri bulunan İtalyan sanatçılarca tasarımlanmıştı. “Hangi ölçütler iş başındaydı?” gibi soruların tamamı “Bu özel kaftanı onların eleştirdiği gibi eleştirebilir misiniz?” sorusuyla doğrudan ilintilidir. Büsbütün başka bir biçimde değerini bilirsiniz kaftanın; kaftana ilişkin tutumunuz kaftanın tasarımlandığı zamanda yaşamış kişininkinden bütünüyle başkadır. Yine de, her nasıl oluyorsa o dö-nemde yaşayan bir adamın söylemiş olabileceği “Bu, taç giyme töreni için hoş bir kaftan!” sözü aynı biçimde bugün yaşayan bir adam tarafından da söylenebilecektir.

32. Dikkatinizi ayrımlara yöneltip şunu söylüyorum: “Ayrımların ne denli ayrı olduklarına bak!”, “Ayrı durumlarda ortak olanın ne olduğuna bak”, “Estetik yargılarda ortak olana bak”. Geriye kala kala dayanılmaz bir çekiciliğe konu, uçsuz bucaksız bir karmaşalar ailesi kalmıştır –beğenmenin ifade edilmesi, bir gülümseme ya da bir mimik sözgelimi.

33. [Rhees, Wittgenstein’a kendi değerden düşme “kuramı” bağlamında birtakım sorular sordu.] Bir kuramım olduğunu düşünüyor musun? Gerçekten değerden düşmenin ne olduğunu söylediğimi düşünüyor musun? Bütün yaptığım değerden düşme diye adlandırılan birbirinden ayrı şeyleri betimlemek. Değerden düşmeyi onaylayabilirim –“O hoş müzik kültürünüzde her şey ne kadar da yerli yerinde; bugünlerde uyum denilen şeyi çocukların öğrenmediğini gördükçe mutlu oluyorum.” [Rhees: Söylediğiniz altı üstü “değerden düşme”yi çeşitli biçimlerde kullanmayı yeğlemek demeye gelmiyor mu?] Tamam, peki... istediğin gibi olsun, ama aklıma gelmişken bu ...hayır, bunun bir önemi yok. Değerden düşme örneğim bildiğim, belki de kendisinden pek hoşlanmadığım bir şeyin örneği ...bilmiyorum. Galiba “değerden düşme” kendisine ilişkin çok az şey bilebildiğim bir şey için kullanılmaktadır.

34. Giysilerimiz bir bakıma 18. yüzyıldaki giysilerden daha sade; bisiklete binmek, yürümek, vb. kimi zorlu etkinliklere çok daha uygun giysiler. Bir an, aynı değişimin ayırdına mimaride, berberlikte, vb.’nde vardığımızı düşünün. Bir an yaşam biçeminin değerinin düşmesine ilişkin konuştuğumu düşünün. Birisi çıkar da “Değerinin düşmesiyle ne demek istiyorsun?” diye sorarsa, bunu betimler, örnekler veririm. “Değerden düşme”yi, bir yandan özel bir gelişme türünü betimlemek, öbür yandan bunu onaylamadığınızı göstermek için kullanırsınız. Ben sevdiğim şeylere, sizse sevmediğiniz şeylere bağlayabilirsiniz “değerden düşme”yi. Ne var ki bu sözcük elde herhangi etkili bir öğe olmadan da kullanılabilir; sözcüğü olmuş belli bir şeyi betimlemek için kullanırsınız. Bu daha çok, zorunlu olmasa da içinde küçültücü bir öğe olması pekâlâ olanaklı olan teknik bir terimi kullanmaya benzer. Ben değerden düşme üstüne konuşurken siz karşı çıkarak: “Ama bu zaten çok iyiydi” diyebilirsiniz. Ben de size derim ki: “Peki, tamam ama ben bundan (iyi olmaktan) söz etmiyorum. Değerden düşmeyi sadece belli bir gelişmeyi (oluşu) betimlemek için kullandım.”

35. Estetik sözcüklerini açıklığa kavuşturmak için, yaşam biçimlerini betimlemeniz gerekir. “Bu güzel” türünden estetik yargılar üstüne konuşmak zorunda olduğumuzu düşünürüz; ama ne zaman ki estetik yargılar üstüne konuşmak durumunda kalsak kesinlikle bu tür sözcükleri kullanmadığımızı görürüz, bunun yerine karmaşık bir etkinliğe eşlik eden, bir mimik gibi kullanılan bir sözcük buluruz.

36. [Lewy: Evsahibem bir resmin hoş olduğunu söylerse, ben de buna karşılık resmin berbat olduğunu söylersem, birbirimizle çelişmiş olmayız.]Bir anlamda [ve belli örneklerde –R] birbirinizle çelişirsiniz. Evsahibesi resmin tozunu büyük bir özenle alır, resmi sık sık seyrederken, siz resmi ateşe atmak istersiniz. Olsa olsa felsefede verilebilecek en ahmakça örneklerden biri olurdu bu; sanki “Bu çok berbat”, “Bu çok hoş” türünden şeyler şimdiye dek verilmiş biricik yargılarmış gibi. Bu durum, başka başka şeylerin bulunduğu koskoca bir alandan yalnızca tek bir örnektir –özel bir durum. Diyelim ki evsahibesi “Bu çok berbat” derken, siz de “Bu çok hoş” diyorsunuz –topu topu işte olan biten bu, neyse o.

çeviren: Abdülbaki Güçlü

Menu