Felsefe (Genel)

- Dost yok değil mi Hocam?
- “Dost yok değil mi dostum” deseydin Aristoteles’ten Derrida’ya değin süren bir felsefe tartışmasına sokardın beni. Girmeyeceğim bu konuya. Yalnızca felsefe konuşabildiğim dostlarıma içim ısınmadı hiç. “Kitap gibi” konuşurlar. İçlerinde, kırk kilit vurulmuş kapılarla dolaşırlar.

Hani içleri “kitap gibi” olsa neyse. Okudukça açabilirsin belki kapıları. Bunların kilitleridir kitaplar. Okudukça kilitlenirler. Neden? Hangi hırsızlardan kaçırırlar içlerini? Kimlerden korkarlar?

- Özür dilerim hocam, “kitabî”lerle neden uğraşıyorsunuz?Tanıdığım kadarıyla Siz de en yoğunundan bir “kitabî” değil misiniz? Siz de inanılmaz bir “yansıtma” mekanizması çalışıyor. Kendinizde gördüğünüz eksik ve özürleri hep öbür insanlarda arayıp duruyorsunuz. Sanki sizin binbir kapılı kilitleriniz yok! Bundan dolayı da, bence sizin hiç dostunuz yok! Sevenleriniz olabilir ama dostunuz yok! İzin vermiyorsunuz çünkü.

- Doğru yahu! Girilmez işaretini koymuşum bir kez ruhumun kapılarına. Belki farkım şu: Bunu tartışabiliyorum.
- Tartışıyor gibi yapıyorsunuz. İçtenmişsiniz gibi görünüyorsunuz. Ruhunuzdaki sıcaklığı yaşıyormuşsunuz gibi. Yayamadığınız için, içinizin ısısı dünyanızı cehenneme çevirmiş! Bunu siz anlatmıştınız. Yazmışsınızdır da! Korkmazsınız çünkü! Ben “hıyarım” diye dolaşır durursunuz. Kimse size “hıyar” demesin diye. Biraz da, özür dilerim, bunun için hıyarsınız.

- Bu sözleri, bu biçimiyle olmasa da, söylemiştim sana, daha önce.
- Söyleyerek kaçamazsınız! Ben çirkinim diyerek güzelleşemezsiniz!
- Başlayabilirim belki, ne dersin? Bak, karşıma çıkan insanların çoğu ne yapıyor biliyor musun? Çirkinliklerini “politize” ediyorlar, “medikalize” ediyorlar. “Rasyonalize” ediyorlar.
- Siz de, hadi sizin tuhaf Türkçe’nizle söyleyeyim, “filozofize” etmeye çabalıyorsunuz. Kimi kandırmayı düşünüyorsunuz?
- Kimseyi, önce siyasallaştıranlardan başlayalım. Politikacı, gazeteci nice insan gördüm: “Ne olacak bu dünyanın hâli?” diye sorarlar. Siyasal savaşım içindeki insanları suçlarlar. Siyasal, toplumsal, ekonomik çözümlemeler yaparlar. Kendileri bu dünyada “özne” değilmiş gibi yaşarlar: Doğrusu, kendi özne oluşlarını “toplum” düzeyinde, toplumlar arası düzeyde yaşamaya çabalarlar. Elbette insanın siyasal, toplumsal, ekonomik boyutları var. Yaşamını büyük ölçüde belirliyor bunlar. İnsanın meydan olan yüzü bu. Açık olan, kamusal yüzü, Almanların deyimiyle bir “öffenlichkeit” olan yüzü. Ama insanın tek yüzü yok ki!
- Hah, işte, kendiniz ele verdiniz! İnsanı dış-iç deyip parçalıyorsunuz! Böylece kendi sıkıntılarınıza bir yanıt bulmaya çabalıyorsunuz! Daha doğrusu, bir kaçış arıyorsunuz! Kimisi kendini siyasal alanda görür, kimisi sıkıntılarını bedenin de, tıpta karşılar. Kimisi toplum içinde. Siz herkesi “iç dünya” dediğiniz ne idüğü belirsiz karanlık bir yere çekmek istiyorsunuz. Çok az kimse gelir oraya hocam. Gelenler de çoğu kez ruhsal sorunları olanlardır! Çağımın insanı sizden çok, ama çok akıllı! Siz onu nedense aptal, bilinçsiz, hasta bir varlık gibi görmek istiyorsunuz.
- Bu da bir yansıtma olacağına göre, demek ki aptal, bilinçsiz, hasta olan benim.
- Estağfurullah hocam! Yalnızca kendinize bir konuşma alanı açmak istiyorsunuz! Gördüğüm kadarıyla, toplumsal, siyasal, ekonomik çözümlemeler yapamadığınız işi “içe” vuruyorsunuz’
- Doğru galiba! Kilitlerimi kötü kırıyorsun delikanlı!
- Siz değil miydiniz, felsefeci “kilit kırandır” diyen!
- Öyle mi demişim? Maymuncukla açsan olmuyor mu?
- Akademik çalışmalarımda onu yapıyorum. Tahammülünüze sığınarak, kapılarınızı omuzlayarak kırmayı düşünüyorum.
- Peki kır, öyleyse! Kırıp da ne yapacaksın?
- İçinizden geçeceğim hocam!
- Ne demek o?
- Bir yolcu gibi. Dost, içimizden geçen yolcu değil midir? Bir konuşmanızda söylemiştiniz! Geçerken nice kapılardan içeri girecek. Hanlarımızda eğlenecek. Oturacak. Yaşayacak
- Sonunda, bizi geçip gidecek öyle mi?
- Bulursa içimizde bir yer, örneğin bir “kovuk”, bir köşk; yayılır oturur.
- “Yayılmak” ne oluyor?
- Elbette, edebinle. Otururuz birlikte.
- O bizim içimizden geçerken, biz de onun içinden geçmez miyiz? Karşılıklı bir geçiş değil midir dostluk?
- Hocam, şu “karşılıklılık” merakınıza bayılıyorum doğrusu!
- O, geçecek biz de onun geçişine bakıp duracak mıyız?
- Yaralarımızı kurcalarsa, “acıyor, fazla elleme” diyebiliriz. Kimi odalarımıza girmesine izin verir kimilerine izin vermeyiz.
- Tak, tak! “Dostunum! Ruhunun çalıyorum kapısını, buyur et beni” diyeceğiz, o da kapılarını açacak öyle mi?
- Edebimizle geçeceğiz dostun ruhundan. İzler bırakarak! Güller, armağanlar!
- Şimdi, sıra ben de. Senin kapılarını bu sözlerine dayanarak kırayım da gör!
- Kapılarım kurban olsun size hocam!
- Hadi ordan maskara!

Menu