17
Sal, Tem

Felsefe (Genel)

Söylev'de, tek bir kişinin, "bir"in milyonlarca insana hükmetmesi, adlandıramayacak kadar doğaya aykırı bir olgu ve boyun eğenler açısından büyük bir erdemsizlik olarak gösteriliyor. La Boetie, ilk önce, bu durumun insanlığın korkaklığından, alçaklığından kaynaklanıp kaynaklanmadığını belirlemeye çalışır.
Yanıtı olumsuzdur:
İki hatta on kişi, tek bir insandan korkabilir, fakat milyonların sırf korktuklarından dolayı kulluğu köleliği benimsemeleri düşünülemez. Korkaklığın da belli bir sınırı vardır ve böylesine büyük boyutlara ulaşması olanaksızdır. Üstelik, tiranın her türlü kararına ve uygulamasına ses çıkarmadan katlanan insan, savaşmak söz konusu olduğunda canını vermeye varacak kadar büyük bir yüreklilik gösteren insanın ta kendisidir.
Neden, korkaklık olmadığına göre acaba insanların zenginlik elde etme arzusunda bulunabilir mi?
En açık ifadesini Locke'te bulmuş olan tam bir güvence ve rahatlık içinde mal mülk edinme uğruna doğal özgürlükten vazgeçip bir siyasal iktidara bağlanma görüşü, pek de yabana atılacak gibi değil. Fakat La Boetie, bu ekonomik açıklamayı da reddeder: "Sizler gözünüzün önünde, en güzel ve en parlak kazançlarınızın götürülüşüne, tarlalarınızın yağlanmasına, evlerinizin ve eşyalarınızın çalınmasına seyirci kalıyorsunuz. Öyle bir yaşam sürüyorsunuz ki, hiçbir şeyin size ait olduğunu söyleyebilecek durumda değilsiniz" (s. 24). Yalnız halk değil, fakat devlet mekanizmasının çeşitli basamaklarında bulunup siyasal iktidar sahibine hizmet eden kişiler de can ve mal güvenliğinden yoksundurlar.

La Boetie, tiranları için (dolayısıyla kulköle durumlarını sürdürmek için) seve seve canlarını veren insanlara örnek olarak Osmanlı Padişahı'nın "kullarını" gösterir.

Düşünülemeyecek kadar mantık dışı görünen gönüllü kulluk olgusunu var kılan, insan doğasının yozlaşmasıdır ya da daha doğrusu insanın yozlaşarak bir ikinci doğaya sahip olmasıdır. Clastres'a göre La Boetie, modern insanın, bölünmüş toplum insanının antropolojisini kuran ilk kişidir ve üç yüzyıl öncesinden Marx'ınkinden çok Nietzsche'nin yozlaşmayla yabancılaşmaya ilişkin çalışmalarına ışık tutmuş olan düşünürdür. Evet, özgür olma, özgürlüğü sevip kollama doğaldır, ancak özgürlüğün bu niteliği onun sürgit olacağı anlamına gelmez; çünkü "doğal olan ne kadar iyi olursa olsun, eğer onun bakımı yapılmazsa yokolup gider." (s. 32) La Boetie'nin görenekler, alışkanlıklar ya da eğitim diye adlandırdığı kültürel ve ideolojik yapı, insanlar üzerinde büyük bir etkiye sahiptir ve özgürlüğü yadsıyan bir biçim aldığında insanların birinci doğalarını yitirmelerine neden olur.

Bu durumda ortaya çıkan sorun, doğasını yitiren insanın hala insan olma niteliğini koruyup koruyamadığıdır. İlk bakışta, insanın özgür bir varlık olmamayı yeğleyerek insan olmamayı seçtiği sanılabilir. Oysa, burada insanın yeni bir tanımlanmasıyla karşılaşılıyor. Doğasını yitirmiş olmakla birlikte insan, bir bakıma hala özgürdür; çünkü bu kez yozlaşmayı, yabancılaşmayı seçmiştir, seçimi yapan yine kendisidir. Öyle görülüyor ki, "özgürlük öylesine büyük ve öylesine hoş bir iyiliktir ki, bir kez kayboldu mu tüm kötülükler arka arkaya sıralanırlar" (s. 23) diyen La Boetie için yabancılaşma, ilk önce siyasaldır, ekonomik yabancılaşma bunun ardından gelir. Doğasının bozulması sonucunda insanın istenci de anlam değiştirir, özgürlük yerine kulluğu amaçlar. Bunun yanında, kulluk etme alışkanlığı insanda bir çeşit özgürlük biçimi alır.

Böylece insan, iki ayrı (ve karşıt) doğaya sahip olabilen tek yaratık olarak belirir. "Eğitim ve alışkanlıkla kazanılmış her şey doğal olduğuna" (s. 36) göre siyasal iktidar ortaya çıkar çıkmaz birinci insan doğası yerini ikinci insan doğasına bırakır ve yeni insan, yani yozlaşıp yabancılaşmış insan gerçekleşmiş olur. İnsan doğasından yola çıkmış olan Hobbes, yüz yıl sonra buna benzer bir görüşü siyasal kuramını temellendirmede kullanmıştır. Fakat Hobbes, La Boetie'den farklı olarak, ikinci doğanın insana özgü gerçek doğa olduğunu, siyasal bölünmenin rasyonel bir varlık olan insanın özgür iradesinden kaynaklandığını ve Hegel'den önce "gerçek özgürlüğün" ancak siyasal iktidar kurumuna (Leviathan'a) bağımlı olmakla gerçekleşebileceğini lieri sürmüştür. Oysa, Söylev'de kulluk doğası, her ne kadar insan tarafından bir çeşit özgürlük biçiminde algılanmış olsa da, gerçek bir özgür seçimin sonucu değildir; daha önceden belirmiş olan siyasal iktidar, kişileri çeşitli yöntemlerle yozlaşmaya, bir başka deyişle kulluğu arzulayıp seçmeye koşullandırmıştır.

Thomas HOBBES'a göre doğa durumundan toplum durumuna geçilirken insan da değişir, daha doğrusu bu geçişin olabilmesi için ilk önce insan kendi doğasını değiştirir; fakat bu bir yozlaşma değil, tam tersine gerçek insanın ortaya çıkışıdır.

Bununla ilgili olarak sözü bir HOBBES uzmanına bırakalım:
"Doğru önermelerle desteklenmiş ve sözcüklerin söylem şeklinde birleşmelerinden oluşmuş rasyonel teleolojik hesap, insanın kendi kendisini yaratmasına yarayan aracı oluşturur. Böylece insan, bu teleolojik hesap, konuşma ve geleceği algılamayla hareket ederek toplumsal insanın —yani gerçek insanın— yapıcısı, artisti işlevini yerine getirir." Raymond POLİN, Politique et Philosophie chez Thomas Hobbes, Paris, Vrin, 1977, s. 13.

İktidarın en çıplak görünümü baskıdır, şiddettir. La Boetie'ye göre insanlar arasında dostluk, kardeşlik bağlarını kuran dil, iktidar karşısında bu olguyu adlandıramayacak kadar aciz kalmaktadır. Hükmetme ile iktidara rıza göstererek boyun eğme ilişkilerinin bir adla tanımlanamamalarının nedeni, siyasetin dil (konuşma) olmadan iletişimi sağlamış olmasıdır; bir başka deyişle dil dostluksa, siyaset şiddettir. Fakat siyasal iktidarın tam anlamıyla gerçekleşmesi, hele gönüllü kulluğun oluşması için yalnızca şiddet yeterli olmaz. Kuvvet zoruyla, kılıç zoruyla insanların köle yapılmalarına karşın onların bu kölelik durumlarını benimseyip sevmelerini sağlamak olanaksızdır. Rousseau'nun "en güçlü gücünü hak, boyun eğmeyi de ödev biçimine sokmadıkça hep egemen kalacak kadar güçlü değildir" deyişiyle açıkça belirttiği üzere yönetilenlerin gözünde belli bir meşruluk kazanamayan hiçbir siyasal iktidar, varlığını uzun bir süre sürdürmek başarısını gösteremez. Meşruluk, iktidarı elinde bulunduran kişinin (ya da kişilerin) ne istencine ne de gücüne bağımlı olmadığından dolayı yeri doldurulamaz bir öneme sahiptir. İktidara dışarıdan gelir ve iktidarın daha sağlam temeller üzerine oturmasını sağlar. Onamayı (rıza göstermeyi) yücelten meşruluk, korkudan kaynaklanan davranışları çeşitli ödevlerden doğan yükümlülükler biçimine dönüştürür. Meşruluğu elde eden iktidar ise, kendini çepeçevre saran bir imgeler, inançlar sistemi yaratarak kişilerin iktidar ilişkilerini kendisinin saptadığı yönde algılanmalarına yol açar...Jean Jacques ROUSSEAU, Toplum Sözleşmesi, İstanbul, Adam Y., 1982, s. 17.

Gönüllü kulluğun gizinin burada yattığını belirten La Boetie, Rousseau'dan daha ileri gider. İnsanların köle kalmalarının nedeni korkaklıkları olmadığından başka, onların boyun eğmeyi bir ödev gibi görmeleri de yeterli değildir. İktidarın kendini tam bir güvence altına sokabilmesi için yönetilenlerin boyun eğmeyi bir ödev gibi algılamaları dışında, verilen kararlarla bu kararların uygulanmasını onaylamaları ve iktidardan kaynaklanan her şeyi (dolayısıyla kulköle olmalarını) sevip sürdürmek istemeleri gerekir.

Söylev'de ele alınan siyasal iktidar, yetke (otorite) niteliğine bürünmüş olan iktidardır. Bourricaud'nun tanımıyla "yetke, meşru iktidardır ya da daha açık bir biçimde kaba çıplak bir güç gibi değil, fakat haklı olduğundan ya da hiç olmazsa haklı olabileceğinden dolayı insanların güven duyabildiği bir güç şeklinde algılanan buyurmadır." La Boetie'nin bir aydın olarak her türlü siyasal rejime karşı çıkması, var olan gerçeği, İktidar gerçeğini değiştirmez. Bu bakımdan La Boetie, neyin olup neyin olmaması biçiminde ideal toplum anlayışıyla ilgili spekülasyonlara girmeyip karşısındaki gerçeği anlamaya çalışır ve (açıkça bu kavramları kullanmamış olmakla birlikte) siyasal iktidarın yetkeye dönüşerek kendini, bir başka deyişle özünü, haklı ve meşru göstermeyi başarmış olduğunu vurgular. Zaten böyle olmasaydı, siyasal iktidar yerleşemezdi, gücünü buyurma onama ilişkileriyle pekiştirmeden yalnızca hükmetme boyun eğme ilişkilerine dayanarak varlığını sürdürmesi olanaksız olurdu...Georges BURDEAU, l'Etat, Paris, Seuil, 1970, s. 45.

"İlk köleleri köle yapan kaba güçse, onları kölelikte tutan korkaklıkları olmuştur". J. J. ROUSSEAU, Toplum Sözleşmesi, op. cit., s. 16.

Siyasal iktidar varsa, insanların onu isteyip onadığı için vardır. Bundan dolayı siyasal iktidarın varlığı, prensin, yönetenin değil, halkın istencine (Cvolontarizm'ine) bağlıdır. Mesnard, La Boetie ile Machiavelli'nin görüşlerinin karşıt yönlere doğru gelişmekle birlikte aynı ilkeden kaynaklandıklarını belirtir: "Gerek Machiavelli, gerek La Boetie için yetke ancak uyrukların kabul etmesiyle kurulur. Fakat Erki prens uyruklarının rızasını zorla elde edebileceğini öğretirken, diğeri halka reddetmesinin ne denli güçlü bir şey olduğunu gösterir." Gerçekten La Boetie'ye göre, siyasal iktidarın yıkılması için halkın ayaklanıp mücadeleye girmesi gerekmez bile, onu desteklememesi, bir başka deyişle pasif direnişe geçmesi yeterli olur. Bu bağlamda, La Boeti'yi Fransız Devrimi'ne kadar halkın böylesine karşı konmaz bir güce sahip olduğunu açıklayan tek düşünür olarak yorumlamak mümkün. Ancak Söylev'in bütünü göz önüne alındığında, bu açıklamanın halkın gücünü değil, fakat güçsüzlüğünü vurguladığı görülür. Çünkü siyasal iktidar bir kere kurulup yerleşti mi, halk bu büyük gücünü psikolojik olarak tümüyle yitirir. Bu durumda bulunan halk, artık doğası yozlaşmış, köleliği benimsemiş olan ' halktır. Derinliklerinde yatan bu gücün bilincine varamayacak kadar yozlaşmanın içine düşen halktan La Boetie'nin bir beklentisi yoktur ve ondan tiksinircesine "aşağı halk tabakası" diye söz etmekten de çekinmez.

Bununla birlikte La Boetie, bu insanlara bütünüyle olumsuz bir biçimde yaklaşmaz: "Boyunduruk altında doğup da özgürlüğün gölgesini bile göremeyip köle olmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlayamayan insanların hoş görülmelerinin ya da bağışlanmalarının" (s. 35) gerektiğini belirtirken, gönüllü kulluğun yerleşmesinde iktidarın oynadığı role dikkati çeker. Çünkü insanların, içinde bulundukları durumu doğal karşılayıp benimsemeleri için onlara belli değer ve davranış kalıpları, belli bir dünya görüşü aşılamak gerekir. Bu ideolojik işlevi yerine getiren de siyasal iktidardır. La Boetie, tıpkı Platon gibi, ideolojik koşullandırmanın ancak istenilen kalıba sokulabilecek ikinci kuşak üzerinde etkili olabileceğini de ekler: "...Bundan sonra gelen kuşak, özgürlüğü hiç görmeyip tanımadığından dolayı, pişmanlık duymadan hizmet eder ve ondan öncekilerin zorla yaptıklarını seve seve yerine getirir. Boyunduruk altında doğan insanlar, kulluk, kölelik içinde büyütülüp eğitilirler." (s. 31). Dolayısıyla bu insanlar, siyasal iktidarı yikmaya yönelik herhangi bir eyleme kalkışamazlar. Böyle bir eylemin gerektirdiği özgür düşünceden, özgür iradeden yoksundurlar. Kurulu düzeni sevip benimsemekte ve «sürdürdükleri yaşamın dışında başka yaşam biçimleri olduğunun ya da olabileceğinin bile farkına varamamaktadırlar. Pierre MESNARD, L'Essor de la philosophic politique au XVIe Siecle, Paris, Vrin, 1977, 2. Basım, s' 400. Francois HİNCKER, "Introduction" in CEuvres Politiques de la Boetie, op. cit., s. 29.

Platon ideal devletlerinin modelini oluşturduğu iki yapıtında kurulacak yeni düzenin, kendi deyişiyle "balmumu gibi biçimlendirilebilecek" (Yasalar, VII, 789 e) çocukların ya da ikinci kuşağın benimsemesiyle gerçekleşebileceğini açıklar: "(Filozoflar) devletimizde on yılı dolduranların hepsini kırda yaşamaya gönderecekler, çocukları alıp zamanın ve ana babanın göreneklerinden koruyacaklar. Onları kendi görgülerine, yukarıda anlattığımız kendi ilkelerine göre yetiştirecekler." (Devlet, VII, 541a).

"Bu insanlar hiç bir yasamızı kendi istekleriyle kabul etmezler. Fakat, eğer onların çocuklarının sindire sindire yapılmış ortak bir eğitim sonunda yasalarımızı anlayıp benimseyecekleri kadar beklersek... Şahsen ben, bu dönem atlatıldıktan sonra, bu biçimde yönetilen devletin uzun yıllar süreceğinden en ufak bir kuşku duymuyorum." (Yasalar, VI, 752 c). Platon'un bölümler aktardığımız iki yapıtı şunlardır: Devlet, İstanbul, Remzi K., 1980 ve Les Lois, Paris Librairie Garnier Freres, 1946.

Bu sonucu yaratan ideolojik söylemdir (dolayısıyla ideolojik söylemin aldığı somut biçimlerdir, bunun pratikler bütünüdür). Bu bakımdan, dili yalnızca insanlar arasında dostluk ilişkileri kuran bir bağ olarak ele alan La Boetie'nin madalyonun diğer yüzünü farketmekle birlikte pek iyi kavrayamadığı anlaşılıyor. La Boetie, gönüllü kulluğun hakim ideolojinin «beslediği göreneklerden, geleneklerden, eğitimden kaynaklandığını açıklamasına karşın, ideolojinin dil (konuşma) ile olan bağlantısını kuramaz. Konuşma, hem yakınlaştırıcı, hem parçalayıp bölücü iki karşıt işlevi birden yerine getirir.Yalnız dostluğa değil, şiddete, uranlığa da yol açabilir.

Söylev'e bakıldığında konuşmanın, insanların birbirlerini tanımasını sağlayıp aralarında dostluk ilişkileri oluşturan bir araç biçiminde algılandığı görülüyor: "(Doğa) birbirimizle daha fazla yakınlaşıp kardeşçe geçinmek, düşüncelerimizin ortak ve karşılıklı bildirisiyle istençlerimizin ortaklığını oluşturmak için hepimize birden bu büyük armağanı, ses ve konuşma armağanını vermiştir." (s. 26). Ancak bu ortaklık, bireylerin bir bütün içinde eriyip tek "Bir"in ortaya çıkması anlamına gelmez. La Boetie'ye göre insanlar "bir"lerdir, yani kişilik olarak birbirlerinden farklıdırlar ve özgürlük, bu farklılığın karşılıklı konuşma, karşılıklı söylem düzeyinde sürmesidir. Bir başka deyişle, "özgürlük, konuşmanın karşılıklı oluşunda bulunur; bu durum ise konuşmacıların farklılığını içerir. Demek ki Söylev'in mantığı içinde "özgür toplum", çok sesli olan toplumdur, çok sesliliğin içinde birbirleriyle dostça bağlaşmış ve "istençlerinin ortaklığını" sağlamış olan insanların toplumudur.

Çünkü dana önce de belirttiğimiz gibi, La Boetie bunu açıkça dile getirmiştir: "Doğa'nın tüm olanaklarla, bağlaşmamız ile toplumumuzun bağlarını daha sıkı bağlamaya uğraşmasından ve hepimizi birleştirmekten çok birler yapmayı her durumda göstermesinden dolayı, tüm insanların doğal olarak özgür olduğu üzerine kuşkuya düşmemek gerekir." (s. 27). Bu konuda Mesnard, şöyle bir yargıya varmaktadır: "Doğal olarak farklılaşmış bir yetkeye yol açan organizmacı sosyolojiye doğrudan doğruya karşı olan La Boetie, yalnızca, özerk (autonome) ve kesinlikle bağımsız insanlar arasında oluşan doğal bir toplumsallaşmayı tasarlar." (Op. cit., s. 394).

Madalyonun diğer yüzü ele alındığında, konuşmanın apayrı bir boyutuyla karşılaşılır. Buradaki konuşma, çok sesliliğini yitirip diaylogdan monologa dönüşmüş olmasından dolayı, kardeşliğin dostluğun, dolayısıyla özgürlüğün yadsınması olarak belirir. Siyasal iktidarla birlikte, doğanın insanlığa "bu büyük armağanı" herkesin hakkı olmaktan çıkıp bir ayrıcalığa dönüşür. Clastres'ın deyişiyle "iktidarın her türlü elde edilişi, aynı zamanda bir söz (konuşma) kazancını da beraberinde getirir." Her iktidar, insanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine katkıda bulunan ve insanların kendi durumlarını onun yansıttığı biçimde algılayıp yaşamalarını sağlayan bu araç üzerinde elinden geldiğince bir tekel oluşturma amacını güder. Singer, bu amacın Söylev'de sözü edilen tiranlık tarafından gerçekleştirildiğini belirtir: "Tiranlık, yalnız bir kişinin konuşup diğerlerinin onu dinlediği... ve kitlelerin tiranın söylevini tekrarlamaktan başka bir şey yapmadığı bir durumu temsil eder." Clastres, bu konuda siyasal rejimler arasında bir ayrım gözetmek taraftarı değildir; ona göre, ister prens, ister despot, ister devlet başkanı olsun her iktidar adamı, konuşmaya hükmetmekle kalmayıp meşru konuşmanın tek kaynağını da oluşturur. Böylece tek merkezden yayılan sözler, (artık yitik) dostluk bağlarını değil, fakat toplumun (en azından yönetenleryönetilenler biçimindeki) bölünmüşlüğünü yansıtmaya başlar. Brian SINGER, "The Politics of Obedience: The Discourse of Voluntary Servitude" in Telos, No. 43, Spring 1980, s. 224.

La Boetie'nin tiranlık kavramını genellikle kurumsallaşmış, farklılaşmış siyasal iktidar kavramı yerine kullandığı göz önüne alındığında, Singer'in bu tümceyle klasik anlamdaki tiranlığı mı yoksa tüm siyasal rejimleri mi tanımlamakta olduğu pek iyi anlaşılamamaktadır.

İktidarın kullandığı tek yönlü konuşma, birbirinden farklı çeşitli biçimler alabilir. İlk biçimiyle, tehditler ve korkutmalarla desteklenmiş bir buyurma olup dinleyenlerin itaatini sağlamaya yöneliktir; bu anlamda konuşma, iktidar olgusuna içkin olan şiddetin sözlü olarak dışarıya vurulmasından başka bir şey ifade etmez. Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi, siyasal iktidarın kendini güvence altında sürdürebilmesi, uyruklarının ya da kullarının itaatini zor kullanarak sağlamasına bağlı değildir. Bunun için halkın rızasının, onayının kazanılması gerekir. Yönetilenlerin ikna edilmesinde kullanılan araç yine konuşmadır; ancak bu kez buyurmaya kıyasla büyük bir içerik ve biçim değişimi geçiren konuşma, ideolojik söylem olarak karşımıza çıkar.
Yeni oluşan siyasal iktidarın yaptığı ilk işlerden biri, ideolojisini ortaya koyarak iktidarın doğallığı, meşruluğu ya da gerekliliği üzerinde genel bir kanı yaratmak olur. Daha sonraki ideolojik evre, kurulu düzenin bireylerce benimsenip onaylanmasıdır. La Boetie bu durumu "göreneklerin, bize hizmet etmeyi ve kulluk zehirini yutup acı bulmamayı öğretmeleri" (s. 31) şeklinde dile getirir. Kişi, ideolojik söylemin içerdiği imgeler, düşünceler, anlamlar bütününü özümsemekle kalmayıp bunu kendi düzeyinde yeniden üretmeye de koyulur. Bunun sonucu olarak tek tek bireysel söylemler, iktidarın yaydığı söylemin bir tekrarına dönüşürler ve kişi bir kısır döngü biçimindeki alışkanlıklar çemberi işine oturtulur. Artık böyle bir insandan iktidarın saptadığı davranış ve düşünce kalıplarının dışına çıkmasını beklemek boşunadır; işte La Boetie, kulluklaşan halkın "uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksızdır" (s. 31) derken böyle bir beklentinin ne kadar yersiz olduğuna dikkati çekmektedir. Clastres'in bu konudaki görüşleri için bkz.. La societe contre..., op. cit., s. 133134.

Siyasal iktidarın elinde tuttuğu konuşma için "buyurma ve ideolojik söylem" şeklinde yaptığımız metodolojik ayrım, buyurmanın tümüyle ideolojinin dışında bulunduğu anlamına gelmez. İktidarın buyurma biçiminde beliren konuşması genellikle ideolojik bir yüklem taşımaktadır. Buna karşılık ideolojik söylem de şiddetle yüklü olabilir. Bu konudaki çalışmalarıyla tanınan Fransız sosyologları Bourdieu ile Passeron, yönetilen sınıflara belli düşünce ve davranış kalıplarının aşılanmasının temelinde sınıflar arasındaki güç ilişkilerinin yattığını belirtirler. Buradan hareketle, güç ilişkilerinin göz ardı edilerek kurulu düzenin meşru olarak behimsetilnıesini, ya da bir başka deyişle yönetilenlerin üzerinde ideolojik egemenliğin kurulmasını "simgesel şiddet" (violenco symbolique) kavramıyla adlandırırlar. Daha geniş bilgi için bkz. Pierre BOURDİEU ve JeanClaude PASSERON, La Reproduction, Paris, Minuit, 1970.

Uyru'kların suskunluğundan kaynaklanan bir kabul görme, kurulu düzenin uzun bir yaşama sahip olabilmesi için yeterli değildir. La Boetie, "tiranların, halkı yalnızca boyun eğme ve kulluğa değil, fakat körü körüne bağımlılığa da alıştırmaya uğraştıklarını" (s. 48) yazar. Önemli olan yönetilenlerin içinde bulundukları koşulları, yaşam konumlarını benimsemeleri değil, dahası bunları sevip arzulamalarıdır. Gerçeğin ideolojik anlatımlar süzgecinden geçirilerek algılanması, kişinin kulluğunu, köleliğini bir çeşit özgürlük olarak yaşamasına neden olur. Buna bağımlı olarak siyasal iktidara yönelik derin bir sadakat (bağlılık) belirir  ve siyasal toplumsal kurallarla kurumlar üzerinde aktif bir consensus yaratılmış olunur.

Bu durum, bir bakıma Hobbes'un Leviathan'ı için öngördüğü kanıların denetlenip güdümlenmesi olgusunu andırır. The Elements of Law adlı yapıtında "dünyanın kanılar tarafından yönetildiğini" ileri süren Hobbes, iktidara kişisel kanıları ortadan kaldırmasını ve kendi düşüncesini bütün yurttaşlara tek doğru, tek meşru düşünce olarak kabul ettirmesini salık vermektedir. Kurulu düzen için tehlike oluşturabilecek kanıların doğmasını önlemek, özgür düşüncenin yok edilmesiyle olasıdır. Bu işlemin etkili olabilmesi ise, ideolojik ve kültürel koşullandırmanın başarısına bağlıdır. Kişisel düşünceler resmi ideolojinin bireysel düzende yinelenen çeşitli biçimlerine dönüşünce ve kişiler bu düşünceleri özgür istençlerinin ürünleri olarak algılayınca, halk, yalnız bedensel olarak değil, düşünsel olarak da siyasal iktidarın hükmü altına girmiş demektir. Böylece söylemle dışarıya vurulan bu güdümlenmiş "bireysel düşünceler", kurulu siyasal düzenin gereksinim duyduğu aktif desteklere dönüşürler. La Boetie, kitabının başlarında iktidarın ortadan kaldırılması amacıyla halka "Onu itmenizi ya da dengesini bozmanızı istemiyorum. Fakat yalnızca onu desteklemeyin." (s. 25) şeklinde öğüt verirken siyasal iktidarın ayakta kalmasının halktan aldığı desteklere bağlı olduğunu vurgulamaktadır.

Marcuse, iktidarın çeşitli yollarla yönetilenlere benimsettiği çelişkilerden arındırılmış, eleştirel içeriği bulunmayan, hiç bir şey açıklamayan, doğruyu yanlışı araştırmayıp bunları saptayan, gösteren kararları ileten birleştirilmiş söylemin, tek boyutlu düşüncenin yaratılmasındaki önemini vurgular. Bu söylemin benimsetilmesinde geliştirilmiş kitle iletişim araçlarının oynadığı rol göz önüne alındığında, günümüzdeki siyasal iktidarların düşünceleri biçimlendirip yönlendirmede La Boetie'nin tiranına ya da Hobbes'un Leviathan'ma göre çok büyük kolaylıklara sahip oldukları görülür. Daha geniş bilgi için bkz.: Herbert MARCUOSE, l'homme unidimensiorınel, Paris, Minuit, 1970, s. 119 140.

Bağımlılık ilişkilerinin hakim ideoloji aracılığıyla gözlerden saklanması, bu ilişkilerin daha kolay ve daha sağlam bir biçimde sürdürülmesini sağlar. İnsanların bilinçsizce yaşadıkları bu ilişkiler ağının güçlenip toplumda çeşitli alışkanlıklar yaratması ise, siyasal iktidarın kök salması, bir başka deyişle "kaidesinin" sağlam temeller üzerine oturtulması demektir. Eğer bu yapılmazsa, La Boetie'nin büyük bir heykele benzettiği iktidar "altından kaidesi çekilmişcesine tüm ağırlığıyla düşüp parçalanır." (s. 25). işte bundan dolayı siyasal iktidar, özgürlüğü ortadan kaldırmakla yetinemez: Gerçeği çarpıtıp bağımlılığın özgürlük biçiminde algılanılmasma çalışmak, bunu gerçekleştirmek zorundadır; bunu gerçekleştirebildiği için de vardır. Ancak bu noktada bir yanılgıya saplanmamak gerekir. Karşımızdaki iktidar, La Boetie'nin de belirttiği gibi şu ya da bu siyasal rejimi karşılamaz; o, kuramını en açık bir biçimde Hegel'in yaptığı modern devlettir, uyruklarına kendisine olan bağımlılıklarını özgürlük olarak yaşamalarını aşılayan devlettir. Nasıl ki kölelik kurumunun olması ve Spartacus gibi istisnaların ortaya çıkmaması) İçin kölelerin köleliklerini benimseyip sürdürmeyi istemeleri gerekiyorsa, siyasal iktidarın kurumsallaşması için de yönetilenlerin bağımlılıklarını sevmeleri ve bu durumu kendi katkılarıyla yaşatmaları gerekmektedir.

Her ne kadar La Boetie'nin siyasal iktidar çözümlemesi sosyal sınıfların varlığını dışlamaktaysa da, şimdiye değin gönüllü kulluk olgusunu açıklamaya yönelik olarak ortaya koyduğumuz saptamaları (iktidarın meşruluk kazanması, yetkeye dönüşmesi, ideolojik söylemiyle aktif consessus'ü yaratması vb...) tek bir kavram altında, Gramsci'iiin sınıf iktidarını irdelemede kullandığı "hegemonya" kavramı altında toplamak mümkün. İktidarın sınıfsal boyutuyla ilgilenmeyip La Boetie'yle birlikte sorunun özüne inildiğinde, iktidarın iki ayrı düzeyde, yani hem siyasal toplum hem de sivil toplumda gerçekleştiği ya da gerçekleşmek zorunda olduğu görülür. Gramsci, kurumsallaşmış siyasal iktidarı (devleti) şöyle tanımlar: "Devlet=siyasal toplum+sivil toplum, yani zorlamayla zırhlanmış hegemonya. Tam anlamıyla devlet=diktatorya+hegemonya."

Antonio GRAMSCİ'nin hegemonya kavramıyla ilgili olarak başvurulan yapıtlar şunlardır: Norberto BOBBIO ve Jacques TEXIER, Gramsci ve Sivil Toplum, Ankara, Savaş, 1982, s. 7578 ve diğer bölümler; Hugues PORTELLI, Gramsci ve Tarihsel Blok, Ankara, Savaş, 1982, s. 6796; Christine BUCIGLUCKSMARIN, Gramsci et l'Etat, Paris, Fayard, 1975, s. 114138 ve 205230; MariaAntonietta MACCIOCCHI, Pour Gramsci, Paris, Seuil, 1974, s. 159199; JeanMarc PIOTTE, La pensle politique de Gramsci, Paris, Anthropos, 1970, s. 223 ve sonrası.

Bir toplumdaki yönetenler kesiminin (ki bu ister bir hanedan, ister bir sınıf, ister 'bir parti olarak görülsün) gerçek anlamda iktidar olabilmesi, siyasal aygıtı elde tutmasının dışında kültürel ideolojik yapıya da hakim olmasına bağlıdır. Bu durum, siyasal toplumdaki zorlama, hükmetme işlevine sivil toplumdaki hegemonya işlevinin eklenmesidir.

Yöneten sınıf, genellikle "özel" olarak kabul edilen çeşitli aygıtlar (ki 16. yüzyılda bunların en önemlisi kilisedir) aracılığıyla toplumun kültürel yönetimini elinde tutup hegemonyasını gerçekleştirir. Halk kitleleri üzerinde entellektüel bir denetim kurulur: İdeolojik yönlendirmegüdümleme yoluyla onlara yeni değerler, yeni bir dünya görüşü" (Weltanschauung) benimsetilir, kültür oşılamasıyla da "popüler kültür" ya da halk arasında yaşanan "ikincil ideolojiler" yozlaştırılıp yeniden biçimlendirilir. Böylece kitlelerin, toplumun (yönetenleryönetilenler biçimindeki) bölünmüşlüğünü haklı görmeleri ve kurulu düzeni onaylayıp desteklemeleri sağlanmış olur.

Görüldüğü üzere, hegemonyanın kurulduğu ideolojik düzey, zorlamayı, şiddeti dışlamakta ve onamaya, consensus'e yönelmektedir. İktidarın baskıya, fiziksel şiddete başvurması, genellikle hegemonya işlevinin başarısız olduğu anlamına gelir. Ancak böyle bir durumda bile hakim ideoloji, halkın bu uygulamayı meşru olarak görmesini sağlar. Tıpkı zorla kabul ettirilen kuralların daha sonra, alışkanlıklar yaratarak ideolojiye dönüşmesi gibi, iktidarın olası bir şiddet kullanımını çok önceden doğrulayıp meşru kümasıyla toplumsal Ibir kesimin, hatta halkın tümünün üzerinde uygulanan bir baskı, onaylanıp kabul görür. Dahası çeşitli (maddi ve manevi) biçimler altında beliren bu "meşru" şiddet, halk tarafından özümsenerek yaşamın ayrılmaz fair parçasına dönüşür.

Söylev'deki halk "en güzel ve en parlak kazançlarının götürülüşüne, tarlalarının yağmalanmasına, evlerinin ve eşyaların çalınmasına seyirci kalmaktan" da öte "tiranlar yağmaladıkça, yakıp yıktıkça onlara daha çok şey vermekte ve daha çok hizmet etmektedir." (s. 24). La Boetie'nin 450 yıl önceki bu saptamasının bu geçerliliğini koruduğunu ileri sürmek mümkün . Günümüzde de halkın üzerinde uyguladığı maddi içerikli şiddeti özveri olarak adlandırmayan ve ondan daha çok özveride bulunmasını istemeyen bir iktidardan söz edilebilir mi? Şiddeti çağrıştıran bir ortamda, bombaların gölgesinde yaşamayı bir alışkanlık haline getirmemiş ve benimsediği siyasal rejimin kendisinden istediği özverilere gönülden katlanmayan bir halkın bulunduğu söylenebilir mi? Demek ki halkın ideolojiye dönüşen bu şiddete böylesine koşullanması, hegemonyanın zayıflığını göstermek şöyle dursun, tam tersine onun ne denli sağlam bir biçimde yerleştiğine ilişkin ' kanıtı oluşturur.

Özgürlüğün yok oluşu ile siyasal iktidarın belirmesi arasında bir koşutluk vardır. Bu noktada ise hegemonyanın kurulmasıyla birlikte gönüllü kulluk olgusunun ortaya çıktığı görülmektedir; daha doğrusu iktidarın ideolojik başarısı sonucu yaratılan bu yeni ortam, iktidar açısından hegemonya adını alırken halk düzeyinde gönüllü kulluk olarak belirir. Artık, dünya görüşleri, düşünceleri, davranışları biçimlendirilmiş ve hatta üstlerindeki baskıyı bile onaylatan bir koşullandırılmaya uğramış insanların, "özgürlüğü değil de köleliği kaybetmişcesine, çok içten ve istekli bir biçimde kulluk (hizmet) etmelerini" (s. 31) ya da siyasal iktidarı "yerinde tutmak uğruna canlarını vermelerini" (s. 33) görmek şaşırtıcı olmasa gerek.

Buna en iyi örnek, özgürlük ideolojisinin sürmesine karşın bunun iktidarın hakim ideolojisi tarafından yozlaştırılması ve eğlenceye düşürülmesi, boş şeylerle oyalanmaya yönlendirilmesidir : "Tiyatrolar, oyunlar, eğlenceler, gösteriler, acaip hayvanlar, madalyonlar, tablolar ve diğer uyuşturucular eski halklar için kulluklaşmanın yemi, özgürlüğü yitirmenin bedeli, tiranlığın araçlarıdır." (s. 42) Kendilerini böyle bir yaşama kaptıran ve bundan haz duyan insanlar, siyasal iktidarın işine gelen bir niteliğe bürünürler : "Effemine" (kadınımsı) olurlar, gevşeyip yumuşarlar. La Boetie'nin deyişiyle, artık "alçak ve yumuşak plan yürekleri büyük şeyleri (yani, özgürlüğe kavuşmak uğruna herhangi bir eylemi) yapabilmekten yoksundur." (s. 39). Söz konusu olan bu durum, insanların maddi temelleri yaratılmış yeni bir kültürün içine oturtulmasıdır, bir bakıma hegemonyanın gerçekleşmesidir.

Hegemonya, ilk bakışta salt bir ideolojik olgu gibi görünmesine karşın, iktidarın politikası, yönetimin kararlan ve uygulamaları tarafından da belirlenmektedir. Sözler consensus'ü yaratmada ya da sürdürmede yetersiz kalabilir ve genellikle bu böyledir. Bu durumda bazı olguların, belirli toplumsal edimlerin ideolojik yönlendirmeyi desteklemeleri gerekir. Böylece, ideoloji, söylemsel düzeyin sınırlarını aşıp eylemsel düzeye girer. Ancak bu destekleyici edimlerle pratikler, ideolojik söylemin içerdiği tasarımların, imgelerin, mitosların somutlaştırılmış biçimleri olabilecekleri gibi, bu içerikten tümüyle bağımsız da olabilirler ve böylece hakim ideolojinin güçlenmesine "dışarıdan" katkıda bulunurlar. İktidarın halk kültürünün maddi koşullarını değiştirmesi, kültür aşılama işlemini kolaylaştırarak halk kültürünün daha büyük bir dönüşüm geçirmesine neden olur; buna bağımlı olarak da kitlelerin hakim ideolojiye daha duyarlı kılınması ve toplumdaki hegemonik etkinliğin arttırılması sağlanır.

La Boetie, tiranların uyruklarını alıklaştırmak ve gönüllü kulluğu sürdürmek için pratik alanda kullandıkları yöntemleri, iktidarın kurnazlıkları, hileleri olarak adlandırır. Eğitim ve alışkanlıkla (yani ideolojiyle) özgürlüğü unutan ve kulköleliği benimseyen insanlar, "ağızlarına çalınan iki parmak bal ile" içinde bulundukları duruma gönülden bağlanıp onu kendi arzularıyla sürdürürler. İktidarın başvurduğu yöntemlerden ilki, halkın zevkden dolayı, kişilerin bağımlılıklarını özgürlük biçiminde yaşamalarıdır.

Bu bölümde La Boetie'nin halka karşı çok acımasız bir tutum içinde olduğu görülür: " (Halk) kendini sevene karşı kuşkulu, kendisini aldatana karşı ise saftır. Ağızlarına çalman iki parmak bal ile cezbedüen halklar kadar, ne avcı düdüğünekanıp tuzağa düşen saf bir kuş, ne de yem için oltaya takılan alık bir balık olabileceğini düşünmeyin." (s. 4142).

Kulluğu sevdirmeye yönelik bir başka yöntem, iktidarın "paternalistpopülist" bir görünüm alarak halka belli maddi çıkarlar sağlamasıdır. Poulantzas'a göre consensus, her zaman için maddi bir temele sahiptir. Siyasal iktidar (devlet) yalnızca "baskı ideoloji" ikilisine indirgenemez; faşizm gibi en katı rejimler bile kitlelerle ilgili olarak bir ,dizi olumlu önlemler almak zorundadır. Ancak bu durum, kitlelerin sömürüsünü engellemediği gibi bu sömürünün (göreceli artıdeğer yoluyla) daha da artmasına neden olur. La Boetie de iktidarın "eli açık davranışlarının" ardında yatan gerçeğin bilincindedir ve bunu açıkça belirtir: Yiyecekiçecek dağıtılması, para bağışlanması ya da şölenler düzenlenmesi gibi uygulamalar, tiranların, halkı sömürerek elde ettiklerinin ufak bir bölümünü halka geri vermelerinden başka bir anlam taşımaz. "Özgürlüğüne yeniden kavuşmak amacıyla çorba tasını terketmeyi akıl edemeyen" (s. 42) halk, yalnızca kısa vadedeki çıkarını gözettiğinden dolayı, iktidarın kul köle olmakta ve sömürü mekanizmasının içine iyice gömülmektedir.

İktidar, halk için yeni bir yaşam biçimi ve buna uygun bir ideolojikkültürel yapı oluştururken, yeni "halk kültürü"nün cehaleti yaygmlaştırıcı bir nitelik taşımasına da özen gösterir. Bu amacın gerçekleştirilmesinde ise kendisine bağlı aydınlardan yararlanır. "İktidardaki grup, aydınları yalnızca kitlelerin desteğini kazanmak için değil, dahası kitleleri ideolojik ve moral düzeyde kendi dünya görüşüne uygun şekilde biçimlendirmek için kullanır. Hegemonyanın kazanılmasından ve sürdürülmesinde aydınların oynadığı role dikkati çeken Gramsci, iktidar mücadelesinin ilk önce ideolojik olmasından dolayı, hakim sınıfın yönetilenleri bilinçlendirebilecek bağımsız aydınların ortaya çıkıp sivil toplumda etkili olmalarını önlemeye çalıştığını belirtir. Bu konuda daha çok Sokratesçi Platoncu yaklaşımı izlediği görülen La Boetie'ye göre, "İnsanların kendilerini tanımalarına ve uranlıktan nefret etmelerine yardımcı olacak" (s. 37) bilge kişilerin aydınların, iktidar tarafından sınırlandırılıp denetlenmeleri olgusu, gönüllü kulluğun sürdürülmesine katkıda bulunan önemli etmenlerden birini oluşturmaktadır.

Fakat La Boetie, bu saptamasıyla yetinerek konuyu derinleştirmeye kalkışmaz ve iktidarın ideolojikkültürel alanı yönetip yönlendirme işleminde somut olarak kimlerden yararlandığına ilişkin soruna değinmez. Ancak, her ne kadar Söylev'de açıkça görülmüyorsa da, hakim dinselideolojik söylemle hurafeler yayıp halkı saçma sapan inançlara iten din adamlarının, (Gramsci'nin deyişiyle) "iktidarın organik aydınlan" biçiminde algılanıldığını ileri sürebiliriz. Çünkü La Boetie, ("kilise" sözcüğünü hiçbir zaman kullanmamasına karşın) Machiavelli ya da Hobbes'u andırırcasına siyasal iktidar ile din arasındaki yakın ilişkiyi gözler önüne sermekle kalmaz, dinin bir çeşit toplumsal uyuşturucu işlev gördüğünü de vurgular: "Tiranlar, dini koruyucu olarak ön plana koymayı arzular ve hatta, mümkünse, kötü yaşamlarına destek olması için birkaç tanrısallık örneğinden yararlanırlar" (s. 45).

Gramsci'nin aydınlar sorununa ve kilise adamlarının entellektüel işlevine ilişkin görüşleri için, 54 no.lu dipnotta verdi ğimiz kaynakçanın dışında, özellikle şu kitaplara başvurulabilir: Antonio GRAMSCİ, Aydınlar ve Toplum, İstanbul, Örnek Y., 1983; Antonio GRAMSCİ, Modern Prens, Ankara, Birey ve Toplum Y., 1984; Hugues PORTELLI, Gramsci et la qu estion religieuse, Paris, Anthropos, 1974.

La Boetie, bu noktada eleştirilerini özel bir alana yönlendirip Fransız Monarşisi'ni hedef alır. Dolaylı ve ironik (alaycı) bir dil kullanarak Fransız krallarının tiranlardan aşağı kalır bir yanlan olmadıklarını vurgular: Buradaki siyasal iktidar da dinin yardımına başvurmuş ve kendisini dinsel ve kutsal içerikli imgelerin, simgelerin,tasarımların oluşturduğu bir giz perdesiyle örtmüştür. Ronsard, Du Bellay gibi ozanlar yarattıkları mitoslarla iktidarın çevresine örülmüş olan bu perdeyi daha da kalınlaştırmışlar ve iktidarın laik organik aydınlan olarak halkın bu "gizin etkisiyle hizmet etmeye alışmasına" (s. 44) katkıda bulunmuşlardır. Kraliyet buyruk ve fermanlarında açıkça görülen bir çeşit "çift dil" kullanımı ise, yapılan her türlü baskının halkın iyiliğini gözeten bir uygulama biçiminde anlaşılıp algılanılmasmı sağlamıştır. La Boetie için her siyasal iktidar, bir "iktidar imgesi" yaratmaktadır. Bu yönde kullanılan yöntemler, teknikler, değişiklik gösterebilir; ancak iktidarın özü hiç değişmediğinden dolayı hep aynı sonul amaç güdülmektedir: Uyruklarda saygı ve hayranlık doğurarak kurulu düzenin, yönetenleryönetilenler ilişkilerinin güvence altında sürdürülmesi.

Doğa ERGIL'in belirttiği gibi "ister dinsel olsun, ister laik olsun, ideoloji, kutsal olanla ilgilidir." Bkz.: "İdeoloji Üzerine Düşünceler" in Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, OcakAralık 1983, N. 14, s. 73. Fernand DUMONT "İdeolojik pratiklerin her zaman herhangi bir aşkmlığa (transcendance) başvurduklarını" yazar. Bkz.: Les ideologies, Paris, PUF, 1974, 6. 111.

Söylevin bu bölümünde gönüllü kulluk olgusu, bir inanç sorunu olarak belirmektedir, ideolojik söylemler, pratikler ve çeşitli yöntemler (örneğin, iktidar sahiplerinin Asur kralları ya da Orwell'in big brother'ı gibi kendilerini halka hiç göstermemeleri, ya da günümüz devlet adamlarının gelişmiş kitle iletişim araçları yoluyla sürekli kendilerini gösterip kişilere doğrudan doğruya hitap etmeleri gibi farklı, hatta karşıt yöntemler) iktidar üzerinde olumlu bir inancı ya da daha doğrusu salt bir biçimde iktidar inancını yaratır, besler ve yeniden üretirler. Demek ki iktidarın hegemonik olmasıyla birlikte insanlar, iktidara yalnızca fiziksel olarak değil, duygusal olarak da bağlanırlar ve bunun sonucunda iktidar olgusunun içerdiği kullukkölelik ağının içine kendi istekleriyle saplanıp kalırlar. Ancak, buraya kadar söylediklerimiz gönüllü kulluğu açıklamada yeterli değildir. Bunun gerçekleşmesi için gereken zorunlu bir koşul daha vardır: Bu, La Boetie'nin tanımıyla "hükmetmenin desteğinin ve temelinin" kurulması ya da bir başka deyişle siyasal iktidarın kurumsallaşıp, merkezileşip egemen devlet olarak belirmesidir.

Menu