18
Çrş, Tem

Felsefe (Genel)

Ne Herakleitos’un ne de Sokrates öncesi Yunan düşünürlerinden herhangi birinin hiçbir yapıtı, bütün olarak günümüze ulaşmamış. Uygarlığımızın belki en derin temellerini oluşturan ve var olduklarını, adlarını, içeriklerini bildiğimiz çok sayıda kitaptan bize, az önce de söylediğimiz gibi, yalnızca kırıntılar, kitaptan bize, az önce de söylediğimiz gibi, yalnızca kırıntılar, irini ufaklı parçalar kalmış. Onlar da gerçi kâğıt, papirüs ya da deri üstünde yapmışlar bu zaman yolculuğunu ama aradaki binyılları ancak, yazardan yazara aktarılan, çoğu kez biçim değiştiren, yaralanan alıntılarla aşabilmişler. Demek ki nereden bakarsak bakalım, kırık dökük, eksik, yaralı bir malzeme var elimizde. Bir yapboz oyununun yalnızca birkaç parçası: Herakleitos için, koskocaman, üç bölümlü bir kitaptan geriye kalan yaklaşık otuz parça. En uzunları bir iki tümceden, en kısaları birkaç sözcükten oluşan yüz otuz yedi parça. Gelgelelim bu aktarım biçimi, bir de üstünlük saklıyor kendi içinde. Kalanlar ve aktarılanlar, Herakleitos’un kitabından özellikle yapılmış alıntılar; seçilmiş düşünceler, savlar, özdeyişler. Kimi zaman bir düşünceyi kanıtlamak, kimi zaman bir biçem özelliğini vurgulamak amacıyla seçilip alıntılanmışlar. Kitabın kendisi parçalanıp, yüz otuz rastlantısal kâğıt parçası ulaşsaydı günümüze, aynı şey olmazdı; yıkık bir yapının raslantısal bir biçimde toplanmış taşlarından çok daha anlamlı bir seçki var elimizde.

Herakleitos’un antik çağda epeyce ünlü kitabının, önce Efes’te Artemis tapınağına bırakıldğını, sonra da Krates adında biri tarafından Yunanistan’a (büyük olasılıkla bir kopyasının) getirildiğini söylüyor kaynaklar. İ.Ö. V. yüzyılın ikinci yarısında, Sofistler döneminde kitapların çoğaltılarak satılmaya başlandığını biliyoruz. Sokrates, Savunma’sının bir yerinde Anaxagoras’ın bir yapıtından söz ediyor ve bunun bir drahmiye, pazar yerinden satın alınabileceğini söylüyor. Hem Platon, hem ed Aristoteles, Sokratesöncesi dönem düşünürlerinin yapıtlarını kitaplıklarında bulunduruyorlar, bu yapıtlardan alıntılar yapıp, kimi satırlarını kendi metinlerinde sözcüğü sözcüğüne yineliyorlar. Böylece Platon ve Aristoteles, bu dönem düşüncesinin tanınmasında, ilk ve en önemli kaynakları oluşturuyorlar.

Burada bir parantez açıp, bu kitapların biçimi üstüne de bir iki söz edelim. Bugün artık iyice alıştığımız, sayfalı, ciltli, kapaklı kitap biçimi codex, yaklaşık olarak İ.S. II. yüzyılda ortaya çıkmış bir biçim. Daha önceleriyse kitabın kimi zaman levhalardan ama daha çok bir papirüs, deri ya da parşömen rulodan oluştuğunu biliyoruz. tüm antik çağ yapıtları bu biçimde kitaplaşıyor; üstüne yan yana sayfalar biçiminde yazı yazılmış rulo, bir yandan bir yana sarılarak okunuyor, biçimine uygun kutularda saklanıyor, kitaplık raflarına da böyle giriyor. Çağdaş Batı dillerindeki ciltli kitap karşılığı volume sözcüğü de Latincede rulo anlamı taşıyan volumen’den geliyor. Belki çok önemli olmayan ama antik çağ kitaplarından söz ederken unutulmaması gereken bir ayrıntı bu. Çünkü Mısır’da bulunan bir iki rulo kalıntısı ve İ.Ö. III. yüzyıla tarihlenen Ölü Deniz Yazmaları dışında hiçbir volumen’in günümüze ulaşmadığını yazıyor kaynaklar. Antik çağdan günümüze yalnızca codex biçimine aktarılmış yapıtlar ulaşabilmiş ne yazık ki. Bunların sayısı da çok fazla değil.

Sokrates öncesi felsefe üstüne yayınlanmış en önemli kaynaklardan biri, Aristoteles’in öğrencisi Theophrastos’un öğretmeninin yüreklendirmesiyle yazdığı Fizikçilerin Kanıları adlı yapıtı. Theophrastos’un bu on sekiz ciltlik (on sekiz rulo mu demeliydik) kitabı kaleme alırken Platon’un Akademia’sında ve Aristoteles’in kitaplığında bulunan kitapları rahat rahat okuma, dikkatle inceleme olanağına sahip bulunduğu anlaşılıyor. İlkeler, Tanrı, Evren, Jeofizik, Psikoloji, Fizyoloji gibi bölümler içinde, bu temel sorunları ilk kez çözmeye çalışan Sokratesöncesi düşünürlerin öğretilerini ayrıntılarıyla ele alan Theophrastos, bu çözüm denemelerini Aristo’cu felsefe açısından eleştiriyor (Herakleitos’un yazı biçemiyle ilgili en önemli ipuçlarından birini de, ileride göreceğimiz gibi, bu yapıttan alıyoruz). Ne yazık ki bu yapıtın kendisi de, doğrudan günümüze ulaşamıyor. Ama antik çağdan başlayarak, Avrupa ortaçağına dek uzanan ve eski düşünürlerin kanılarını sistemli bir biçimde ele alıp aktaran ya da eleştiren bir dizi yazar, hep bu kaynaktan alıyorlar malzemelerini. Yunanca doxai (kanı) sözcüğünden türetilen doxograf tanımıyla anılan bu yazarlar, kimi şeyleri bozup karıştırsalar da, hem Theophrastos’un bilgilerini bir biçimde geleceğe aktarıyorlar hem de öyküyü kendi dönemlerine dek genişletiyorlar. Ve çözülmesi son derece zor, karmakarışık bir alıntılar ve alıntıların alıntıları yumağı, ondokuzuncu yüzyıl filologlarının önüne dek geliyor. bu bilmecenin içinden çıkan kişi, Hermann Diels adlı bir Alman filolog. Diels, genç yaşında yayımladığı Doxographi Graeci (Yunan Doxografları) adlı yapıtında, hem Theophrastos’tan önce İ.Ö. 50 yılında kaleme alınmış, yazarı belirsiz bir yapıta, sonra bu yapıttan İ.S. 100 yakınlarında yaşamış Aetius’un Placita’sına (Placita: ilkeler, kanılar), Sahte Plutharkos’un İ.S. 150 yılında yazılmış Placita Philosophorum’una ve Stobaeus’un (İ.S. 5. yy) Eclogae’sine giden ilişkiler zincirini ortaya çıkarıyor, hem de Theophrastos’un yapıtının taşıdığı saygınlığa benzer bir saygınlık taşıyor. Neredeyse hiç kimse, yüzyıl başından bu yana, bu yapıtın bilimsel yetkinliğini tartışmıyor; tüm çeviriler bu yapıttaki metinlere göre yapılıyor, tüm bu yorumlarda yine bu yapıttan yola çıkılıyor. Herakleitos da, benzerleri gibi, bu yapıtın sayfaları arasında bir kez daha diriliyor, gür ve bilmecemsi söylemini yeniden dünyaya duyuruyor. Artemision’un güneşli mermerleri arasında filizlenen bir düşünce serüveni, eksik, kırık dökük, yaralı da olsa, çok uzaklarda, Kuzey’in soğuk, yağmurlu kentlerinde çalışan bir bilim adamının el vermesiyle, yaklaşık iki bin beş yüz yıl sonra yeniden ilk biçimine, kitaba dönüşüyor.

Yunan felsefe serüvenini, çeşitli yönleriyle yapıtlarına aktaran filozofların yaşamlarını konu eden başka yazarlar da var kuşkusuz: Aristoteles’ten başlayarak bir dizi antik çağ ve geç antik çağ yazarının yapıtlarında, Efeslinin izlerini, sözlerini, yaşamıyla ilgili kimi bilgileri bulabiliyoruz. Bu yapıtlar arasında en ilginciyse, Diogenes Laertios adlı bir yazarın, bir olasılığa göre Adana yakınlarındaki Laerte kentinde doğmuş bir Anadolulunun yapıtı.

Diogenes Laertios’a Göre Herakleitos

Herakleitos yaşamı, kişiliği ve yapıtı üstüne en önemli kaynak, Diogenes Laertios’un Ünlü Felsefecilerin Yaşamları, Kuramları ve Sözleri adlı ünlü yapıtı. Antik çağ felsefesi üstüne, İ.S. III. yüzyıl başlarında yazıldığı sanılan bu on kitaplık yapıtın yazarı üstüne ne yazık ki çok az bilgi sahibiyiz. Adı tartışmalı; nereli olduğu, nerede, ne zaman, nasıl bir yaşam sürdüğü kesin olarak bilinmiyor. Kitabı da çok eleştirilmiş bu gizemli yazarın; genel kanı, doğru dürüst bir biçemi olmayan, okuduklarını çogü kez iyi anlamayan, yazma becerisi hayli düşük biri olduğu yolunda. Bir felsefeci ya da tarihçi gibi değil, bir romancı ya da öykü yazarı gibi davrandığı söyleniyor çoğunlukla; yanıltıcı sınıflandırmalar yapıtı, temel bilgi kaynağı niteliğiyle benzersiz, paha biçilmez değerde bir yapıt. “Keşke bir düzine daha Laertios’umuz olsaydı” diyor Montaigne. Alain de, Stoacılar’la ilgilenirken bir dizi sıkıcı yapıta başvurmak zorunda kaldığını söylüyor ve şunları ekliyor: “İşte o zaman öğrendim Diogenes Laertios’un ne sıkıcı ne de kötü kurulmuş bir yapıt olmadığını.”

Gelin daha fazla gevezelik etmeden Diogenes Laertios’un onuncu kitabını açalım ve antik çağda Efesli Herakleitos konusunda bilinenleri, bu tuhaf tarihçinin kimi zaman canlı ve çarpıcı, kimi zaman biraz acemi kaleminden okuyalım:

Herakleitos; Blyson’un ya da başka bir söylentiye göre Herakion’un oğlu. Ephesosluydu ve altmış dokuzuncu olimpiyat dolaylarında kırk yaşındaydı. Yüce duyguları olan, herkesten daha gururlu ve şu yazdığı satırların da gösterdiği gibi çevresini küçümseyen bir adamdı: “Çok bilgi akıllı olmayı öğretmez. Öğretseydi Hesiodos’a, Pythagoras’a, Xenophanes’e, Hekataios’a öğretirdi”. Ona göre bilgeliğin tek bir yolu vardı; o da nesnelerin özünü oluşturan logos’u iyi tanımaktı. Sık sık Homeros’la Arkhilokos’un yarışmalardan atılmaları gerektiğini ve sopa yemeyi hak ettiklerini söylerdi. Şu sözler de onun: “Yangın söndürmekten önemlidir ölçüsüzlüğü söndürmek” ve “Kentin duvarları gib iyasaları korumak içni de savaşmalı ulus”. Arkadaşı Hermodoros’u kentten sürdükleri için Ephesosluları acı bir dille yerdi: “Doğru olur tüm yetişkin Ephesoslular’ın öldürülmesi ve kendi küçük çocuklara bırakmaları, onlar ki Hermodoros’u, aralarındaki en iyiyi kovdular kentten ve şöyle dediler: Kimse en iyi olmasın aramızda ya da gitsin başka yerde, başkaları arasında olsun”. Kent için yasalar yapmasını isteyenleri, aşağılayarak geri çevirdi ve kentin uzun süredir çok kötü yönetsel törelerle yönetildiğini söyledi. Günün birinde Artemis tapınağının yakınlarına çekilmiş, çocuklarla aşık oynuyordu. Çevresini sarmış Efesliler de şaşkınlıkla onu izliyorlardı. “Ne şaşırıyorsunuz reziller!” diye sordu onlara, “Yaptığım iş sizinle devlet yönetmekten daha iyi değil mi!”. Sonunda öylesine insansevmez biri oldu ki, uzaklara çekildi, dağlarda ot ve bitki yiyerek yaşamaya başladı. Bu beslenme sonucunda bedeni su toplayıp şişince, doktorlara danışmak üzere kente indi ve bir bilmeceyle, yağmurlu bir havayı kuraklığa çevirip çeviremeyeceklerini sordu onlara. Doktorlar sorudan bir şey anlamayınca gitti bir ahıra kapandı, bedenini sığır gübresiyle kaplayarak gübrenin sıcaklığında bu suyu kurutmaya ve iyileşmeye çalıştı. Ama bu da bir işe y aramayınca altmış yaşında, bu hastalıktan öldü. Bense şu epigramma’yı yazdım onun üstüne:

“Hep şaşırmışımdır Herakleitos’a, yaşamının
Nasıl Acıya dönüştüğüne ve nasıl öldüğüne sonunda.
Acılı bir hastalık suyla kaplamış bedenini
Işığını söndürüp gölgeyle örtmüş gözlerini.”

Hermippos’a bakılırsa doktorlara, suyun barsaklarımı bastırarak çıkarabilir miyim diye sormuş; onların olumsuz yanıtı üstüne de gitmiş güneşin altına yatmış ve çocuklardan onu gübreyle kaplamalarını istemiş. Bu ilacın verdiği bitkinlikle ertesi gün ölmüş ve kentin meydanına gömülmüş. Kyzikoslu Neanthos ise bu bulandığı gübreyi bedeninden temizleyemeyip meydanda öylece oturup kaldığı ve bu değişim onu tanınmaz duruma soktuğu için de köpeklere yem olduğunu söylüyor.

Daha genç yaşta, şaşırtıcı biriydi. Gençken hiçbir şey bilmediğini söylerdi: Bir yetişkin olduğundaysa her şeyi bildiği savındaydı. Kimsenin öğrencisi olmadı, kendi başına araştırdı ve her şeyi kendi kendine öğrendi. Yine de Sotionus, Xenophanes’in öğrencisi olduğu yolunda bir söylenceyi aktarıyor ve Ariston’a bakılırsa ödemlerinin iyileştiğini ve başka bir hastalıktan öldüğünü söylüyor. Hippobotos da aynı kanıda. Herakleitos’un olduğu söylenen kitap, baştan sona doğadan söz ediyor ama üç bölüme ayrılıyor: evren üstüne, politika üstüne ve tanrıbilim üstüne üç bölüm. Bu kitabı bilerek, anlaşılmaz sözlerle yazmış, yalnızca yetkin insanlar okuyabilsin, halkın ağzına düşüp küçümsenmesin diye de götürüp Artemis sunağına bırakmış, suyu niyetine.

Timon şöyle betimliyor Herakleitos’u:

“Onlardan biri, gür sesli ve kibirli Herakleitos
Bilmecelerle konuşan, atıldı öne...”

Theophrastos, bir tür hüzün etkisi altındaymışçasına bitmemiş ya da çelişik tümceler yazdığını söylüyor. Antisthenes, Kalıtlar’ında ruh soyluluğunun bir kanıtını vurguluyor: yönetimi kardeşine bırakıyor Herakleitos. Kitabı öylesine ünleniyor ki bir dizi yandaş düşüyor ardına; bunlara Herakleitos’çular deniyor.

İşte kaba çizgileriyle kuramları: Ateştir her şeyi yaratan ve her şey ona dönüşür. Her şey yazgısına boyun eğer. Dünyanın tüm uyumunu yaratan devinimdir. Her yerde ruhlar ve cinler vardır. Dünyadaki her şeyden söz ediyor ve güneşin tam göründüğü büyüklükte olduğunu söylüyor. Sonra da şöyle diyor: “Ne kadar yol gitseler ulaşamazlar ruhun sınırlarına”. Kendini beğenme, kutsal hastalık onun için; görmeyse yanıltır insanı. Kimi zaman kitabında öylesine açık, öylesine aydınlık bir biçimde anlatıyor ki söylediklernii, en az işlek kafa bile izleyebilir düşüncesinin çizgisini. Kısa ve öz söyleyişi, düşünce zenginliği, taklit edilir gibi değil.

Şimdi de kuramlarının, kitabın her bir bölümünde nasıl ortaya konduğuna bakalım. Ateş temel bir ögedir ve her şey, ateşin edğişimleriyle oluşur, azalmasıyla ya da yoğunlaşmasıyla. Yine de hiçbir şeyi çok aydınlık biçimde açıklamıyor. Örneğin her şeyin, zıtların karşı karşıya gelmesiyle olup bittiğini ve her şeyi n bir ırmak gibi aktığını söylüyor. Ona göre evren sınırlıdır ve tek bir dünya vardır; ateşten yaratılmıştır ve kimi dönemlerden sonra yeniden ateşe dönecektir, sonsuza dek. Yazgı, bunu böyle istemektedir.

Karşıtlar arasında yaratıyla sonuçlanan bir çekişme vardır, savaş ve kavga deriz buna; öteki, tutuşup yanmayla sonuçlanansa uyum ve barış adını alır. Yukarıya ve aşağıya doğru devinim, dünyayı şöyle yaratır: ateş yoğuşup sıvı durumuna gelir, su yoğuşup toprak olur; aşağı doğru devinim dediği budur. Ters yönde de toprak erir, suya dönüşür ve ondan da geri kalan her şey biçimlenir; çünkü her şeyi deniz suyunun buharlaşmasına bağlar. işte yukarı doğru devinim dediği de budur. Demek ki topraktan ve denizden gelen buharlaşmalar vardır; bunların kimileri aydınlık ve saf, kimileri karanlıktır. Ateş, özünü birincilerden alır, suysa ikincilerden. Havaya gelince, onun doğasını açıklamaz. Buna karşılık bize dönük duran gökkubbede petek benzeri yuvalar olduğunu söyler. Bu yuvalarda aydınlık buharlaşmalar toplanır ve ışık oluştururlar; bunlar yıldızlardır. Güneşin ışığı, en parlak ve en sıcak ışıktır. Öteki yıldızlar, dünyadan daha uzaktadır, bu yüzden parıltıları daha az canlı ve daha az sıcaktır; ay ise saf bir yerde bulunamayacak kadar yakındır dünyaya. Güneş, tersine parlak ve saf bir yerdedir ve bizim ölçümüzde bir uzaklıktadır. Bu yüzden daha sıcak ve daha parlaktır. Yuvalar yukarı dönük olduğunda güneş ve ay tutulmaları meydana gelir. Ayın, her ay içlenen evreleri, yuvasının kendi çevresinde yavaş ve sürekli biçimde dönmesinden doğar. Günler, geceler, aylar, mevsimler, yıllar, yağmurlar, rüzgârlar, vb. değişik buharlaşma biçimlerinden doğarlar. Güneşin çemberinde ışıyan aydınlık bir buharlaşma, gündüzü verir bize. Tersi bir buharlaşmaysa geceyi. Işıktan doğan sıcaklık, yazı verir, karanlıklardan doğan ve biriken nem, kışı getirir. Herakleitos bütün öbür olguları, benzer nedenlerle açıklıyor. Yeryüzünün doğasının ne olduğunu söylemiyor, sözünü ettiği yuvaları da tam olarak açıklamıyor. İşte kuramlar bunlar.

Sokrates’e ve -Ariston'a göre- Euripides’in ona bulduğu kitabını okuduktan sonra söylediklerine gelince, bundan Sokrates’in yaşamını anlatırken söz ettim. Öte yandan Seleukos’un dediğine bakılırsa, Krotana’lı bir dilbilimci, Dalgıç adlı yapıtında, Herakleitos’un kitabını Yunanistan’a ilk kez Krates adında birinin getirdiğini belirtmiş ve kitabın sularına yüzebilmek için dalgıç olmak gerektiğini eklemiş. Kimi zaman Musalar, kimi zaman Doğa Üstüne adlarıyla anılıyor bu kitap; Diodotos, Yaşam Yolculuğu İçin İyi Bir Dümen adını veriyor. Başkaları Töreler Bilimi ya da Şeylerin Düzeninin Açıklanması diyorlar.

Anlatıldığına göre neden hiç konuşmadığını soranlara: “Sizin gevezelik etmenizi engellemek için” yanıtını vermiş. Darius, onunla görüşmek istemiş ve aşağıdaki mektubu yazmış.

Kral Darius, Hystaspesoğlu,

bilge Ephesoslu Herakleitos’u selamlar.

“Anlaşılması ve açıklanması zor bir kitap yazmışsınız. Sözcüğü sözcüğüne ele alınırsa, dünya, evren ve evrende meydana gelen olgular üstüne bir incelemeyi kapsıyor sanki bu kitap ve bu olgular, tanrısal bir devinimle açıklanıyor. Ama kitabın birçok bölümü yarım bırakılmış, öyle ki Yunancayı çok iyi bilen kişiler bile yazdıklarının gerçek ve doğru yorumu konusunda kuşkudalar. Bu nedenle Kral Darius, Hytaspesoğlu, sizi dinlemek ve Yunanca öğretinizden pay almak istiyor. Tez elden gelip sarayımda beni görün. Çünkü Yunanlılar, filozoflara yeterince saygı göstermeme alışkanlığını edinmişler; onların öğrettiği, dikkatle ve gayretle incelenmesi gereken güzel kuramları küçümsüyorlar. Ama benim sarayımda, ilk sırada olacaksınız; karşınızda her gün gayretli bir dikkat, dikkatli bir konuşma arkadaşı bulacaksınız ve özdeyişlerinize yaraşır bir yaşama kavuşacaksınız.”

İşte bu da Herakleitos’un yanıt olarak ona yazıdığı mektup:

“Yeryüzünde yaşayan tüm insanlar, gerçekten ve adaletten alabildiğine uzaklaşıyorlar; o denli aptal ve kötü ruhlar ki, yalnızca açgözlülük ve kendini beğenmişlik çekiyor onları. Ama ben ki kötülük nedir bilmem, her zaman kıskançlığa neden olan şatafattan, gösterişten kaçınırım ve kibirden uzak durmak isterim, gelemem Pers ülkesine; burada hoşuma giden bir iki küçük şeyle yetinmeyi yeğlerim.”

Bir krala karşı bile işte böyle davranıyordu bu adam. Öte yandan Demetrios, Eşadlılar adlı yapıtında aynı küçümser yanıtı, ona büyük değer veren Atinalılar’a da verdiğini ve Ephesoslular tarafından çok hor görülmesine karşılık ülkesinde kalmayı yeğlediğini yazar. Phaleralı Demetrios, Sokrates’in Savunması’nda ondan söz eder. kitabını açıklamaya çok kişi girişmiştir: Anthistenes, Pontoslu Herakleides, Kleanthos, Stoacı Sphaeros, Herakleitosçu sanıyla anılan Pausanias, Nikomedes ve Dionysios. Dilbilgiciler arasında Diodotos’u sayabiliriz; o da kitabı Doğa Üstüne değil de Yönetim Üstüne adıyla anar; çünkü ona göre Herakleitos’un doğa konusunda tüm söyledikleri, yalnızca örnek olsun diye söylenmiştir. Hieranymos, iambos ozanı Skynthos’un Herakleitos’un kitaıb üstüne yazdığı bir taşlamayı aktarır. Üstüne yazılmış çok sayıda epigramma, dilden dile günümüze ulaşmıştır. İşte bunlardan biri:

“Ben Herakleitos’um, ne eza edersiniz bana aptal herifler!
Sizin için uğraşmadım ki, anlayabilenler için di çabam
Bin kişiden yeğdir bir kişi gözümde, kalabalıksa ha var ha yok
Persephone’nin katında bile bunu bilir, bunu söylerim ben.”


Ve işte bir başkası:

“Çabucak elini atma kilidine
Ephesoslu Herakleitos’un kitabının
Çok sarp bir patikadır bu saptığın
Baştanbaşa karanlık, siyah gölge
Ama bilen bir kılavuzun varsa korkma
Her şey aydınlanır, gün gibi olur önünde.”

Beş Herakleitos yaşamıştır. Önce bu sözünü ettiğimiz; sonra bir lirik ozan, on iki tanrıya bir övgü şiiri yazmıştır. Üçüncüsü Halikarnassoslu bir ozandır ve Kallimakos, onunla ilgili şu epigrammayı yazmıştır:

“Öldüğünü söylediler, Herakleitos
Tutamadım kendimi ağladım. O güzel
Günler geldi aklıma, konuşa konuşa
Akşamı ettiğiniz, Halikarnassos’ta.
Sen de mi bir avuç toprak oldun sonunda!
Ama şiirlerin yaşıyor, yaşayacak;
Her şeyi, her şeyi dize getiren Hades,
Bak onların kılına bile dokunamaz.”

(Çeviri: Oktay Rıfat)

Dördüncüsü Lesboslu’ydu ve bir Makedonya tarihi yazmıştı. Beşincisi soytarının biriydi ve kitarayı bir yana bırakıp eğlence yazılarına vermişti kendini.”

Diogenes Laertios’un öyküsü, Herakleitos’tan yaklaşık yedi yüzyıl sonra kaleme alınmış bir metin. Ve kim bilir ne kadar uzak, gerçek Ephesoslu’nun gerçek yaşamına. Ama ne olursa olsun anlatı, antik çağın bu büyük düşünce adamı üstüne bildiklerini bütünüyle özetliyor. Daha da önemlisi Herakleitos metinleriyle uyumlu bir kişilik çiziyor önümüzde. Söylence kişiyle metin ardında belli belirsiz çizgilerle biçimlenen kişi, birbirini şaşırtıcı biçimde tutuyor.

Biz bu portreye somut bir iki çizgi daha eklemeye çalışalım; özellikle de Diogenes Laertios’un bilmediklerini ya da atladıklarını: Bilim adamları Herakleitos’un İ.Ö. VI. yy ortalarında doğduğu ve V. yy ortalarına dek yaşadığı kanısındalar. Walther Kranz, belki de biraz fazla kesinleştirerek İ.Ö. 540-480 yılları arasını veriyor. Çağdaşı düşünürler arasında adını anarak söz ettiği Xenophanes’ten genç, ona karşı çıkan Parmanides’ten yaşlıdır Herakleitos. Efesli, eski adıyla Ephesoslu bir soyludur; soyağacının bir söylence kahramanına, Atina kralı Kodros’a dek uzandığı savlanmaktadır. Babasının ölümünden sonra ona kalan rahiplik -ki sonradan kardeşine bırakarak çekilmiştir- ona ayrıcalık sağlamaktadır. Bu ayrıcalıkların en önemlilerinden biri de Eleusis’te yapılan Demeter törenlerine başkanlık etme ayrıcalığıdır. Kimi yazarlar, antik çağ gitemleriyle ilgisinin, bilici edalı söyleminin buralardan doğduğu kanısındalar. Kent ve kent yöntemi üstüne düşünceleri olduğunu biliyoruz. kimi tarihçiler, tiran Melankomas’ı egemenliği elden bırakmaya ikna ettiğini ve böylece kente demokrasiyi getirdiğini yazıyorlar. Ama bu Herakleitos’u tatmin etmiyor. Kalabalığı ve kalabalığın hırsını, açgözlülüğünü sevmiyor. Tuhaf yanlarını anlatan ve Diogenes Laertios’un aktarmadığı bir iki öykü daha var: Bir gün barış için ne gerektiğini sormuşlar. O da hatip kürsüsüne çıkmış. Bir bardak su almış eline; üstüne arpa unu serpmiş, bir çöle karıştırmış ve içmiş. Sonra da hiç konuşmadan çekip gitmiş. Alçakgönüllü ve tokgözlü olmak gerektiğini anlatmak istemiş belli ki. Aristoteles’in aktardığı birbaşka öykü de şöyle: Dostları onu görmeye gitmişler ve evde, fırının önüned ısınırken bulmuşlar (her zaman kullanılan bir mekân olmasa gerek burası), duraklamışlar. Herakleitos ise çekinmeden içeri girmelerini söylemiş ve eklemiş: “Burada da tanrılar var!”

Diogenes Laertios’un, Sokrates’li ilgili bölümde alattığı bir öyküye göre de Euripides bir gün Herakleitos’un kitabını Sokrates’e vermiş sonra da kitap konusunda ne düşündüğünü sormuş. “Anladıklarım dahice, diye yanıtlamış Sokratesk, anlamadıklarım da sanırım öyle; ama yol gösterecek Deloslu bir d algıç gerek.” (Delos adasının dalgıçları, derine dalmalarıyle ünlüymüş).

Theophrastos’un Herakleitos ve “hüzün”le ilgili söyledikleri, Samsatlı Lukianos’un onu “gözleri yaşlı felsefeci” sözleriyle alaya almasına yol açmış. Latin ozanı İuvenalis de aynı konuda iki dize yazmış:

“Sürekli bir gülümseme sarsıyordu Demokritos’un göğsünü,

Ya Herakleitos, onca gözyaşını nereden buluyordu?”

Pour l’Histoire de la Science Hellène (Bir Yunan Bilim Tarihi İçin) adlı kitabında M. Tannery, Herakleitos’un düşünceleriyle eski Mısır’ın din ve felsefe düşünceleri arasında önemli bağıntılar olduğunu söylüyor. Benzer savlar ortaya koyan biri de Les Mystères de l’Orient (Doğunun Gizleri) kitabının yazarı D. Mérejkovsky. Herakleitos Mısır’ı tanıyor muydu? Bunu bilmiyoruz. Ama antik çağın mistik akımlarının çoğunun temelinde Mısır’dan gelme din ve felsefe öğelerinin yattığını, Efeslinin de ailesinden gelen yönetici-rahip konumuyla bu öğelere yakın olduğunu biliyoruz. öte yandan Miletoslu coğrafyacı Hekataios’un yazılarından Nil vadisinin dinsel inançlarını öğrenmiş olması da bir olasılık. Kimi sözleri, böylesi bir ilişkiyi doğrular gibi. Örneğin 15. parçadaki “Hades ya da Dionysos ikisi de bir...” sözleri, Mısır dininde Osiris’le Hor’un bir tutulması olgusunu anımsatıyor. 6. parçadaki “Güneş her gün yeni”, açıklama notunda da belirttiğimiz gibi çok belirgin bir Mısır düşüncesi. Herakleitos’un evrenin bir ilkesi gibi gördüğü ateş, Mısır felsefesinde de benzer bir önem taşıyor. Üstünde çok durduğu savaş, çekişme gibi kavramların, “Görünmezi koklayan ruhlar”ın, giderek her şeyin temeli olarak gördüğü logos’un, eski Mısır düşüncesinde şaşırtıcı karşılıkları bulunabiliyor. Ama bütün bunlar, kesin yargılara varmamıza olanak vermiyor. Çok uzaktan ve çok az tanıdığımız bir kültür dünyasının, ilişkilerini belki de hiçbir zaman tam olarak çözemeyeceğimiz bir uygarlıklar ve düşünceler kavşağının adamı Herakleitos. Ve bizim için bir bilmece olarak kalmayı sanırım her zaman sürdürecek. Kaldı ki kolay mı bir insanı anlamak! Çağdaşlarımızı, birlikte yaşadıklarımızı ne kadar tanıyoruz, tanıyabiliyoruz ki” Somut veriler olarak yalnızca ürünler, yazılar var elimizde. Metinler var. Herakleitos için de bu böyle. Gerçi onlar için de söylenebilir Efeslinin ünlü, ürpertici sözleri: “Aynı ırmaklara girerler başka ve başka sular akar”.

Metin ve Çeviri Sorunları

Herakleitos’un “kapalılığı” ve zor anlaşılırlığı üstüne en eski tanıklık, Aristoteles’inki. Rhetorika’nın bir yerinde “3. kitap, 5. bölüm) şöyle diyor Aristoteles:

“... Buna benzer bir zorluğu, ayrıştırması kolay olmayan tümceler de karşımıza çıkarır: tıpkı Herakleitos’unkiler gibi. Sözcükleri ayırmak, başlıbaşına bir çaba gerektirir Herakleitos’ta, çünkü bağlacın hangi öğeye, öndekine mi arkadan gelene mi bağlandığı belli değildir. Örnek olarak kitabın başlangıcını ele alalım. Şöyle söylüyor: ‘Bu logos ki vardır her zaman insanlar uslarıyla yabancıdır ona...’ Her zaman’ın öncesine mi sonrasına mı bağlı olduğu anlaşılmıyor.”

Bu tanıklık, Herakleitos’un biçemi üsdüne çok önemli bir tanıklık. Çünkü biliyoruz ki ne Herakleitos döneminde, ne de Aristoteles döneminde Yunancanın yazımında bugünkü anlamıyla noktalama işaretleri kullanılmıyor. Sözcükler birbirinin ardına, aralıksız biçimde, yazı uzmanlarının scriptio continua adını verdiği teknikle diziliyor. Ruloyu açtığınızda Herakleitos’un ilk tümceleri, aşağı yukarı şuna benzer bir biçimde çıkıyor karşınıza: “BULOGOSKİVARDIRHERZAMANUSLARIYLAUZAKTIRONAİNSANLAR...” tuhaf değil mi! Ama ne yapalım ki yazıınn emekleme çağlarındayız henüz. Sözden yazıya gerçek anlamda geçiş, yeni yeni başlıyor. Antik çağda noktalama işaretlerini ilk kullananın yine bir Efesli olduğu konusunda bilim adamları birleşiyorlar. İskenderiye kitaplığı yöneticisi Ephesoslu Zenodotos (İ.Ö. 320-240), kitaplığındaki yazmalara, okumayı kolaylaştırıcı imler, “noktalar” koymaya başlayan ve buna öncelikle sözcükleri ayırarak başlayan ilk düşünce adamı. Ardından öğrenci ve yandaşları geliyor: Bizanslı Aristophanes (İ.Ö. 257-180) ve Semadrekli Aristharkos (İ.Ö. 220-143). Onlardan önceyse yazılı metinleri okumak kolay iş değil. Çoğunlukla yeğlenen koşukta hem dizeler hem de tartım ve uyak gibi okumayı kolaylaştıran öğeler var. Düzyazıdaysa, Aristoteles’in Rhetorika’sında, alıntı yaptığımız “Yunanca Konuşmak Gerek” başlıklı bölümde söz ettiği sözdizim kurallarıyla, bağlaç kullanımlarıyla, metnin açıklık kazanmasına özen gösteriliyor. Bugün bütünüyle alıştığımız söz-yazı ilişkisinden epeyce uzak, epeyce farklı bir durum bu. Ama Herakleitos’ta bundan da ötede bir zorluk olduğu anlaşılıyor yukarıdaki alıntıdan. Herakleitos’un yazısının aslını (ya da en azından birinci elden bir kopyasını) okuyan ve anlatım sorunları üstüne enine boyuna düşünen Aristoteles gibi birinin ağzından, Herakleitos’un kitabının “ayırma” zorlukları çıkaracak biçimde kaleme alındığını, bugünkü deyişle sanki “noktasız, virgülsüz” yazılmış bir kitap olduğunu ve ünlü karanlıklığını, biraz da buna borçlu olduğunu öğreniyoruz. Bu olgu, çeviriye de büyük ölçüde ışık tutuyor; belki de çevirinin olağan, alışılmış bir söz düzeni ve noktalamayla yapılmaması gerektiği konusunda çevirmeni uyarıyor.

İkinci önemli tanıklık Theophrastos’unki. O da kitabı tümüyle okuma olanağına sahip; elinde bizimki gibi kırık dökük, anlaşılmaz tümceler yok. Ve o da, Diogenes Laertios’ta okuduğumuz şu tuhaf saptamayı yapıyor: “Bir tür hüznün (Theophrastos burada, ilkçağda melankolinin nedeni olarak görülen ‘safra’ sözcüğünü kullanıyor) etkisi altındaymışçasına bitmemiş ya da çelişik tümceler yazıyor.” Bu saptamadan da açıkça anlaşılıyor ki Ephesoslunun metni ve yazış biçimi, ne çağdaşlarına ne de dönemin kurallarına ve söyleyiş alışkanlıklarına uyuyor. Öyle ki -bu tümceyi de antik çağda Pers Kralı Darius’un Herakleitos’a yazdığı söylenen mektuptan okuyoruz-, “Çok iyi Yunanca bilen kişiler bile, yazdıklarının gerçek ve doğru yorumu konusunda kuşkudalar.”

Bir yazar düşünün, o zamana dek neredeyse herkes derdini dizelerle anlatırken düzyazının yalın mimarlığını seçen, sanki bir kâhinin diliyle, aforizmalarla, bilmecelerle konuşan, yazdıklarını bölümlenmesi zor istiflerle kurup çift anlamlar, belirsizlikler yaratmaya çalışan, tümcelerini bir hüznün etkisindeymişçesine bitmemiş gibi kurmaktan, çelişkiler doğurmaktan hoşlanan, dilin en sıradan sözcüklerine düşünsel anlamlar, felsefe içerikleri yükleyen (bal gibi Mallarmé’nin “rendre un sens plus pur aux mods de la tribu” -kabilenin sözcüklerine daha saf bir anlam verme çabası bu), söylediklerini hiçkimsenin anlamayacağını düşünüp kitabını bir tapınağın sessizliğine göben bir yazar. Ve bunları yaparken, tek amacı gerçeği yakalamak, gerçeği anlamak ve anlatmak olan biri.

Şu satırlar bu adamın yaptığı iş üstüne bize bir ipucu verebilir mi dersiniz:

Karşılaştıkların heyecan verici bileşimi üstünde duruyor Herakleitos. Uyumun sağlanabilmesi için gerekli yetkin durumu ve kaçınılmaz itici gücü görüyor öncelikle onlarda. Şiir uğraşındaysa, bu zıtların birleşmesi anında kökeni belirsiz bir patlama çıkıyord uortaya ve bunun yıkıcı ve yalnız etkisi, şiiri onca anti-fizik bir biçimde taşıyan uçurumların kayıp gitmesine neden oluyordu. Bu tehlikenin önünü alma görevi, ozana düşüyor. Ya mantığı denenmiş bir geleneksel öğeyi ya da nedenle sonuç arasındaki yolu ortadan kaldıracak kadar mucizemsi bir tanrısal yaratıcılık ateşini işe karıştırarak. İşte o zaman, zıtların -o dakik ve fırtınalı serapların- sona erdiğini, içkin soylarının ete kemiğe büründüğünü görebilir ozan, şiir ve gerçek, hep bildiğimiz gibi, eşanlamlı olduğuna göre. (René Char. Seuls Demeurent XVII)

Çağımızın büyük ozanı René Char’la İsa’dan beş yüz yıl önce yaşamış Efesli düşünürün şaşırtıcı buluşma noktalarını biraz daha vurgulamak için sözü biraz da Char üstüne Avez-vous lu Char? (Char’ı Okudunuz mu?” adlı ilginç kitabın yazarı Georges Mounin’e bırakıyorum:

“...Herakleitos’la Char arasındaki eda akrabalığının görünür olgusu -ki ikincil bir olgu değil bu- bir yana bırakalım. Léon Robin’in Herakleitos’un söyleyiş edasıyla ilgili sözlerine bir göz atalım: ‘Kitap, düzyazıyla yazılmış bir aforizmalar derlemesine benziyor; aforizmaların imgeli ve zıtlıklarla yüklü, çoğu kez çiftanlamlı ya da kapalı dili, Herakleitos’a o söylenceleşmiş karanlık tanımının yakıştırılmasına neden olmuş. Böylesi bir kahin söylemi, üstün kişiliğin bilincine, enerjiyle yüklü, hatta biraz fazla yüklü biçimde varmış bir kişiye uyar ancak. Öte yandan, sözlerin kısalığıyla imgelerin parlaklığının düşünceye tüm boyutlarını verdiği te tartışılmaz biçimde ortada...’ Bu sözler, Abondance viendra’nın, Moulin premier’nin, sonra da Partage formel’in yazınsal tanımına da tıpatıp uyardı bana kalırsa. Bir süre için, Char’ın Herakleitos’u okurken coşkuyla vurguladığı dönüşüm’ün somut duyumu olgusunu da yine bir yana bırakalım –ki bu olgu onun gerçeküstücü arkadaşlarının hiçbirinde bu derece yok. Burada Herakleitosçuluğun ünlü sorununu, zıtların birliği sorununu gözden geçirelim. Breton’un iyi bilinen bir tümcesi, gerçeküstücülerin Herakleitos’tan neler aldığını açıkça gösteriyor. ‘Her şey öyle gösteriyor ki, diyor Breton, düşüncenin belirli bir noktasında, yaşam ve ölüm, gerçek ve düşsel, geçmiş ve gelecek, anlatılabilir ve anlatılmaz, üst ve alt, birbirine zıt şeyler olarak algılanmıyor artık. Ve gerçeküstücülüğün, bu noktayı yakalama umudu dışında bir dürtüsü olduğunu düşünmek boşuna olur.’
...

René Char’ın tüm zıtlıkları çözme girişimleri, akılcı düşüncenin alanında değil, hep duygulanma alanında kalmıştır; bu da şiirin alanıdır doğal olarak.

Bir anlamda René Char için Herakleitos’u okumak, Herakleitosçu işlemi mantık düzeyinden duygulanma düzeyine aktarmaktır. Char, Herakleitos’un -felsefe tarihince tanımlanan- mantıksal değerinden değil de şiirsel değerinden beslenmiştir. Efeslinin düşüncesin onu kavram olarak değil imge olarak etkiler. Bu nedenle de şiir anlayışı, derinlemesine Herakleitosçudur...”

Kitabın başka bir yerinde şu çarpıcı cümle var:

“Şiir, Herakleitosçu çözüm, dışavurulamayanın dışavurumu gibi çıkar ortaya, akıldışı bir dilin akılcı biçimde kurulması gibi, bilinçaltının bilinci gibi.”

Kapalılıkla ilgili bir iki tümceyi de almadan edemiyorum:

“Einstein’ın çalışmalarının matematikle anlatımı, konusu nedeniyle kapalıdır, araştırıcının içeriği yabancılardan gizlemek istemesi, ya da ekleme zorluklarla okuru dürtmek istemesi nedeniyle değil: gerçek kapalılık, nesnelerin doğasından gelendir. Evren ve bizler, fazlasıyla bilmeceyiz zaten, buna mbirşeyler ‘eklemek’ gerekmez.”

Birkaç kez düşündüm de kendi kendime, nasıl biriydi Herakleitos diye. Kişiliğine dokunmaya, yüzünü, boyunu bosunu düşlemeye, tanıdığım kişilere benzetmeye çalıştım; yapamadım; bir gizem perdesinin ardında durmayı sürdürüyor Efesli benim için. Umberto Eco, “Felsefenin Avutması” adlı denemesinde Herakleitos’u, “Frankfurt okulunun şu bilinen Marksçıları”na benzetiyor. Bense, yine Eco’nun Aquinolu Tomasso için yaptığı gibi, Herakleitos bugün yaşasaydı ne olurdu, neyle uğraşırdı sorusunu soruyorum kendime. Felsefeci mi olurdu, ozan mı olurdu, pek kestiremiyorum. Kim bilir, belki de -Hades ve Dionysos gibi- ikisi aynı şeydir bunların!

Sözü daha fazla uzatmak istemiyorum. Ama en azından şunları söylemeliyim: Herakleitos metinlerini çevirirken, onları hem yukarıda saydığım tarihsel/yazınsal veriler, ipuçları ve düşünceler ışığında Türkçeleştirmeye çalıştım, hem de onlara biraz Char’ın, bu çok sevdiğim ozanın gözüyle bakmaya, bu iki kapalı söz ustasının buluştuğu düzlemi yakalamaya çalıştım. Bu bakış ve bu çaba, çeviriyi ve metnin Türkçede yeniden kuruluş biçimini ne denli etkiledi, kestirmek kolay değil. Daha da önemlisi, Söz’le Logos’u yakalayabildim mi acaba? Bilmiyorum. Umuyorum.

HERAKLEİTOS

Bir Kapalı Söz Ustasıyla Buluşma Denemesi
Samih Rifat
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık
1. Baskı, Kasım 1998, Sf. 7-28

 

Menu