17
Sal, Tem

Friedrich Wilhelm NİETZSCHE

Analizleri onun kendi analizleriyle birçok bakımdan benzerlik gösteren Hume gibi, Nietzsche de “sağduyunun şeylere dair görüşü” diye adlandırılan genel görüşe karşı kuraldışı bir tavır takındı.Öte yandan da , sağduyunun dünya görüşünü tam tamına bir masal anlatan bir şey, yalın bir kurgu olarak gördü, zira o, dünyaya dair belirsiz sayıdaki mümkün “yorum” dan sadece biriydi ve Nietzsche, hiçbir yorum doğru veya yanlış olmadığı için, doğru bir yorum fikrine hiçbir anlam yüklenilemeyeceğini savunuyordu. İşte bundan dolayı, o sözde doğru olan bir gerçeklik görüşüyle karşı karşıya getirilemez. Ama filozoflar sık sık böyle bir karşıtlığa dikkat çekerek, sağduyunun görüşlerinin eksik ve hatalı olduğunu savunmuş ve gerçekliğin nasıl olması veya neye benzemesi gerektiği konusunda oldukça aykırı görüşler benimsemişlerdir. Nietzsche, sağduyunun görüşünü desteklemek ister, çünkü bu görüş uzun bir zaman dilimi boyunca işlenerek geliştirilmiş olup, insanlar , pratik bir biçimde, ona bağlı yaşayabilmektedirler: O – ondan daha az kurgusal olmayan- felsefi teorilerin olamadıkları kadar yararlı bir masaldır:

Gözle görünen dünya yegane dünyadır: “Gerçek dünya” ise sadece bir yalan.

“Gerçek” ile o , tam tamına filozofların gerçekliğin olduğunu söyledikleri şeyi, yani sabit, birlikli ve ezeli- ebedi olanı, değişenin, çokluğun ve zamansallığın temelinde bulunmakla birlikte, değişenden çokluktan ve zamansal olandan ayrılmaz olanı anlar. Nietzsche duyuların yalan söylemediği konusunda ısrarlıdır.


Duyular, oluşu, yok olup gitmeyi, değişmeyi gösterdikleri sürece, yalan söylemezler.

Sağduyu bir yorumdur.

Bununla birlikte, olgular (tatsachen) yoktur, sadece yorumlar vardır ve bir yorumdan ayrı olarak, kendinde bir dünya bulunmamaktadır:

Sanki yorumlarımızı bir kez çıkarınca, geride bir dünya kalırmış gibi.

Yararsız bir düşünce yararsız olduğu gerekçesiyle çürütüldüğü taktirde, yararlı bir düşünce doğrulanmış olur diye düşünmek mümkün olabilirdi. Ama Nietzsche sağduyunun tüm aşikar faydasına karşın, yine de yanlış olup, dünyada gerçek ve birbirlerinden yalıtlanabilir kendilikler olduğu fikrinin açıkça bir sağduyu inancı olduğunda ısrar etmek ister:

Hiçbir şey var değildir diye yazar, Nietzsche (bir şeylerin var olduğu) bizim kurgumuzdur.

Ama bu, bizim gündelik hayatta veya bu nedenle, bilimde kendisinden vazgeçebileceğimiz bir kurgu değildir:

Varolmayan şeylerle, yüzeylerle, cisimlerle ve mekanlarla iş görüyoruz.

Bu kavramların bir kullanımları vardır, fakat onlar ne somut varlıklara delalet ederler, ne de Nietzsche’nin kullandığı terimlerle ifade edildiğinde, “açıklarlar”. Atom kavramı buna çok iyi bir örnektir:
Dünyayı anlamak için, hesap yapabilmemiz gerekir; hesap yapabilmek içinse, sabit nedenlere ihtiyaç duyarız. Gerçeklikte sabit hiçbir neden bulamadığımızdan ötürü, kendimiz için bazı sabit nedenler , örneğin atomu icat ederiz.Atomculuğun menşei işte budur.

Nietzsche bildiğimizi düşündüğümüz herşeyin yalan yanlış olduğunu,

Hiçbir şeyin doğru olmadığını çok farklı şekillerde, tekrar tekrar söyler, fakat yine de bir şeyin, ancak onun ne olduğunu söyleyebilmemiz durumunda doğru- en azından kendisini betimlemenin araçlarına sahip olmadığımız bir gerçekliğe tekabül etme anlamında doğru- olacağını bildirir. Sağduyu, bilim ve felsefenin yorumlar, bildiğimizi söylediğimiz herşeyin bir yorum olduğunu söylerken, kendisinin de, çıplak hakikat yerine, bir yorum önermekte olduğunu göremedi. Bunu, farkettiği zaman, o Nietzsche için bütünüyle özgürleştirici bir şey oldu.


Felsefi psikoloji Nietzsche kendisini öncü bir psikolog olarak görüyor, insan zihni denen büyük ve bakir ormanın İlk kaşifi olduğunu düşünüyordu. Nietzsche’nin ilk ve en büyük hedefi ego kavramı olup, temel iddiası da, benlik diye bir kendiliğin var olduğunu kabul etmenin ontolojik bakımdan gereksiz, metafiziksel bakımdan da tehlikeli olduğudur.

Akıl genel olarak iradelerin nedenler olduklarına inanır. O egonun bir varlık, bir töz olduğuna inanır ve ego-tözüne beslenen inancı şeylere yansıtır. Neden olarak kurulan varlık şeylerin arasına dahil edilir, onların altına sokulur: “Varlık” kavramı “ego” kavramından çıkar, benlik kavramından türetilir. Başlangıçta bir hatanın, iradenin etki eden bir şey olduğu, iradenin bir güç olduğu yanlışının büyük uğursuzluğu bulunmaktadır....Biz bu gün onun bir hatadan başka bir şey olmadığını biliyoruz.

Onun teşhisi kabaca şöyledir: Bir şey olup bittiği zaman, onun bir fail tarafından yapıldığını, bir failin etkisiyle vuku bulduğunu zımnen kabul ederek , düşünmenin vuku bulması, onun bir eylem olması olgusundan, şu halde onu gerçekleştirecek bir failin bulunması gerektiği sonucunu çıkartırız. İşte bu, benliktir. Ego, demek ki, ilkel bir veri olmayıp, çıkarsanan bir kendiliktir ve onun iradenin etkisiyle eylemde bulunduğunu kabul etmek bütün bir nedensellik anlayışımızı değiştirerek, olduğundan başka gösterir.
Nietzsche felsefi bakımdan bir determinist değildi. O pratikte yeterince yararlı olan neden ve sonuç düşüncesinin


Doğa bilimcinin yaptığı gibi...hüküm süren mekanistik budalalığa uygun olarak nesneleştirilmesi gerektiğinde ısrar eder.Neden ve sonuç da, şu halde bir kurgu olduğu farkedilmeyip, doğru olduğu kabul edilen başka kurgudur. Gereği gibi ifade edildiğinde, onun açıklama bakımından değil de, “iletişim ve anlama amaçları açısından” bir kullanım değeri vardır: An sich gerçeklikte, hiçbir nedensel bağ, hiçbir zorunluluk yok, psikolojik yönden özgür olmayış diye bir şey bulunmuyor; orada sonuç nedeni izlemiyor, yasa hüküm sürmüyor: Nedenleri, süreklilikleri, bağlantıları, göreliliği, zorlanmayı, sayıları, yasaları, özgürlüğü, gerekçeleri, amaçları icad eden sadece biziz. Bundan dolayı, bu uzlaşımsal dünyayı an siche yükler, onu kendinde gerçekliğe katıp karıştırırsak, hep eğilimli olmuş olduğumuz üzere, mitolojik davranmış, efsane uydurmuş oluruz.


Ahlak Ve Din
O, dünyada nesnel bir ahlaki düzenin olmadığını tekrar tekrar söyler:


Ahlaki fenomenler yoktur, ama sadece fenomenlerin ahlaki yorumları vardır.

O kendisinin, bir bütün olarak hiçbir ahlaki olgu bulunmadığını ilk gören kişi olduğuna inanır ve kendisi de dahil olmak üzere, her filozofu
iyi ve kötünün ötesinde bir duruş almaya – kendisini ahlaki yargılar yanılsamasının altına yerleştirmeye zorlar.

Her ahlak, doğaya, hatta “akla” karşı bir parça zorbalıktır diye yazan Nietzsche, hemen ardından şunu eklemeyi unutmaz:

Bu, onlar için asla bir itiraz değildir.

Bunun nedeni, herşeyden önce tutkuların bazen,

Budalalıkların ağırlığıyla kurbanlarını mecalsiz bıraktıkları yerde, mahvedici olmaları, ikinci olarak da ahlaki kısıtlamanın hayatı yaşanmaya değer kılan şeylerin önemli bir bölümün zuhurundan nedensel olarak sorumlu olmasıdır:


İster düşünmede ya da ister idare etmede, veya konuşmada ve konuşarak ikna etmede, ahlaki davranışta olduğu gibi, sanatta da, özgürlüğün, derinliğin, yiğitliğin, dansın ve efendice kararlılığın dünyasında olan, olmuş olan herşey öncelikle “böylesi keyfi yasaların bu zorbalığı sayesinde” mümkün olmuştur.Gerçekten de, ve bütün ciddiyetle, laissez-aller’nin değil de, işte bunun “doğa” ve “ doğal olan” olması ihtimali hiç de az değildir.


Ahlaki perspektifin, efendi ahlaki ve köle ahlaki olmak üzere, iki temel türü vardır.Bunlardan ikincisi yaratan şey, korku ve yetersizliktir.Verili bir grup ya da toplulukta, belirli bireyler geri kalanlara, aynı topluluğun diğer bireylerinin yoksun oldukları karakter özelliklerine sahip olmaları dolayısıyla hükmetme eğilimi sergilerler; söz konusu önderlere ve kararlarına itaat etmek zorunda olanlar, bu bireylere kızar, onlardan korkarlar. Bu gruplardan her biri “iyi” sözcüğüne farklı bir anlam yükler. Buna göre, önder veya efendiler için “iyi” sözcüğü tam tamına onların sahip oldukları ve kendileri sayesinde grup ya da topluluk içinde öncelik ve üstünlük elde ettikleri nitelikleri gösterir.


Nietzsche’ye göre, din tarafından güçlendirilen ahlaki mekanizmalar olmasaydı, güçsüzler durumun doğası gereği güçlünün güç isteminden önce yok olup giderlerdi.Fakat o bir yandan da, güçlülerin her halükarda olağanüstü seyrek ve birçok yönden olağandışı olduklarını iddia eder:

İnsanlar arasında, diğer hayvan türleri arasında olduğu gibi, başarısızlığın, hastalığın, soysuzlaşmanın, acıya mahkum olmanın daima bir aşırılığı var; başarılı durumlar, insanlar arasında da daima bir istisnadır.


Tragedyanın Doğuşu’nda, ölçüsüz ve ehliyetsiz vahşiliğe, onu dehşet verici bularak, karşı çıkar. Karşılıksız çekilen bütün bu acıların, ona göre hiçbir anlamı yoktur.Fakat avcı ve avın bir olduğu çileci ideal acıya bir mana kazandırır ve ona göre, bu pozitif bir değeri olan bir şeydir:

Çileci idealin dışında, insanın, bir hayvan olan insanın, şimdiye dek bir anlamı olmadı. Dünyadaki varoluşunun hiçbir amacı yoktu; “ İnsana ne gerek var?” sorusu yanıtsızdı; insan ve dünya için isteme eksikti; her büyük insan yazgısının ardında, nakarat olarak koca bir “ boşuna!” çınladı: İşte çileci idealin anlamı tam da bu: Eksık olan bir şey, insanı çepeçevre saran müthiş bir boşluk- kendini nasıl haklı kılacağını, açıklayacağını, evetleyeceğini bilmiyordu; anlamının yarattığı sorundan dolayı acı çekiyordu; başka bir şeyden dolayı da yaralıydı, temelde hastalıklı bir hayvandı: Oysa çektiği acının kendisinden gelmiyordu sorunu; “niçin bunca acı?” soru çığlığına yanıtı yoktu. En cesur, acıya en alışık olan hayvan olan insan, böyle bir acıyı olumsuz bulmuyor; istiyor onu, hatta arıyor, yeter ki ona bunun anlamı gösterilsin, acısının bir amacı ortaya konsun.Acının kendisi değil de anlamsızlığı, şimdiye dek insanlığın üzerine bir lanet olarak çökmüştür- ve çileci ideal insana anlam sundu!
Hristiyan idealin hayata düşman olduğu, onun hayatın en temel önkabullerine aykırı düştüğü doğrudur. Bu, genel olarak dinlerin hepsi için söylenebilir.Ama din, hayata karşı bir iradeyi temsil etse bile, yine de bir istemi ifade eder ve Nietzsche’nin gözünde, insan, istememeye karşı, hiçliği ister.

Üstinsan ve Ebedi Dönüş

Tarihsel Zerdüşt dünyanın, birer nesnel güç olarak değerlendirilen iyi ile kötü arasında sürekli bir çatışma ve savaşın hüküm sürdüğü yer olduğuna inanıyordu. Nietzsche’nin Zerdüşt’ü buna, elbette inanmaz.Fakat Zerdüşt bu temel hatayı yapan ilk kimse olduğundan, Nietzsche söz konusu hatayı düzeltecek ilk kişinin de o olması gerektiğini yazar. Onun felsefesinin sözcüsü olarak Zerdüşt’ü seçmesinin görünüşteki nedeni budur.

İşte o Zerdüşt, eserde bütün değerlerin göreliliğini ilan eder:

Zerdüşt nice ülke, nice halklar gördü: Nice halklara göre iyi ve kötü nedir, anladı böylece. Zerdüşt iyi ile kötüden daha büyük bir güce rastlamadı yeryüzünde...
Bir halkın iyi saydığı pek çok şeyi, başka bir halk utanç ve düşüklük sayıyordu:Böyle gördüm ben.Burada kötü denen pek çok şeyin, erguvani şereflerle süslendiğini gördüm başka yerde.
Komşu komşuyu anlamıyordu hiç:Komşusunun delilik ve kötülüğüne şaşıyordu hep....


Gerçek şu ki, insanlar her türlü iyi ve kötülerini kendi kendilerine vermişlerdir.Gerçek şudur ki, onlar bunları almadılar, bunları bulmadılar, bunlar gökten bir ses gibi inmedi onlara...
Bin amaç vardı şimdiye dek, bin ulus vardı da ondan...Ancak bin boyuna vurdurulacak boyunduruk yok daha, bir amaç eksık.İnsanlığın amacı yok daha...

Zerdüşt insanlığa bir “amaç” temin etmeyi görevi olarak görür; “üstinsan” öğretisi de, işte bu amaca hizmet etmektir.Zerdüşt tekdüze bir sesle sürdürür:

Bakın, size üstinsanı öğretiyorum! Üstinsan yeryüzünün anlamıdır.

Bununla birlikte, öteki insan türleriyle karşı karşıya getirilmek dışında, üst insan burada özgül bir karakterizasyona, açık bir betimlemeye konu olmaz; o öncelikle de “son insan”la, başka herkese benzeyip, mutlu olmaktan mutluluk duyan,

Gündüz için küçük hazları, gece için de küçük hazları olan,
“Biz Mutluluğu bulduk” diyen ve göz kırpan
insanla karşıtlaştırılır. Oysa Zerdüşt, tıpkı Nietzsche gibi, insanın mevcut durumundan, şimdiki olma tarzından hoşnut değildir:


Nietzsche’nin üstinsan öğretisiyle yakından ilişkili olan ve onun bütün diğer düşüncelerinden daha fazla önemsediği diğer teorisi ise, yine Böyle Buyurdu Zerdüşt’te ileri sürülen ebedi dönüş öğretisidir. Ebedi dönüş düşüncesi kabaca, fiilen vuku bulan herşeyin, tam tamına şimdi vuku bulduğu tarzda sayısız kez vuku bulduğu ve daha birçok kez yeniden vuku bulacağı düşüncesidir. Dolayısıyla, tam ve gereği gibi ifade edildiğinde, tek bir “son insan” olmayıp, bir son insanlar sonsuzluğu vardır; tek bir Nietzsche kişisi yoktur, fakat birbirlerini zamanın akışı boyunca yansıtan tam tamına aynı Nietzsche’lerin sonsuz sayısı bulunur. Üstinsan öğretisi gibi ebedi dönüş teorisi de, Zerdüşt tarafından ortaya konur:

“İşte ölüyor, yitiriyorum” derdin, “ve bir anda hiçim artık.Canlar da gövdeler kadar ölümlüdürler”
Fakat içine örüldüğüm nedenler düğümü yeniden gelir, o beni yeniden yaratacaktır!Ben kendim, ebedi dönüşün nedenlerinden biriyimdir.
Ben geri gelirim bu güneşle, bu yeryüzüyle, bu kartalla, bu yılanla,- yeni bir hayata, ya da daha iyi bir hayata, yada benzer bir hayata değil:
--- Ben, bütün nesnelerin ebedi dönüşünü yeniden öğrenmek üzere, sonrasızca dönerim bu aynı hayata, en büyüğüyle en küçüğü içre---
--- Yeryüzünün ve insanın büyük öğlesiyle ilgili öğretiyi yeniden dile getirmek üzere, insana üstinsanı yeniden bildirmek üzere.
Ben sözümü söyledim, ben sözümle parçalanırım: Böyle ister benim ebedi yazgım,- haberci olarak yok olurum ben!
Batan kişinin kendini kutsama saati işte geldi.Böyle biter Zerdüşt’ün batışı.


Kaynak:

Nietzsche Hayatı, Eserleri ve Felsefesi
Arthur Danto
Türkçesi: Ahmet Cevizci
Paradigma Yayınları

Menu