Genel Tarih

Ulusal Sorun ve Sosyalist Mücadele Diyalektiği

İrlanda’nın Dublin kenti 1916 yılının 24 Nisan günü, emperyalist paylaşım savaşının gölgesinde, sayıları 1000 ilâ 1500 arasında değişen silahlı devrimcinin ayaklanmasıyla çalkalandı. İrlanda Yurttaş Ordusuna ve Gönüllülere bağlı birlikler, ne olduğunu anlayamayan Dublinlilerin ve işgalci askerlerin şaşkın bakışları arasında şehrin önemli binalarını ele geçirerek, Ulusal Posta Müdürlüğünün tepesine İrlanda bayrağını astılar. İngiliz emperyalizmi de sembol mahiyetindeki bu harekete kendi alâmeti farikası olan bir şiddetle yanıt verdi. Beş günlük çatışma sonrasında binayı içindekilerle birlikte yerle bir etti, kent de tanınmaz hale getirildi. Sonrasında ayaklanmanın liderleri olarak görülen ve aralarında enternasyonalist devrimci James Connoly’nin de bulunduğu 15 kişi vahşice öldürüldü. Yaralı ele geçirildiğinden ayakta durmakta bile zorlanan yiğit Connoly, göğsüne iki kez dolanmış ve arkadan düğümlenmiş bir iple sandalyeye bağlı bir halde, kafasına torba geçirilerek İngiliz demokrasisinin kustuğu yedi kurşunun hedefi oldu. Her ne kadar ayaklanma bastırılmış olsa da, gelişen süreçte bunun meyvelerini İrlanda burjuvazi topladı ve ayaklanmadan altı yıl sonra bağımsız ama bölünmüş bir İrlanda devleti kuruldu.

Paskalya ayaklanması henüz ulusal kurtuluş mücadelelerinin yaygınlaşmadığı erken bir dönemde, içinde sosyalist unsurları barındırması bakımından dikkat çekicidir. Sosyalist mücadelenin bu ulusal kurtuluş mücadelesi içerisindeki izdüşümlerine bakmadan önce, Paskalya Ayaklanmasını hazırlayan sürece ve genel olarak İrlanda sorununun tarihsel geçmişine yakından bakmakta fayda var.

Emperyal Bir Devletin Gölgesindeki Ülke: İrlanda

Bünyesinde birden fazla ulusu barındıran İrlanda, 8-11. yüzyıllar arasında Ada Avrupası’nın maruz kaldığı İskandinav istilâlarından sonra bağımsız bir tarihe sahip olamadı. Fransa’dan gelen Normanların 1066 yılında İngiltere’yi fethetmelerinin ardından burada güçlü ve merkezî bir devlet kurmaları, bir bakıma İrlanda’nın bundan sonraki kaderini de çizmiş oldu. İrlanda aradan çok geçmeden İngiltere’nin ilk sömürgesi olma bahtsızlığına uğradı. Buna karşın, bin yıla yaklaşan İrlanda’yı asimile etme girişimleri hiçbir zaman başarıya ulaşamadı.

1171 yılında Dublin ve çevresini fetheden Anglo-Norman toprak beyleri burada ilk sömürgelerini kurmuş olmalarına karşın, İrlanda’nın bütünüyle ve sistematik bir biçimde boyunduruk altına alınması esas olarak 16. yüzyılın sonlarına doğru gelişti. İngiltere 17. yüzyılda kendi iç savaşıyla uğraşıyor olmasına karşın, birbirinden ayrı üç hükümdarın aynı politikaları ve İrlanda’ya toprak beyleri ihraç etme girişimleri sonucu, İrlanda topraklarının büyük kısmı el değiştirdi. İngiltere’den ve İskoçya’dan transfer edilen yeni toprak sahiplerinin farklı kültürlere ve farklı bir dine (Protestan) sahip olması kadar, bu durumun toprak kiralarını (rantları) büyük oranda arttırması ve ilkel toprak sahipliği biçimlerini (ve bunun üzerinde yükselen mevcut pastoral yaşantıyı) tasfiye etmesi de baskıyı ve huzursuzluğu arttırdı. Yirminci yüzyılın başına dek bir tarım ülkesi, Marx’ın tabiriyle “İngiliz rantçılığının (toprak ağalığının) kalesi” olarak kalan İrlanda, bu tarihten sonra gerçekleşen köylü ayaklanmalarına ve her seferinde İngiltere’nin verdiği acımasız yanıtlara sahne oldu.
Kapitalizmin Yükselişi ve İrlanda Üzerindeki Etkileri

On yedinci yüzyılın sonu ve on sekizinci yüzyılın başlarında çıkarılan birtakım ceza yasalarıyla İrlanda’daki yerli nüfusun mülkiyet alımı ve satımı, miras, oy kullanma vb. hakları büyük ölçüde kısıtlandı. Amerikan Devriminin sıcağında 1782 yılında İrlanda Parlamentosu birtakım yasama hakları elde etti. Marx’ın sözleriyle, “Kuzey Amerika Devrimi İrlanda tarihindeki ilk dönüm noktasını teşkil eder.” İrlanda ile serbest ticaretin önü açıldı, İrlanda sanayisi üzerindeki hemen hemen tüm sınırlamalar kaldırıldı. İngiltere’de bulunan İrlanda Parlamentosu eşit haklara kavuştu ve Katoliklerin mülk edinmesi önündeki birtakım yasal engeller kaldırıldı. Bu durum, İrlanda sorununun İngiltere tarafından çözümü yönünde ne ilk ne de son “umut ışığı” idi. Hemen peşi sıra Fransız Devrimi patlak verdi. Kıtadaki devrim ezilenler adına bir seçeneğin söz konusu olabileceğini tüm çıplaklığıyla göstermiş ve dolayısıyla Fransız Devriminin basıncı İngiltere’yi tedirgin etmeye başlamıştı. Bu dönemde atılan adımlar, Fransız Devriminin Thermidor gericiliğiyle birlikte siyasal açıdan yenilgiye uğraması sonucu Avrupa üzerine çöken gericilik dönemi ile birlikte son buldu.

1798 yılındaki başarısız ayaklanmayı izleyen süreçte, İrlanda’nın özerklik yolunda attığı tüm adımlar geri devşirildi. Konulan koruyucu gümrük tarifeleriyle canlanmış olan İrlanda sanayisi çökertildi. İngiltere bu sayede İrlanda’dan elde ettiği hammaddelere istenilen fiyattan ulaşma şansına da sahip oluyordu.

Marx bu andan sonra toprağa sahip olmanın bilhassa hayati bir önem kazandığını söyler. Büyük toprak sahipleri topraklarını spekülatörlere kiralamaya başlamışlardı. Dolayısıyla toprak köylüye gelene kadar dört-beş defa el değiştiriyordu. Bu durum elbette fiyatlarda inanılmaz bir yükselişe yol açmıştı. Buğday ve etin İngiltere’ye gönderiliyor oluşu İrlanda nüfusunu patates ve suya talim eder hale getirmişti. Marx İngiliz yönetiminin bu açgözlü politikası sonucu toprağın tüketildiğinin ve patates hastalığının da buradan peyda olduğunun altını çizer.

Son otuz yıllık süreçten payına düşen dersi çıkaran İngiliz burjuvazisi 1801 yılında yürürlüğe soktuğu sözde Birlik Yasası ile İrlanda’yı Britanya Krallığı’na bağladı. Özerk İrlanda parlamentosu feshedilerek birleşik bir parlamento oluşturuldu ve İrlanda’ya da burada yüz kadar sandalye verildi. Yasa paketinin içerdiği maddeler arasında Katolikler aleyhindeki ayrımcılığın kaldırılması da planlanıyordu, fakat bu gerçekleşmedi.

İngiltere’de on beşinci yüzyılda (kabaca 1470-1510) başlayan ve çok önceleri tamamlanmış olan mülklerin temizlenmesi hareketi İrlanda’da on dokuzuncu yüzyılın ortalarında gerçekleşti. Yeni egemen güçlerin sınıfsal ihtiyaçları doğrultusunda çiftlikler ve işlenebilir topraklar meralara dönüştürüldü. Kapitalist üretim ilişkilerinin ve esas olarak sanayinin tarıma girmesine koşut olarak gelişen, “fazlalık” haline gelen köylülerin, üzerlerinde yaşadıkları mülklerden temizlenmesi ve bunların kentlere-kasabalara akın etmesi proleter ve yarı-proleter kitleler için yakıcı bir sorundu. Ancak, sınıfsal denklemin bir de öbür boyutu vardı. “Ulusal” sorununu çoktan halletmiş, Britanya içerisinde halinden memnun yaşayan ve hatta gözünü daha da fazlasına dikmiş İrlanda’nın mülk sahibi sınıfları tarımsal nüfusu bütünüyle soyup soğana çeviren bu süreçten bitleri kanlanarak çıktılar. Toprak hem gittikçe daha büyük ellerde temerküz etmeye başlamış hem de kapitalist üretim tarıma nüfuz etmişti.

Türedi İrlanda burjuvazisi, tarihin bundan sonraki her dönemecinde olduğu gibi, burada da “İrlanda” ile (İrlanda işçi ve emekçileriyle) aynı kaderi paylaşmamış, bu süreçten palazlanarak çıkmıştır. Kıtlık ve göç nedeniyle azalan nüfusa oranla sermayedeki mutlak artış büyümüştür. Ancak, özü itibarıyla hâlâ daha bir köylü ülkesi olan İrlanda’da tarımın sanayiye ağır basması sonucu proleterlerin bir ayağı yine de köyde kalmış ve bu da elbette İrlanda işçi sınıfı hareketinin güdük kalmasında önemli bir rol oynamıştır.

İrlanda nüfusu on dokuzuncu yüzyılın başında 5 milyonu geçerken, kırk yıl içinde bu sayı 8 milyonu aşar. Fakat 1846 yılındaki feci patates kıtlığı adeta İrlanda’yı kırıp geçirir. Yüzyılın ortaçağ karanlığını yaşatan bu kıtlığa karşın İngiliz toprak beyleri İrlanda’dan patates ithal etmeyi sürdürürler. Patates kıtlığı, nüfusunun büyük çoğunluğu patatesle geçinen İrlandalı emekçiler açısından fiziksel yok oluş anlamına gelirken, bir diğer sınıf açısından hiç de olumsuz bir anlam taşımaz. Bu kıtlık sonrası, İngiliz sanayi burjuvazisinin başına belâ olan Tahıl Yasaları yürürlükten kaldırılır ve böylece İngiltere’deki toprak sahiplerinin en büyük dayanaklarından birisi ortadan kalkmış olur. Felâketin ardından yirmi yıl içerisinde nüfus yüzyılın başındaki durumuna geri döner. Yalnızca 1847-1852 yılları arasında İrlanda dışarıya 1.200.000 kişilik bir göç verir. Marx 1853 yılında New York Daily Tribune’de yayınlanan yazısında, utanmadan işçilerin durumunun gittikçe iyileştiğinden (“Dünya gün geçtikçe emekçiler açısından bir cennet halini alıyor.” The Times) dem vuran burjuva ideologlarına verir veriştirir:

O halde nasıl oluyor da İrlandalı emekçiler böylesi büyük kitleler halinde ve de daimi olarak yerleşmek amacıyla adanın öbür yakasına akın ediyorlar? Hâlbuki önceleri her hasat mevsiminden sonra evlerine geri dönerlerdi. İrlanda halkının toplumsal ıslahı (iyileşmesi) bu denli hızlı gerçekleşiyorsa, nasıl oluyor da, bir yandan da delilik 1847’den ve özellikle de 1851’den beri bu denli korkunç bir ilerleme kaydetti?

Mart 1853’te deliliğin 3000’e yaklaştığına ilişkin rakamları verdikten sonra şunu ekler: “Ve bu ülke, İrlanda’daki ilk Akıl Hastanesinin kurucusu olan ünlü yazar Jonathan Swift’in, doksan tane bile deli bulunduğundan şüphe ettiği aynı ülkedir”! (29 Temmuz 1853)
Katolik-Protestan Ayrışması ve Burjuva Çözümsüzlük

İşte İrlanda yirminci yüzyıla doğru yaklaşırken bu sorunlar yumağıyla karşı karşıyaydı. Bir yandan burjuvazinin başını çektiği ve daha sonradan küçük-burjuvaziye devrettiği Birlik karşıtı mücadele devam ederken; bir yandan da İngiltere, Liberalleri aracılığıyla yaptığı yukarıdan müdahalelerle sorunu kendi cephesinden halletmeye çalışıyordu. İngiliz işçi sınıfı da yükselen mücadelesiyle birlikte soruna sahip çıkmaya başlamıştı. Gelgelelim İrlanda burjuvazisinin en son görmek isteyeceği şey, İngiltere işçi sınıfının İrlandalı sınıf kardeşleriyle el ele vermesiydi. Mayıs 1842’de Parlamentoya sunulan ikinci Çartist dilekçe 1802 yılında zorla dayatılan Birlik Yasasının kaldırılmasını savunmasına karşın, istifini bozmayan İrlandalı liberaller hiç oralı olmadılar ve Engels’in de dikkat çektiği gibi Çartistlere karşı sınıf tavırlarını takınıp sırt çevirdiler.

Öte yandan 1870’de başlayan toprak yasaları çıkartma furyası da 1909 yılına kadar devam etti ve bu süre zarfında tek bir toprak sorunu için tam yedi kez toprak reformu yapıldı! Bu pratiğin adı elbette burjuva çözümsüzlüktü. Köylünün toprağını kiracı olarak değil, onun bağımsız sahibi olarak işletmesine yönelik uygulamalar hayata geçirilmeye, ama bir yandan da toprak beylerinin imtiyazlarına çok fazla dokunulmamaya çalışıldı. Yirminci yüzyılın başında birçok köylü toprak sahibi olabilmesine rağmen bu sefer de borç batağına battı ve yaklaşık yarım yüzyıl önce Fransa’da yaşanan senaryo tekrarlandı: ağır borçların ödenememesi ve ipotekler. Sonuçta, burjuvazinin yukarıdan dayattığı “reformlar”, tabiatıyla, sorunun özüne, yani mülkiyetin kimin elinde olduğuna, erkin kimde bulunduğuna dokunmuyordu.

Ancak, toprak sorunu, burjuvazinin niyetlerinden bağımsız olarak, burjuva anlamda bir “çözüm” sürecine girmişti. Eski sömürgecilik anlayışının yetersizleşmeye başlamasıyla birlikte kapitalizmin değişen ihtiyaçları doğrultusunda İrlanda, kapitalist üretim ilişkileriyle daha yakından tanışmaya başlıyordu. Kuzeyin baş şehri konumundaki Belfast on dokuzuncu yüzyılın başında yirmi bin nüfusa sahipken yüz yıl sonra nüfus tam yirmi katına ulaşmıştı. Güneye oranla sanayileşmede ileride olan kuzey bölümünde özellikle gemi yapımı ön plana çıkıyordu. Böylece köylülük ulusal mücadelenin sınıfsal tabanı olmaktan çıkıyordu.

İrlanda burjuvazisi bu dönemde “Yerinden Yönetim” politikasını gündeme getirdi. Başını Parlamentodaki İrlanda temsilcilerinin çektiği hareket, Birleşik Krallık’a bağlı tali bir parlamento talep ediyordu. İngiliz burjuvazisinin Liberal kesimi bu teklife sıcak bakıyordu. Eski ilişkilerin sürdürülmesinde ayak direyen, imparatorluk müptelası Muhafazakâr kesim ise, bu öneri karşısında ateş püskürüyordu. Aslına bakılırsa yirminci yüzyıla girerken sermayenin temsilcileri, mevcut sorunun yüzeysel çözümünün sermayenin çıkarlarına ters düşmediğini, aksine kitlesel bir hareketin önüne geçmesi ve taban desteğini kaybettirmesi (dolayısıyla bağlamını “aşıp” toplumsal bir kurtuluşa dönüşmemesi) bakımından tercih edilir olduğunun farkına varmışlardı. Bu esasen, emperyalizm döneminde, sömürgelerin temel anlamıyla artık bir mutlak gereklilik olmadığının, sermayenin güçlü ahtapot kolları sayesinde siyasi ve hukuki egemenliğinin olmadığı yerleri bile sarıp sarmalayacak kadar yetkinliğe ulaştığının dışavurumuydu.

Tüm bunlar on yedinci yüzyılda sömürgeleştirme politikaları gereği İrlanda’nın kuzeyine (Ulster) yerleştirilen ve zamanla buradaki nüfus içerisinde çoğunluğu ele geçiren Protestanlar ve bu kesimlerin üzerinden politika yapan gerici burjuva kesimler açısından tehlike çanlarının çalması demekti. Nitekim olası bir yerinden yönetim, parlamentoda çoğunluğun Katoliklere kaptırılması ve İngiliz muhafazakârlarının da iç politikada elinin zayıflaması anlamına geliyordu. Dolayısıyla Protestan gericiliği kışkırtıldı. Lord Carson ayaklanma tehdidinde bulundu ve silahlı haydutlardan oluşan çeteler oluşturdu, Katolik-Protestan çatışması körüklendi. İngiliz emperyalizmi bir kez daha tarihin tozlu sayfaları arasından eski dostunu işe el atması için yardıma çağırmıştı: böl ve yönet.

Burada İrlanda ulusal sorunu içerisinde önemli bir yer işgal eden Katolik-Protestan ayrışmasına da kısaca değinmekte fayda var. On altıncı yüzyılda şekillenmeye başlayan ve kendi üstyapı kurumlarını da teker teker oluşturma telâşındaki İngiliz burjuvazisi, ulus-devletini oluşturma ve ulusal sınırlarını (pazarını) çizme sürecinde kaçınılmaz olarak Katoliklikle ters düştü. Bunun nedeni elbette toprak sahiplerinin en büyüğü olan Roma Katolik Kilisesi’nin feodalizmin kalesi durumunda olmasıydı. Ayrıca yeni sınıfın, kendi somut ihtiyaçları sonucu şekillenen silahları (bilim, teknoloji, akılcılık vs.) otomatikman eski dinle çatışmak durumundaydı. Bu nedenle Hıristiyanlık (Katoliklik) güne uyarlanmak zorunda kaldı ve ortaya, Marx’ın sözleriyle, “Hıristiyanlığın burjuva gelişimi olan Protestanlık” çıktı. Hıristiyanlık veya özelde Protestanlık mezhebi üstün bir din olduğu için değil, kendini oluşan yeni koşullara uyarlayabildiği, kendisini değiştirdiği için varlığını sürdürmüş ve ekonomik açıdan güçlü olan taraf olmuştur. Belirli bir döneme ait olan bir din, yeni oluşan toplumsal şekillenmeye kendisini dönüştürerek cevap vermiş ve ayakta kalmayı başarmıştır.

Ulusal baskının ve aşağılamanın, o ulusa “ait” olan her şeyin (Katoliklik) hor görülmesiyle kol kola gittiği düşünüldüğünde, tarihsel açıdan belirli bir aşamaya ulaşamamış daha doğrusu ulaşması engellenmiş bir halkın, Katolikliği ve Katolik Kilisesini de mücadelenin içinde görmesinde –üstelik bu kurum her zaman kendi sınıfsal çıkarlarıyla, yani egemen sınıfla uyumlu hareket etmesine karşın– şaşılacak bir taraf yoktur. Ulusal hareketler, tam da ulusal bir hareket olmalarından ötürü, müttefiklerini verili koşullara göre belirlerler. Homojen bir yapıya sahip olmamalarından ötürü sınıflar arasındaki uçurumlarda gezinmek suretiyle de düştüklerinde yılana sarılmaları mümkündür. Sovyetler Birliği’nin var olduğu koşullar içerisinde programına sosyalizm ibaresini, isminin arkasına “ML” yaftasını alan çeşitli ulusal hareketlerin, arkasını yasladığı güç ortadan kaybolduğunda tam tersi uca savrulmasında devrimci Marksistler açısından bir anormallik veya olağanüstülük yoktur ve böylesi bir durum söz konusu ezilen ulusun mücadelesinin meşruluğunu ortadan kaldırmaz.
Marx, Engels ve Lenin’in İrlanda Sorununa Yaklaşımı

Engels İngiltere’nin İrlanda üzerinde yüzyıllardır süregelen dinmek bilmez baskısını, eski İrlanda yazınıyla ilgili bir kitaba yazdığı önsözde şöyle dile getirmişti: “Bu şarkılara damgasını vuran melankoli bugün de hâlâ İrlanda’nın ulusal mizacının bir dışavurumudur. Zaten fatihleri her zaman yeni, son moda baskılar icat eden bir halk arasında başka türlüsünün olması nasıl beklenebilir ki?” Marx ve Engels Avrupa’daki işçi devrimi sorunu çerçevesinde İrlanda meselesine ilk baştan itibaren büyük önem hasretmişlerdi. Özellikle Engels İrlanda halkının yüzyıllardır süren mücadelesine her zaman büyük hayranlık beslemiş ve çalışmalarını zaman zaman bu noktada yoğunlaştırmıştı. Öyle ki 1869 yılında bir İrlanda tarihi yazmak için hazırlıklara girişmiş, fakat bu çabasını yarım bırakmak zorunda kalmıştı.

Marx ve Engels’in bu konudaki görüşlerinin gelişimini anlayabilmek için, henüz ulus-devletlerin kurulmakta olduğu ve burjuvazinin eski üretim ilişkilerine karşı ilerici bir misyon üstlendiği dönemle; burjuvazinin dünya üzerinde hâkim duruma geçerek gericileştiği emperyalizm dönemi arasında net bir ayrım çizgisi çekmek zorundayız. Bu gerçeklik kendisini yalnızca proleter devrimin “güncelliği” olgusunda değil, aynı zamanda ulusal kurtuluş mücadeleleri içerisinde ezilen ulus burjuvazisinin kaypak, korkak, uzlaşmacı ve çoğu zaman karşı-devrimci oluşu olgusunda da dışa vurmaktadır.

Marx ilk başlarda İrlanda’nın kurtuluşunun İngiliz işçi sınıfının yükselişiyle gerçekleşeceği ve “İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasının imkânsız” olduğu düşüncesini besliyordu. Ada işçi sınıfının tüm Avrupa’daki belki de tek gelişkin sınıf konumunda olması Marx’ın güvenini perçinliyordu. Fakat “bu konu üzerine daha derinlemesine çalışmalarım sonucu,” diye yazar Engels’e bir mektubunda, “tam tersine kani oldum. İrlanda sorunu hallolmadığı müddetçe İngiliz işçi sınıfı asla hiçbir işin üstesinden gelemeyecektir. İrlanda ile mevcut bağlılığından kendisini azade kılması İngiliz işçi sınıfının doğrudan menfaatinedir. […] İngiliz gericiliğinin kökeninde İrlanda’nın boyunduruk altında tutulması yatmaktadır.” (10 Aralık 1869) Bu nedenle İngiliz işçi sınıfının da programında İrlanda’nın bağımsızlığı ve kendi devletini kurma hakkını tanıması gerektiğini ve İngiliz burjuvazisinden koparak “bunu yalnızca ortak bir dava olarak görmekle yetinmeyip, bu birliğin bozulması için inisiyatifi de eline alması” gerektiğini savunur. Marx’a göre İngiltere’ye öldürücü darbe yumuşak karnı olan İrlanda’da vurulabilir.

Marx işçi sınıfının evrensel kurtuluşuna her şeyden fazla önem vermiştir. Ulusal sorun işçilerin birleşmesinin önünde önemli bir engel teşkil etmektedir. İşçi sınıfının enternasyonalizmi gönüllü bir birliktelikten geçmektedir ve ezen ulus şovenizmi sanıldığının aksine yalnızca ezilen ulusun değil, ezen ulus komünistlerinin de önünde çok önemli bir engeldir. Bu noktada dikkat çekici bir hususa işaret eder Marx:

Ve en önemlisi! İngiltere’deki her sanayi ve ticaret merkezinde, artık, iki düşman kampa, İngiliz proleterler ile İrlandalı proleterlere bölünmüş bir işçi sınıfı var. Sıradan bir İngiliz işçi, kendi yaşam düzeyini düşüren bir rakipmiş gibi, İrlandalı işçiden nefret ediyor. İrlandalı işçiyle ilişkisinde, kendini egemen ulusun bir üyesi olarak görüyor ve bunun sonucu, İngiliz aristokratlarıyla kapitalistlerinin İrlanda’ya karşı bir aleti durumuna düşüyor, böylece onların kendisi üzerindeki egemenliğini güçlendiriyor.[1]

Lenin de Marx ve Engels’in bu çizgisini takip etti ve İrlanda’nın bağımsızlığının savunulmasının yalnızca gerekli olduğunu değil –başta Rosa Luxemburg olmak üzere diğer sosyalistlerle yaptığı tartışmalarda– bunun en “pratik” çözüm olduğunun da ısrarla altını çizdi. İngiltere’nin İrlanda’yı boyunduruk altında tutmasının İngiliz burjuvazisinin elini güçlendirdiğini ve İngiliz işçi sınıfını gerekli sınıf bilincinden mahrum bıraktığını gören Lenin mücadelenin önderliğini kimin yapacağı konusunda Connoly ile aynı düşünceyi paylaşmaktadır. Lenin, tabansız liberallerin elli yılı aşkın süredir İrlanda’da reform sorununu gündeme getirdiklerinden, ama bunu sürüncemede bıraktıklarından bahseder. Yerinden Yönetim yasasının emperyalist savaşın çıkmasıyla rafa kaldırıldığını, bunun gerici toprak sahipleri güruhuna verilmiş bir taviz olduğunu söyler. Netice itibarıyla Lenin uzlaşmaz sınıf çizgisini ortaya koyar. Burjuva liberaller bu sorunu çözemez, zira bin bir bağla toprak sahiplerine bağlanmış durumdadırlar. Bu sorunu yalnızca işçi sınıfının devrim programı çözebilir.
İrlanda İşçi Sınıfı Sahneye Çıkıyor

Paskalya Ayaklanmasına ve buna giden sürece değişen sınıf dengeleri, ülkenin toplumsal bileşimi ve bunun sınıf mücadelesi üzerindeki dolaysız etkilerini göz önünde bulundurarak yaklaşmak mecburiyetindeyiz. Köylü ülkesi olma sıfatından tam anlamıyla kurtulamamış olmasına karşın, sanayinin ve onun temsil ettiği yeni üretim ilişkilerinin ülke ekonomisindeki yeri ve bunun sonucu olarak işçi sınıfının bu denklem içerisindeki gücünün farkına varması söz konusu sürece damgasını vurur. Nitekim toprak sorunu da burjuva çözümüne bu dönemde kavuşacak ve yoksul köylüler bu süreçten elleri boş çıkacak olsalar da, İrlandalı mülk sahibi sınıflar gerekli güce kavuşacaklardı.
James Connoly

Marksist James Connoly’nin 1896 yılında kuruluşuna ön ayak olduğu İrlanda Sosyalist Cumhuriyetçi Partisi, egemen güçlerin yarattığı sekterliğin üzerine gidilmesi gerektiğinin bilinciyle gözünü sendikalarda ve kitle örgütlerinde mevziler elde etmeye ve dinsel planda bölünen işçileri sınıfsal düzlemde birleştirmeye dikmişti. Kamuoyunda ve kitle örgütlerinde burjuva milliyetçilerin ağır bastığı bir ortamda Connoly, İrlanda’nın salt bir ulusal sorundan mustarip olmadığını, işçi sınıfı ve emekçilerin bir toplumsal kurtuluşa ve dolayısıyla bir işçi cumhuriyetine ihtiyaç duyduklarını düşünüyordu. Connoly’nin 1903’te Amerika’ya göç etmesi ve 1910’a kadar İrlanda’dan uzak kalması sonucu bu kez devreye bir başka komünist girmişti: James Larkin. Larkin önce 1905 yılında Belfast’ta dok işçilerinin grevine önderlik etti. Ardından, Connoly’yle birlikte, 1913’teki grevin de örgütleyicisi olacak olan İrlanda Nakliyat ve Genel İşçi Sendikasını (ITGWU) kurdular.

1911 yılında Belfast’taki tekstil işçileri Connoly’nin doğru sınıf hattını takip ederek önemli bir grev gerçekleştirdiler. Belfast’taki en büyük sektörlerden biri olan keten ve tekstil sanayisinde işçiler çok ağır koşullar altında ve düşük ücretlerle çalışıyorlardı. Çoğunluğunu kadınların oluşturduğu işyerinde örgütsüz durumda bulunan işçiler, Ekim ayında patronun iş hızlandırma kapsamındaki dayatmaları karşısında baş kaldırdılar. Elbette burjuva örgütlerden yardım görmeyen işçiler Connoly’den yardım istediler. Katolik Kilisesi’nin caiz görmeyerek cevaz vermediği grev esnasında anlaşma masasına yanaşmak istemeyen işverenler, her şeye karşın, dayatmak istedikleri yeni işyeri kanunlarını benimsetemeden işçiler çalışmaya geri döndüler. Grev amacına ulaşmıştı.

Öte yandan işçi sınıfı kendi talepleri için mücadele ederken, İrlanda sorununun yukarıdan çözümü için de girişimler sürüyordu. 1911 yılında yapılan genel seçimlere İngiltere’deki Liberal Parti ile İrlanda Partisi ortak listeyle girdiler. Yapılan ittifak uyarınca Yerinden Yönetim tasarısı hayata geçirilecekti. Oluşturulan listenin seçimlerden zaferle ayrılmasının ardından, Protestan gericiliği tekrardan tetiklendi. Buna mukabil, devreye savaşın da girmesiyle Yerinden Yönetim krizi kesintiye uğrayacaktı.

Öte yandan, İrlanda savaşın öncesinde bir başka olayla daha sarsılacaktı. Yüzyılın başından beri gelişmekte olan örgütlü işçi hareketini baltalamak ve onun can damarı olan komünist Connoly’nin ve Larkin’in ön planda olduğu ITGWU sendikasını tasfiye etmek için İrlanda burjuvazisi lokavt ilan etti. Her fırsatta İrlanda’nın yekpare bir bütün oluşturduğundan dem vurarak işçi sınıfı ve emekçileri kuyruğuna takmaya çalışan İrlandalı kodamanların başı, İşverenler Sendikası başkanı ve aynı zamanda ülkenin en büyük gazetelerinden birinin sahibi olan Murphy sendikaya üye işçileri istifaya zorladı. İşçilerse Murphy’nin gazetesini boykot ederek cevap verdiler. İrlanda burjuvazisi lokavt ilan etti. Katolik Kilisesi’nin ve burjuva milliyetçilerin destek verdiği lokavt sırasında binlerce işçi işten atıldı, komünist Larkin tutuklandı. Enternasyonalizmi bayrak edinmiş olan Connoly, mücadelenin İngiliz işçi sınıfıyla bağlarının kurulmaması durumunda başarıya ulaşamayacağının bilinciyle hareket etti. Lokavt sırasında adanın diğer bölgelerinde kitlesel gösteriler düzenlendi. Fakat İngiliz işçi sınıfının başındaki reformist önderlik uğursuz rolünü burada da oynamaktan geri durmadı. Yaklaşık altı ay boyunca 20.000 işçinin destansı mücadelesine karşın lokavt 1914 yılında başarıyla sonuçlandı ve işçiler sendikadan istifa ederek işe geri dönmek zorunda kaldılar.
Paskalya Ayaklanması ve Devrimcilerin Katledilmesi

Savaş öncesinde İrlanda nüfusu 4,5 milyona yaklaşıyordu. İşçi sınıfı esasen kuzeybatı bölümünde toplanmış, burada güçlü bir sanayi de oluşmuştu. Bu bölgenin merkezi olan Belfast’ın nüfusu elli yıl içerisinde iki-üç kat artarak 400.000’i geçmişti. Ancak, ITGWU’nun buradaki örgütlülüğü nispeten azdı.

Üzerinde durulması gereken nokta, ulusal hareket içerisinde artık bir sınıfsal ayrışmanın nüve halinde de olsa görülmeye başlamasıydı. İşçi sınıfı yirminci yüzyıla grevleri ve direnişleriyle imzasını atarken, mülk sahibi sınıflar arasında başka bir tantana daha vardı. Yerinden Yönetim’e karşı tepkiler örgütlü bir kimliğe de kavuşturulmuş ve kuzeydeki burjuvazi tarafından Ulster Gönüllüler Gücü (UVF) adında küçük-burjuva ve lümpen proleter kesimlerden müteşekkil silahlı bir örgüt kurulmuştu. İrlandalı milliyetçilerse buna binaen Ulusal Gönüllüler’i (NV) kurmuşlardı. UVF, Katoliklerin azınlığı oluşturduğu kuzeyde küçük çaplı katliamlara girişmiş, lokavt esnasındaysa iş daha da çığırından çıkmıştı.

Bu sebeple, James Connoly 1913 yılında, Ulster Gönüllüleri adı verilen bu silahlı faşizan çetelerin katliamlarına yanıt olarak İrlanda Yurttaş Ordusu’nu kurdurttu. Sendikalara ve işçi sınıfının kitle örgütlerine bağlı hareket eden, sendika üyelerinin aidatlarıyla ayakta duran bu ilk işçi sınıfı ordusu ayaklanmada da kilit rol oynayacaktı.

James Connoly işçi sınıfının ordusunda başrolü oynuyordu. Birinci Dünya Savaşında emperyalist çılgınlığa ortak olmak istemeyen Connoly, savaşa karşı tutum aldı. Böylece gerek UVF’nin gerekse de NV’nin büyük çoğunluğu savaşa destek olurken İrlanda Yurttaş Ordusu gerçek bir işçi ordusu sıfatıyla enternasyonalizmi kendisine düstur edinecek ve bu şovenist dalganın esiri olmayacaktı.

Ancak, işçi sınıfının o günlerdeki uluslararası önderliği (II. Enternasyonal) kendi burjuvalarının arkasına takılmıştı. Tıpkı Rusya’daki Lenin ve Bolşevikler gibi, Connoly de yükselen sosyal-şoven fikirlerin ortasında azınlıkta kalmıştı. İşçi sınıfı hareketinin geri çekilmesi ve burjuvazinin saldırıları üst üste binmişti. Connoly açısından bardağı taşıran son damla ise, İrlanda’ya zorunlu askerliğin dayatılması girişimleri oldu.

Bunun üzerine Connoly gibi silahlı bir ayaklanmanın mücadelenin önünü açacağı görüşünü paylaşan İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği (IRB) ile birlikte ayaklanma kararı alındı ve gün olarak yaklaşan paskalya yortusu seçildi. 24 Nisanda başlayan ayaklanmada Dublinli Gönüllüler’e bağlı küçük bir kesim de yer aldı. Esas olarak Dublin ile sınırlı kalan ayaklanma beş gün sürdü. Sınıfla bağları kurulamayan ve maalesef küçük bir azınlıkla sınırlı kalan ayaklanma gözü dönmüş İngiliz emperyalizmi tarafından şiddetle bastırıldı. Sivil halka yönelik katliamlara girişilmesi ve kentin top saldırılarıyla yerle bir edilmesinin ardından Connoly ve diğer devrimciler tutuklandılar. Connoly bu sırada ağır şekilde yaralanmış ve yarası kangrene dönüşmüştü. Hemen ardından kurulan sözde mahkemeyle cezalar kesildi ve on beş devrimci bir oldu bittiye getirilerek kurşuna dizildi.
Paskalya Ayaklanmasından Geriye Kalanlar

Paskalya Ayaklanması zamansız bir çıkış, sonu baştan belli bir kalkışma mıydı? Connoly’nin kendisi bile, ayaklanmanın hemen öncesinde açık açık “hiçbir kazanma şansımız” yok dediğine göre, bu soru tartışmaya değerdir. Tarihte pek çok örneği olduğu gibi, devrimci ayaklanmalar her zaman tam uygun koşullarda gerçekleşmiyor.

Lenin, sonrasında yaptığı değerlendirmede bu ayaklanmayı sahiplenmiş, fakat İrlandalı devrimcilerin bahtsızlığının, ayaklanmanın “Avrupa proletaryasının ayaklanması henüz olgunlaşmadan” gerçeklemiş olmasında yattığını belirtmiştir. Plekhanov’un ayaklanmayı “darbe” diyerek nitelendirmesine sert çıkan Lenin şunları yazmıştı:

Yüzyıllara dayanan bir geçmişe sahip İrlanda ulusal hareketi, değişik sınıfsal çıkarların bileşiminden ve aşamalardan geçtikten sonra, kendi ifadesini özellikle Amerika’da toplanan, yığınlara dayalı İrlanda Ulusal Kongresinde buldu (Vorwärts, 20 Mart 1916). Ve bu kongre İrlanda’nın bağımsızlığı çağrısında bulundu; bu ayaklanma uzun bir yığın ajitasyon, gösteriler, gazete yasaklamalar vb. döneminden sonra, kent küçük-burjuvazisinin ve işçilerin bir kesiminin yönettiği sokak savaşları biçiminde tezahür etti. Böyle bir ayaklanmayı “darbe” olarak niteleyen kimse, ya gericilerin en sunturlusudur, ya da bir toplumsal devrimi canlı bir olgu olarak kavramaktan, ümitsiz vaka derecesinde aciz bir doktrinerdir.

Toplumsal devrimin, sömürgelerde ve Avrupa’da ayaklanmalar olmadan, bütün önyargılarıyla küçük-burjuvazinin bir kesiminin devrimci infilakı olmadan, siyasal bakımdan bilinçsiz olan proleter ve yarı-proleter yığınların, toprak sahiplerinin, kilisenin, krallığın boyunduruğuna karşı, ulusal vb. boyunduruğa karşı hareketi olmadan düşünülebileceğini sanmak, toplumsal devrimi reddetmektir. Ne olacaktı! Bir ordu belirlenmiş bir noktada mevzilenerek, “biz sosyalizmden yanayız”, bir başka ordu da bir başka noktada saf tutarak “biz emperyalizmden yanayız” diyecek ve böylece toplumsal bir devrim gerçekleşecek, öyle mi! Ancak böylesine çokbilmişçe ve gülünç bir bakış açısından hareket ederek İrlanda ayaklanmasına “darbe” diye kara çalınabilir.

“Saf” bir toplumsal devrim bekleyenlerin ömrü hiçbir zaman bunu görmeye vefa etmeyecektir.[2]

Ayaklanmanın sonrasında, Birinci Emperyalist Savaşın bitimiyle gerçekleşen genel seçimlerde İrlandalı burjuva milliyetçilerin ezici bir üstünlükle galip gelmesi üzerine iç savaş başladı. 1919’da Limerick’teki işçilerin kentin kontrolünü ele alarak kendi sovyetlerini de kurdukları, toprak işgallerinin ve büyük grevlerin de yaşandığı iç savaşta liderliği burjuva milliyetçilerin ele geçirmesi, işçi sınıfı açısından sonucu belirlemiş oldu. Zira özellikle James Connoly’nin ölümünden de sonra ulusal hareketin sınıf dinamikleri işçi sınıfı tarafına kayma şansını kaybetti.
Sonuç

Burjuvazinin çürümüş sistemi, tarihsel açıdan kendi payına düşen ve dolayısıyla “normal” şartlar altında kapitalist çerçevede çözülebilecek sorunları bile çözmekten aciz durumdadır. Ölüm saati yaklaştıkça saldırganlaşan kapitalizm bu tarihsel sorunları kangren boyutlara taşımakta, kendi miadını doldurmuş olmasının yükünü proletaryanın sırtına yüklemektedir. Böylece aslında farklı tarihsel evrelere denk düşen sorunlar üst üste binmekte, diyalektik bir bütün oluşturmaktadır. Elbette bu durum komünistler açısından da önemli bir zemin hazırlamakta, ulusal kurtuluş mücadelesini toplumsal kurtuluş alanına yükseltmek için fırsat sunmaktadır.

Öte yandan, ulusal sorun, “asıl çelişki sınıfsaldır” gerçekliğinin arkasına sığınarak geçiştirilebilecek veya boşlanabilecek bir sorun değildir. Nitekim, ulusal sorun, tarihsel olarak burjuva demokratik bir sorun olmasına ve harekete geçirdiği kitlelerin sınıfsal çeşitliliğine karşın, barındırdığı ve kaynaklandığı çelişkiler özgün dışavurumlara sahiptirler. Enternasyonalist komünistler sosyalist temellerde birliği gerçek ve kalıcı bir çözüm olarak değerlendirseler bile, bu gerçeklikten hareketle kitlelerin –eğer varsa– ulusal sorunlarını görmezden gelmezler.


[1] “Marx’tan New York’taki Sigfrid Meyer ve August Vogt’a” (9 Nisan 1870), Seçme Yazışmalar, c.2, Sol Yay., s.14

[2] Lenin, “The Discussion on Self-Determination Summed Up [Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti]”, Collected Works, cilt. 22, s.355-56

 

Menu