Genel Tarih

Geçtiğimiz haftalarda ABD’deki bir Yahudi örgütünün (İnkâra Karşı Mücadele Birliği - ADL) daha önceki tutumunu değiştirerek Ermeni soykırımını tanıdığını açıklaması, ABD Kongresinde Ermeni soykırımı yasa tasarısının geçirilmeye hazırlandığı şu günlerde zaten teyakkuz halinde olan Türkiyeli inkârcıları bir kez daha infiale sürükledi. Türk hükümetinin İsrail’i araya sokarak ADL’ye basınç bindirilmesini sağlama girişimleri, gazete köşecilerinin köpürmeleri ve Halaçoğlu gibilerin “bilimsel” ulumaları, aslında Ermeni kırımını “sözde”leştirmeye yönelik bildik ortaoyununun yeniden sahneye konulmasından başka bir şey değildi. Sonuçta bu girişim bir netice vermedi ve ADL’nin tutumu değişmedi.

Meselenin Türk cephesinde durum buyken, ADL’nin “ahlâki bir tutum” olarak nitelendirdiği söz konusu açıklamalarını, bir grup duyarlı Yahudinin Ermeni halkının çektiği tarihsel acıları yürekten paylaşıp Ermeni soykırımını kabul etmesi olarak değerlendirmek de saflık olur. Emperyalist savaşın yeni cephelerinin açılmasının yakıcı bir şekilde gündemde olduğu ve bu konudaki pazarlıkların hızlandırılarak yürütüldüğü bir süreçte, ABD ve İsrail devletleriyle fazlasıyla içli dışlı bir örgütün, savaş pazarlıklarının doğrudan taraflarından biri konumundaki Türkiye’yi irrite edici böylesi bir konuyu gündeme taşıması kuşkusuz tesadüf olarak algılanamaz. Dolayısıyla, ABD’nin İran’a saldırma planlarının yeniden alevlendirildiği bir dönemde, İran’la büyük doğal gaz anlaşmaları imzalayan, Kürtlere karşı ortak harekâtlar düzenleyen ve olası bir İran savaşına şimdilik mesafeli duran Türkiye’ye yönelik bu girişimi, ADL aracılığıyla verilen bir tür gözdağı olarak algılamak yanlış olmayacaktır.

Ancak burada bir çarpıtmaya da meydan vermemek gerekiyor. Kapitalist-emperyalist oluşumların insanlığın acılarını sömürerek burjuva politikanın aleti olarak kullanmaları, hakikati hakikat olmaktan çıkarmıyor. Kapitalist güçlerin bu tür konuları kendi çıkarlarının oyuncağı haline getirmeleri ne kadar gerçekse, Ermeni kırımı da o kadar somut bir tarihsel gerçek olarak karşımızdadır. Nitekim 1915-17 yılları arasında dönemin İttihat ve Terakki kadroları tarafından planlı bir şekilde örgütlenen Ermeni kırımının varlığı, gerek o dönemin gerekse Cumhuriyet döneminin çok sayıda resmi belgesince de tartışmaya yer bırakmayacak netlikte doğrulanmaktadır. Zorunlu göçe (tehcir) tâbi tutulmaları, bu göç sırasında aç konularak, zorlu hava koşullarında korumasız kılınarak en insanlık dışı uygulamalara maruz bırakılmaları ve organize edilen çeteler ve bizzat jandarma tarafından katledilmeleri sonucunda en az 800 bin Ermeninin yaşamını yitirdiği tahmin edilmektedir. Dolayısıyla, şovenist cephenin “emperyalist oyunlar” argümanına başvurarak Ermeni kırımını yokmuş gibi gösterme çabalarının hiçbir inandırıcılığı yoktur. (bkz: Deniz Moralı, “Ermeni Sorunu: Gerçekler Direngendir”, Marksist Tutum, Mayıs 2005)

Ermeni kırımı, esasında, İttihat ve Terakkiciler önde olmak üzere Osmanlı devlet kadroları arasında Türkçülük ideolojisinin güçlenmeye başladığı ve buna bir süre sonra “devleti kurtarma” misyonunun da eklendiği bir dönemde gerçekleşmiştir. İttihat ve Terakki kadrolarının Anadolu’yu düşman bellenen gayri Müslim unsurlardan temizleme ve Müslümanlık ve Türklük temelinde bir birlik sağlama fikri, ilerleyen süreçte Osmanlı yönetici elitinin egemen anlayışı haline gelmiştir. Eklemek gerekir ki, bu anlayış, TC’nin kuruluşu sürecinde ve sonraki dönemde de devlet kurucu kadrolar arasında etkisini sürdürmüştür Nitekim Rum ve Ermeni unsurların el konulan malları, arazileri, servetleri 50’li yıllara kadar uzanan süreçte pek çok Müslüman-Türk toprak sahibini ve tüccarı daha da zengin kılmış ve yeni oluşmaya başlayan Türk burjuvazisinin ihtiyaç duyduğu sermaye birikiminin sağlanmasında önemli bir rol oynamıştır.

Ancak Ermeni kırımı, egemen sınıfların kendi çıkarları doğrultusunda giriştikleri katliamların ne ilk ne de son örneğidir. Tarihe baktığımızda, bizzat kapitalizmin, insanlığın tanık olduğu en büyük soykırımlar ve katliamlar üzerinden yükselerek doğmuş bir sömürü sistemi olduğunu görürüz. Zira, kanla yoğrulan ve tüm dünyayı kuşatan bu “yeni düzenin” işaret fişeği, “Yeni Dünyanın” yerlilerine uygulanan sınırsız bir vahşetle ateşlenmiştir. Ve bu vahşet, kapitalizmin kanlı soykırımlar zincirinin sadece başlangıç halkası olmuştur.

Sonraları “Hürriyet Abidesi” dediler ona!

Bilindiği gibi Amerika’nın beyaz adam tarafından istila edilmesi, yerli halkın köleleştirilip madenlere gömülmesi ve bu kıtadan çıkarılan altın ve gümüşün Avrupa’ya taşınması, Avrupa’da sermaye birikimine ve dolayısıyla kapitalizmin gelişmesine çok önemli bir itki sağlamıştı. Ancak bu, milyonlarca Amerikan yerlisinin o güne dek hiç karşılaşmadıkları tüfeklerle, kılıçlarla ya da mikroplarla katledilmesi ve köleleştirilmesi pahasına sağlanan bir gelişmeydi.

Amerikan yerlilerinin uğradıkları kıyım, tarihin gördüğü ilk ve en büyük soykırımdı. Kristof Kolomb’un kıtaya ayak basmasıyla başlayan ve 1886’da son Kızılderili reisinin ABD tarafından teslim alınmasıyla nihai noktasına ulaşan bu katliamda, milyonlarca Amerikan yerlisi vahşi bir biçimde yok edildi. Örneğin, bugün üzerinde Dominik Cumhuriyeti’nin ve Haiti’nin bulunduğu ve Kolomb önderliğindeki İspanyollar adaya ayak basmadan önce on binlerce insanın yaşadığı Hispaniola Adasında, istilanın üzerinden 25 yıl geçtikten sonra sadece 200 yerli kalmış ve bir süre sonra bunlar da tümüyle yok edilmişti. İstilâ edilen diğer kıta topraklarında da benzer bir durum geçerliydi. Ne var ki bu katliamı gerçekleştirenler tarih kitaplarında “yeni bir kıtayı keşfeden kahramanlar” olarak kutsanırken, Amerikan yerlileri aynı kitaplara “vahşiler” olarak geçeceklerdi.

Yağmacılar ve köle tacirleri tarafından korkunç bir soykırıma maruz bırakılan Amerikan yerlilerinin beyaz adamdan çektikleri bunlarla sınırlı kalmadı. 19. yüzyıla gelindiğinde, bu kez benzer bir soykırım Kuzey Amerika’da yaşanacaktı. Beyaz adamın 19. yüzyılın ikinci yarısında doruk noktasına ulaşan ve 1890’a kadar devam eden katliamlar eşliğinde gasp ettiği yerli toprakları üzerinde bu kez “özgürlükler ülkesi” ABD yükselecekti.

Beyaz adam, yarattığı vahşeti gizlemek için yıllar boyunca her türlü yalana başvurdu. Bu yalanlar sayesinde, Amerika, beyaz adamın “keşfetmesinden” önce pek fazla insanın yaşamadığı bakir bir kıta olarak yer etti “uygar” Batı insanının zihninde. Sinema ise bu yalan makinesinin en güçlü aracı olarak kullanıldı. Dünyanın her köşesine pazarlanan Hollywood filmleri aracılığıyla gerçeklik tümüyle ters yüz edildi ve beyazlar “vahşi Kızılderililer” tarafından katledilen, kafa derileri yüzülen “zavallılar” olarak gösterildiler.

Siu kabilesinden Mahpiya Luta (Kızıl Bulut), 1882’de, atalarının maruz bırakıldığı soykırıma dair şunları söylüyordu:

“Amerika’nın geniş vadilerinde mutluluk içinde yaşayan asil bir ırk vardı... Güler yüzlü, sevecen ve misafirperverdiler... Dört yüz yıl önce, dünyanın öbür ucundan gelen «soluk benizlileri» de «kardeş» deyip basmışlardı bağırlarına... Ama, sevgiye karşı düşmanlık, yardıma karşı nankörlük, mertliğe karşı alçaklık gördüler... Öz yurtlarında «parya» edildiler, ezildiler, öldürüldüler; «medeniyet» ve «Tanrı» adına... Sefil ruhların bölük-pörçük zulümleri gün oldu devletleşip balyoz gibi indi başlarına... Artık gülmüyorlardı, gülemiyorlardı... Mezar taşı dikilmişti söndürülen ocaklarına... Sonraları «Hürriyet Abidesi» dediler ona: Kan emerek semiren vampir devlet, «özgürlük, barış ve demokrasi» vaatleriyle sürdürdü sömürüsünü. Ve sürdürüyor...”

Söndürülen ocaklar üzerinde inşa edilen ve sonraları “hürriyet abidesi” olarak kutsanan ABD’de, kıtanın gerçek sahipleri olan yerlilere 1924’e kadar vatandaşlık hakkı tanınmadı. 1953’e kadarsa kendilerine gösterilen sınırlı alanlarda, bir tür toplama kampı olan rezervasyonlarda yaşamaya mahkûm edildiler. Ve bugün nüfusu 300 milyonu geçen ABD’de yerlilerin sayısı sadece 250 binken, “özgürlük ve demokrasi” adına tüm dünyayı kana boyamaya ve kan emerek semirmeye devam eden bu vampir devlet, kıtada gerçekleştirilen katliamı soykırım olarak adlandırmayı reddetmeyi sürdürüyor.

Yahudi soykırımı ve Siyonist burjuvazi

Kapitalizmin soykırımlarla bezeli tarihine kazınan en büyük soykırımlardan biri de, Nazilerin başta Yahudiler olmak üzere, Çingeneler, Slavlar, komünistler, sosyalistler, homoseksüeller, sakatlar gibi “arî” Alman kanını bozduklarını düşündükleri tüm unsurlara karşı uyguladıkları katliamdır. Alman sermayesini daha güçlü kılmak ve emperyalist hegemonya yarışında bayrağı ele geçirmek uğruna gerçekleştirilen bu soykırım, aynı zamanda 20. yüzyılın gördüğü en büyük soykırım olarak tarihe geçmiştir. Bu soykırımda, toplama kamplarında gaz verilerek, kurşuna dizilerek, en insanlık dışı işkencelere tâbi tutularak, her türlü deneyde kobay olarak kullanılarak katledilen insanların toplam sayısı 11 milyon civarındaydı. Bunların yarıdan fazlasını ise, çocuk, yaşlı, kadın, erkek denmeksizin, salt Yahudi oldukları için soykırıma tâbi tutulanlar oluşturuyordu. Bu korkunç soykırım karşısında Yahudi burjuvazisinin takındığı ırkçı tutum ise dehşet vericiydi:

“Nazilerin uyguladığı soykırım nedeniyle milyonlarca Yahudinin öldüğü esnada, Siyonist örgütler, ABD ve Batı Avrupa’da göçmen yasalarının zulümden kaçan Yahudilerin girişini kolaylaştıracak şekilde değiştirilmesine şiddetle karşı çıkıyorlardı. Bu ülkelerin parlamentolarındaki Yahudiler yasalar aleyhinde oy kullanıyorlardı. Amaç, İsrail’e göçü hızlandırmak ve Siyonizmin güç kazanmasını sağlamaktı. Yine aynı örgütler, soykırımın uygulandığı ülkelerdeki faşist yönetimlerle anlaşıp, az sayıda seçkin Yahudinin ülke dışına çıkarılması karşılığında yüz binlerce insanın gaz odalarına gönderilmesine sessiz kalıyordu. Yaşlılar ve hastaların İsrail’e gitmeleri istenmiyor, sağlıklı ve genç Yahudilerle İsrail’de güçlü bir ırk yaratılması planlanıyordu. Bu doğrultuda, Hitler’in arî ırk projesine gıptayla bakılıyordu.” (Zeynep Güneş, Filistin Sorununa Marksist Yaklaşım, www.marksist.com)

İsrail’in ilk devlet başkanı olan Ben Gurion, soykırımın arifesi olan 1938’de, “bilsem ki Almanya’daki bütün çocukları kurtarmak için ya hepsini İngiltere’ye nakletmek ya da yarısını Eretz İsrail’e götürmek gerek, ikinci şıkkı seçerim” diyordu. Geleceğin başbakanlarından İzak Şamir ise, 1941’de, Nazilere, Filistin’de kurulacak bir Yahudi devletini tanımaları koşuluyla “savaşta Almanya’nın yanında aktif olarak yer almayı” teklif ediyordu.

Sonuçta Nazilerin uyguladıkları soykırım, milyonlarca Yahudinin yok olmasına, bir avuç Yahudi para babasının ise inanılmaz servetler edinmelerine ve Siyonist bir devlete kavuşmalarına yol açtı. Bugün Filistinliler üzerinde terör estiren ve bölge halkları açısından en büyük tehditlerden birini oluşturan Siyonist İsrail devletinin, varlığını meşrulaştırıcı bir olgu olarak sarıldığı bu tarihsel soykırımın bir eşi daha bulunmadığını kanıtlamak için uğraş vermesi boşuna değildir. Nitekim, Yahudi burjuvazisinin “saygın” üyelerinden Jak Kamhi’nin geçtiğimiz günlerdeki açıklamaları bu açıdan ibret vericidir. ADL’nin tutumunun tartışılmaya devam edildiği günlerde, tam kadro düzenlenmiş bir törenle cumhurbaşkanı Sezer’in elinden “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” alan Jak Kamhi, törenin ardından gazetecilere bir demeç vermişti. Demeçte, ADL başkanı Abraham Foxman’a bir mektup gönderdiğini dile getirerek şunları söylüyordu Kamhi:

“Ben Foxman’a bir mektup yazarak yapılanlardan dolayı eleştirilerimi yolladım. Mektupta resmen kafalarına vuruyorum. «Nasıl» diyorum onlara, nasıl siz İkinci Dünya Savaşında olanlar için kullanılan «soykırım» tanımını, Birinci Dünya Savaşında çıkan ayaklanma sonucu ölen Ermeniler için kullanabilirsiniz. Çünkü birini kabul etmek, diğerini yok ediyor. Almanya’daki bir Musevi ne ayaklandı, ne toprak istedi, ne de kimseleri yaraladı. Yalnızca, kökenlerinden dolayı, «genlerinden» dolayı yok edildiler. Türkiye’de ise öyle bir şey olmadı, bunlar ayaklanıp toprak istediler. Savaştılar, insan öldürdüler. Elbette ki bunun karşılığında da direnç gördüler. Ama buna «soykırım» denemez. … Bir kere bütün Musevi diasporası size karşı. Bizim gibi dünyada tek ve benzeri olmayan bir dramı sulandırıyor ve yok ediyorsunuz. … Mektubumun özü budur. İsrail’in de bu işe karışması bundan dolayıdır. Kendine has olan o meşhur soykırımın bir benzeri olmadığını kanıtlamak için uğraşıyorlar. Sadece bizim güzel gözlerimiz için değil.”

Her cümlesinde Ermenilerin katledilmesine haklı gerekçeler üreten ve Yahudi soykırımını tarihte eşi görülmemiş bir kıyım olarak yansıtan bu ifadeler, aynı zamanda, soykırım gibi en korkunç insanlık suçları karşısında bile sermayenin nasıl da ikiyüzlü bir tutum takındığının çarpıcı bir örneğini oluşturmaktadır. Ne var ki Kamhi’nin dediği bir şey çok doğrudur. Dünyanın neresinde olursa olsun, burjuvazi denen sömürücü sınıf, insanlık dramları karşısında mağdurların “güzel gözleri için” değil, kendi çıkarlarını gözeterek tutum almaktadır.

Çok gerilere gitmeye gerek yok, tüm bir 20. yüzyıl tarihi bunun örnekleriyle doludur. Savaşlarda, ezilen halkların bağımsızlık mücadeleleri esnasında ya da bizzat karşı-devrimlerde, sermayenin çıkarları doğrultusunda milyonlarca insan katledilmiş ve farklı ulusların burjuvazileri de buna yine kendi çıkarları doğrultusunda göz yummuşlardır. Bu açıdan, 1990’lı yıllarda Balkanlar’da yaşanan ve 300 bin insanın yok edilmesiyle sonuçlanan katliamlara karşı takınılan tutumlar, burjuva devletlerin insanlık dramları karşısında gösterdikleri tepkilerin tipik örneklerinden birini teşkil etmektedir. Emperyalist güçler, soykırım düzeyine ulaşan bu katliamlara önce göz yummuş ve olgunlaşmasını beklemiş, ardından da “barış gücü” adı altında hem savaşa müdahil olmuş hem de kendi çıkarları doğrultusunda bir paylaşım gerçekleştirmişlerdir. Yine 90’lı yıllarda Ruanda’da 100 gün içerisinde 800 bin Tutsi soykırıma tâbi tutulurken, emperyalist güçler bu katliamı yaratan ortamı bizzat kışkırtmış, katliamı gerçekleştiren Hutuları silahlandırıp eğitmiş ve silah satışlarından gelen paralar eşliğinde katliamı izlemeye koyulmuşlardır. Katliam başladığında BM “barış gücü” ABD’nin bastırmasıyla geri çekilmiş, ABD ve Fransa BM gündemine getirilen tasarılardaki “soykırım” sözcüğünü gerekçe göstererek bunları veto etmiş ve her türlü müdahaleye karşı çıkmışlardır.

Şimdi de Darfur

ABD’nin bütünüyle kendi çıkarları ekseninde tam tersi tutum takındığı ve bu tutumu “insani yaklaşım” ambalajına bulayarak pazarladığı örneklerden biriyse Darfur’dur. Timsahların avlarını yerken gözyaşı döktükleri söylenir. ABD de uzunca bir süredir Darfur için timsah gözyaşları dökmektedir. Bu emperyalist devlet, Sudan’a yaptırım uygulanması ve Darfur’a BM “barış gücü” gönderilmesi yolunda inanılmaz çaba harcamıştır. Seferber edilen ünlü sanatçılar, Evanjeliklerin ve Yahudi örgütlerinin organize ettiği büyük mitingler, yürek parçalayıcı medya kampanyaları vs. sayesinde, ABD, Avrupa’nın da desteğiyle, sonunda BM’den istediği kararı çıkarmayı başarmıştır. BM’nin ve Afrika Birliği’nin ortaklaşa oluşturmalarına karar verilen 26 bin kişilik “barış gücü” sözde bölgedeki barışın korunmasını temin edecektir. Ancak gerçek niyetin barışın korunmasıyla uzaktan yakından ilgisi olmadığı açıktır.

Amerika, BM önderliğinde girişilecek bu emperyalist müdahalenin bahanesi olarak, Sudan hükümetinin Darfur’da gerçekleştirdiği katliamı öne sürüyor. Hatırlatmak gerekirse, Sudan hükümetinin ayrımcı politikalarına ve hüküm süren açlığa karşı 2003 yılında Darfur’da silahlı ayaklanma başlamış ve Sudan hava kuvvetlerinin ve hükümet yanlısı milislerin düzenledikleri saldırılar sonucunda, bu bölgede 200 binden fazla insan katledilmişti. Halen çoğu mülteci kamplarında yaşamak zorunda olan 2 milyondan fazla insan ise evlerini terk edip başka bölgelere ve Çad başta olmak üzere komşu ülkelere kaçmak zorunda kalmışlardı. ABD’nin “soykırım” olarak nitelendirdiği, BM’nin ise bazı ülkelerin vetoları nedeniyle bu tanımlamayı kullanmaktan kaçındığı söz konusu katliam ve dram karşısında, ABD’nin tepkisi nedense Ruanda’dan tümüyle farklı olmuştu. ABD, tarihinde ilk kez olarak, herhangi bir bölgede çatışmalar yaşanırken onu “soykırım” olarak niteleme aceleciliğini gösteriyordu. Peki neden? Darfur’daki Afrikalıların “güzel gözleri” için mi? Elbette hayır. Nitekim Sudan’ın özelliklerine baktığımızda, ABD öncülüğündeki emperyalist güçlerin, “güzel gözlere yardım”dan öte birtakım amaçlar taşıdıkları kolayca anlaşılabiliyor.

Büyük Ortadoğu Planının adım adım uygulamaya sokulduğu bir süreçte coğrafi pozisyonu itibarıyla önemli bir yere sahip olan, yüzölçümü bakımından Afrika’nın en büyük ülkesi olan ve aynı zamanda kıtanın üçüncü büyük petrol üreticisi konumunda bulunan Sudan, doğal gaz, uranyum ve bakır yatakları bakımından da oldukça zengin bir ülke. Batıda yer alan Darfur ise, içinde kıvrandığı yoksulluğa zıt bir biçimde, ülkenin petrol rezervleri bakımından en zengin bölgelerinden birisi. Ne var ki, ABD’yi son derece rahatsız eden bir şekilde, Sudan’ın Çin’le oldukça yakın ekonomik ilişkileri mevcut ve hepsinden önemlisi, bu ülkenin petrol üretiminin yüzde 80’i Çin’in denetiminde bulunuyor. Bütün bu faktörler bir araya geldiğinde, ABD açısından, durum, bir an evvel müdahaleyi gerektiren bir aciliyet taşıyor elbette.

Şurası çok açık ki, Büyük Ortadoğu Planının temel amacı, Sudan’ın da dahil olduğu geniş bölgede ABD nüfuzunun tesis edilmesi ve petrol başta olmak üzere enerji kaynakları üzerinde tam denetimin sağlanmasıdır. 2001 tarihli bir raporunda General Wesley Clark, Pentagon’daki bir askeri yetkilinin, kendisine, “şimdi Irak’ın peşindeyiz, ama daha fazlası var” dediğini belirtiyor ve konuşmanın devamında bu yetkilinin şunları söylediğini ifade ediyordu: “Bu beş yıllık bir kampanya planının parçası olarak tartışılıyor, toplam yedi ülke var, başta Irak ve ardından Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan.”

Bush’un 2006 Ekiminde Darfur’a yönelik bir kararı imzalarken söylediği sözlerse, ABD’nin Darfur’a yönelik çırpınmalarının temelinde petrolün yattığının en açık kanıtlarından birini teşkil ediyordu: “Sudan hükümetinin Sudan petrol ve petrokimya sanayii üzerindeki yaygın rolü, ABD’nin ulusal güvenliğini ve dış politika çıkarlarını tehdit ediyor.” Baklayı ağzından kaçıran Bush, böylece, “Darfur’da soykırım” çığlıklarının gerçekte hangi amaca hizmet etmek üzere yükseltildiğini de itiraf etmiş oluyordu.

Tüm bunlar, yüz binlerce insanın yok edilmesine varan katliamların, ancak emperyalistlerin ilgili bölgelerdeki çıkarları bunu gerektiriyorsa “soykırım” olarak adlandırıldığını yeterince kanıtlamaktadır. Bizler, üretimin kâr için yapıldığı ve “insani değerler” başta gelmek üzere her şeyin metalaştırıldığı kapitalist bir dünyada yaşıyoruz. Kapitalizmin tüm tarihi, burjuvazinin kendi çıkarları için vahşetin hiçbir türünden kaçınmadığının, bu uğurda on milyonlarca insanı feda edecek kadar gözü dönmüş bir sınıf olduğunun inanılmaz örnekleriyle doludur. Ve böylesi bir dünyada, soykırımların hesabını soracak, katliamlara son verecek ve barışı temin edip koruyacak tek sınıf, ancak ve ancak devrimci işçi sınıfı olabilir. Emperyalistlerin “barış gücü” yalanları kimseyi aldatmamalıdır. Çıkardıkları savaşlarda milyonlarca insanı yok edenler, katliamların en vahşilerini gerçekleştirenler, soykırımları para kaynağı olarak görenler, halkları birbirlerine düşman edenler barışı temin edebilir ya da onu koruyabilir mi? Asla! Emperyalistlerin barış gücü adı altında gönderdikleri, savaş güçleridir. Yaşanan insanlık dramları karşısında yüreği sızlayan hiçbir işçi ve emekçi, bu kan emicilerden gerçek insani yardım yapmalarını bekleyip boş hayallere kapılmamalıdır. İşçi sınıfı örgütlü bir güç olarak ben buradayım diyemedikçe, kimse soykırımların, katliamların, açlığın, yoksulluğun sona ermesini ve dünyaya barışın ve eşitliğin gelmesini beklememelidir. Ancak o, kendi çıkarları için halkları katleden ve birbirine kırdıran kapitalistleri yeryüzünden silme ve dünyaya barış getirme potansiyeline sahiptir.

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no:31, Ekim 2007)

 

Menu