Genel Tarih

İnsanların gönüllerindeki sırları pamuk gibi lif lif edip açığa vurduğu için „Hallâc” (Hallâc-ı Esrâr)[1] unvanıyla, davasının zafere ulaşmış olduğuna işaretle de „Mansur” adıyla, ayrıca Hindistan’da „Al-Mucit” (icad eden, yaratan), Çin ve Türkistan’da „Al-Mukit”, Horasan çevresinde „Al-Mamayyaz”veya „Al Şah Hallac Al-Asrar” (sırları çözenlerin Şahı) adlarıyla anılan Hallacı Mansur’un asıl adı Hüseyin’dir. Hicri 244 (Milâdi 857-8’de) Güney İran’ın Fars eyaletin-de Bayza yakınlarındaki al-Tur kasabasında doğdu. Büyük babası Mahamma Al-Bayzavi, Zerdüşt inancına mensuptu. Mansur, Vasıt’ta belli bir süre eğitim gördükten sonra, oniki yaşında Tüster’e gitti. İki yıl Tüster’de kalan Mansur, tanınmış mutasavvıflardan Sahl Al-Tustari’den (öl. H. 283/M. 896) tasavvuf dersleri aldı. Hocasıyla fikir ayrılığına düşünce, tekrar Vasıt’a döndü. Onbeş yaşında Basra’ya gitti, burada tanınmış sufilerden Ömer ibn Osman Al-Makki (öl 297/909)’nin yanında onsekiz ay eğitim gördü. Basra’da tanınmış sufilerden Abu Yakub Al-Akta’nın kızı Umm Al-Hüseyn’le evlendi. Tasavvuf konusunda hocası Al-Maki ve kayınpederi Al-Akta  ile anlaşamayan, hatta kayınpederi tarafından dinsizlikle suçlanan Mansur, onsekiz yaşlarında Bağdad’a gitti.

Burada Bağdad tasavvuf okulunun öncülerinde tanınmış mutasavvıflarından Cüneyd Bağdadi (Al Cunayd İbn Muhammad, öl. 298/910), ayrıca Ebü’l-Hüseyin Ahmed en-Nuri  (öl. 295/907) gibi tanınmış sufilerin sohbetlerine katıldı. Çok erken yaşlarda kendini tasavvufa veren Mansur’un en yakın dostu ve hocası Cüneyd Bağdadi idi. Mansur, 877-897 yılları arasında tam yirmi yıl Cüneyd Bağdadi’nin yanında kaldı. Cüneyd’in uyarılarına rağmen hakikatı açığa vurmaktan çekinmeyen Hallac’ın hocasıyla araları açıldı. 897’de Cüneyd’den ayrılan Hallac, sufi elbisesini çıkartıp, yerine “kaba” adı verilen bir tip elbise ve kolsuz bir cübbe (murakka) giyip fikirlerini yaymak üzere baş açık, yalın ayak yollara düştü. Önce Mekke’yi ziyaret etti, daha sonra Horasan’a geçti; Mave-raünnehir, Sicistan, Kirman, Türkistan, Hoten, Turfan, Hindistan, Çin’i, Maçin’i (Çin’in güney bölgesini) dolaştı; Kaşmir’deki Hindular, Maçin’deki Türklerle buluştu ve Türkler arasında, özellikle Horasan, Meveraünnehir ve Türkistan bölgelerinde tasavvuf hareketinin geliş-mesinde önemli rol oynadı. Daha sonra bu bölgelerden Anadolu’ya gelen, uygarlıklar hazinesi Anadolu’nun bu zengin inanç ve kültür mozaiğinden de etkilenerek, Anadolu Alevi-Bektaşi inanc ve öğretisinin temellerini atan, başta Hacı Bektaş Veli olmak üzere tüm Rum erenlerinin, Ahiyan-ı, Baciyan-ı, Gaziyan-ı Abdalan-ı Rumların, yani Anadolu Erenleri ve Bacılarının aynı mistik görüşte olmaları bir rastlantı değildir. Hind mistik anlayışından da etkilenen Hallac-ı Mansur, beş yıllık bir geziden sonra tekrar Bağdad’a döndü ve birçok mutasavvıfa çığır açan mistik görüşlerini, Ene’l-Hak düşüncesini burada yaymaya başladı.

Hallac’ın din konusundaki gizemci ve bâtıni (içrek) yorumları, ortodoks İslâm’ın zahiri yorumuyla (şeriatla) bağdaşması mümkün değildi. Hallac, şekilci, içten olmayan, yapmacık, akla ve mantığa dayanmayan zahiri din anlayışına karşıydı. O’na göre inançta esas, ilim irfanla, arınmış, temiz bir kalp ile öze inmek, hakikata varmak, vahdet sırrına ermek; Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hakk’ta görmek ve Hak ile Hak olmaktır. Hacı Bektaş Veli’nin de bir deyişinde ifade ettiği gibi, insan ne ararsa kendisinde arama-lıdır; Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değil. Hallac-ı Mansur’a göre, en makbul hac, Hakk’ın durağı olan gönül kâbesine yapılan hacdır:

Hac halk içindir, benim haccım sevgiliyedir (Hakk’adır)

Onlar koyun kurban ederler, ben ise kendi öz kanımı...     

Hallac, savunduğu „Enelhak“ düşüncesiyle, dini ve siyasi birçok çevrenin dikkatini ve tepkisini üzerine çekti; 912’de tutuklanıp hapse atıldı. O’nu zındıklıkla suçalyan ve kanının dökülmesini helal sayan (ya halal ad-dam), Ebu Ömer gibi kadıların verdiği ve Abbasi halifelerinden Al-Muktadir’in (908-932) veziri Hâmid bin Al-Abbas tarafından onaylanan idam fermanıyla, Hallacı Mansur, 24 zilkâde 309 (26 Mart 922)’de Bağdad’ın Bâbüttâk semtinde kurulan darağacına götürülürken, önce kırbaçlandı, elleri, ayakları, burnu, dili, kulakları kesildi, gözleri çıkarıldı, daha sonra cellat Ebu’l Hâris tarafından asılarak idam edildi. Hallac’ın kesik başı, Dicle köprüsü üzerinde iki gün asılı bırakıldıktan sonra, Horasan’a götürülüp, bölgede dolaştırılarak teşhir edildi. Bedeni yakılıp, külü Dicle sularına atıldı; insanlığa ışık tutan düşünceleri ise, Hakk’ın durağı olan gönüllerde ebedileşti.

„Mirac-ı merdan ser-i dilest (erenlerin miracı baştan asılmak-tır). Dostlarım öldürün beni! Çünkü ölümdedir benim yaşamım” diyen Hallacı Mansur, gülerek, semah dönerek darağacına gitti. Kalbi Hakk’ın durağı olan Mansur, dar meydanında toplanan kalabalığa, „Hayalin gözümde, adın dilimde nazlanmazsın / makamın kalbimde, durağın bende gizlenmezsin” diyerek urganı boynuna takıp aşk ve Hak şehidi olurken, son sözü yine “Hak Hak Enelhak” oldu.

O’nu tanıyan, tanımlayamaz;

O’nu tanımlayan, tanıyamaz.

Hallac-ı Mansur’u kendisine ruhi rehber kabul eden ünlü mutasavvıflardan Ferîdüddin Attâr (ö. 1220), Hallac-ı Mansur’un darağacına gidişini, Tezkiretü’l-Evliya adlı yapıtında şöyle yazmaktadır:

O’nun (Hallac-ı Mansur’un) birçok kerametler, mucizeler gösterdiğini gördüler. Dedikodular yayılıp gitti ve sözleri Halifeye ulaştırıldı. Sonunda karar verildi, O, „Enelhak“ dediği için ölmeliydi.

Halife, O’nu hapise attırdı. Önce üçyüz değnek vurdular. Her vuruşta değnekten bir ses gelirdi: „Ya Mansur, la tahhaf, yani korkma!“ Sonra darağacına götürdüler. O’nu, al-Tak Kapısı’nda kurulan darağacına götürdüklerinde, O, eğilip darağacını öptü ve ayağını merdivene koydu.

„Kendini nasıl hissediyorsun” diye alay ettiler. Hallac, „gerçek insanın yükselişi, darağacın en uç tepesinden geçer” diye yanıt verdi.

Mansur, yönünü Mekke’ye dönderdi, elini havaya kaldırdı, „Hak Hak Ene’l-Hak“ deyip dua etti ki; „O’nu kim bilir? O bilir...“

Sonra ellerini kestiler; O, güldü. Dediler ki “bu gülmek nedendir?” Hallac dedi ki: “Bu eller, istemek elleridir; kesmek acı vermez. Er odur ki, sıfat elini arşın üzerinden çeke ve kese. O el, açgözlülük elidir.“

Ayaklarını kestiler. O gülümseyerek, „bu ayaklarla dünyayı dolaştım. Şimdi her iki dünyada da dolaşacak diğer ayaklarım vardır. Yapabiliyorsanız, bu ayaklarımı kesiniz!” dedi.

Sonra, kanayan kollarını yüzüne sürdü, böylece yüzü kana bulandı. O’na, „neden bunu yaptın?” diye sordular. Hallacı Mansur şu yanıtı verdi: „Çok kan kaybettiğim için yüzümün rengi soldu. Sizler zannediyorsunuz ki, bu sararma korkudandır. Kanı yüzüme sürdüm ki, yanaklarımın kızıllığı gözlerinize ilişsin.”

Sonra gözlerini oydular. Daha sonra dilini kesmek istediler. Mansur: “Son bir cümle konuşmama müsaade ediniz” dedi ve göğe doğru haykırdı: “Ey Tanrım! Senin uğruna bana eziyet eden bu kullarını cezalandırma (affet); sonsuz saadetlerinden, mutluluklarından mahrum bırakma. Allahım, sana hamd olsun, zira sana gelen yolda yürürken, bunlar ayaklarımı kestiler. Eğer başımı da keserlerse, o zaman beni, zatı şahanelerinizi görebileceğim darağacın en uc tepesine çıkarmış olacaklardır.”

Sonra burnunu, kulaklarını kestiler. Hallac’ın söylediği son söz şu oldu: “Bir’e (Hakk’a) olan aşk,  O’nunla birliğe götürür.” Son sözlerinden sonra, dilini kestiler. Akşam namazında ise başını kestiler. Onlar bunu yaparken, O gülümsedi. Hallac, ruhunu böyle teslim etti...”[2]

Hallacı Mansur’un Hakk’a teslim olan ruhundan, toprağa akıtılan kanından, Dicle’ye savrulan külünden ve yüreklere gömülen düşüncesinden yükselen nidalar, hep „Hak, Hak, Ene’l-Hak!“ oldu.

„Enelhak” (Ana’l-Hak: Ben hakkım); sözüm, özüm haktır; Hak, hakikat, doğruluk bendedir, yani, Hz. Ali’nin deyişiyle, koskoca bir evreni özünde taşıyan, büyük ve kutsal olan âlemin kendisi (âlemi kübra), kâinatın aslı ve cümle yaradılışın aynası olan insandadır; herşey insanın özündedir, gönlündedir, hiç bir şey ondan ayrı değildir“ dediği için, Hakk’ı, hakikatı yabanda arayan çevrelerce dara çekilen Hallac-ı Mansur, „Enelhak” yerine herhalde „Enelbâtıl” (ben gerçek değilim) diyemezdi[3]. Bu, bir anlamda, ünlü İtalyan astronomu ve fizikçisi Galilei (Galileo, 1564-1642)’nun “dünya dünüyor” dediği için engizisyon mahkemesine çıkarılırken, canını kurtarmak için savunduğu Kopernik öğretisinden vazgeçmesi gibi olacaktı, fakat idamla yargılanan Galileo, yine de ayağını yere vurarak “Eppur sie muove” (Her şeye rağmen dünya dönüyor)” dedi. Hallacı Mansur, davası uğruna serini verdi, ama sırrını vermedi. İdam edildikten sonra, başsız cesedi yakılıp, külü Dicle sularına savruldu. Bir rivâyete göre, Hallacı Mansur’un, Dicle sularına atılan külünün bile, „Enelhak, Enelhak!...” diyerek sular üzerinde çağlayıp aktığı söylenir.

Fenâ içre fenâ (birlik denizine dalan), bekâ içre bekâ (ölmezlik) sırrına varan, nefsi mürde (ölü), gönlü zinde (diri, canlı) olan Hallac-ı Mansur’la aynı düşünceyi paylaşan Şeyh Şibli (861-945), “Hallac ile ben aynı düşünceyi savunuyorduk. Fakat, bana divanelik isnad ettiler, o sayede kurtuldum; akıllı olması O’nu helâk etti. Hallac’ ın başına bu büyük felâket, sırf sırrı Hakk’ı başkalarına açmasından dolayıdır” diyor. Hak ile hak olan Hallac-ı Mansur’un efâli (işleri), Efalullah; sıfatı, Sıfatullah, zatı, Zatullah’tır.

Halifenin emriyle, Pir Sultan Abdal’da olduğu gibi, herkes Mansur’a taş atarken, yakın dostu Seyyid Şibli ise gül atmıştı. „Şu ellerin taşı hiç bana değmez / İlle dostun gülü yaralar beni!..“ diyerek yürekten bir ah çekmişti. Dediler ki, „bunca taş attılar hiç tınmadın. Bu bir gülden ötürü niçin ah ettin?“ Hallac, şu yanıtı verdi: „Bana taş atanlar bilmezler; onlar mazurdurlar. Ama bana o gülü atan bilirdi. Atmaması gerekirdi. Attıktan sonra gül de olsa ah ettirir.“

Hallacı Mansur berdâr olunduktan (asıldıktan) sonra, İblis (Şeytan), O’nu görür ve sorar: „Bir kez ‚Ena’ sen dedin, bir kez ‚Ena’ ben dedim; sen ‚Ene’l-Hak’ dedin, ben ‚Ena Hayrun’ dedim. Bana lanet etti, sana rahmet etti;  hikmeti nedir?“ Hüseyin (Hallacı Mansur) şu yanıtı verir: „Sen Ena’dan niyyet kendine ettin (benlik davası güttün). Ben Ena’dan  benliği çıkarıp benden uzak ettim. Hal durum böyledir ki dedim.” “Rahmetullahi aleyhi rahmeten vasıa.” Fi’t-tarih min şehr-i fi evayil-i Rabii’l- evvel. Fi sene 815 (Haziran 1412)[4]

Hallac’ın asılmasından sonra Bağdad,  artık „ana gibi yar, vatan gibi diyar olmadı;“ Hallac’ın deyişiyle, „zir ü zeber (altüst)“ oldu...

Hallac-ı Mansur’un, Bağdad, Musul, Benegal, Hindistan, Basra/ Salihye ve Trakya/Gelibolu’da makamları bulunmaktadır. Bazı kay-naklara göre, Hallac-ı Mansur’un şehid edilirken, Abbasi veziri Hamid tarafından parçalanan vücudunun baş kısmı Bağdad’ta; gövde kısmı, Basra/Salihye’de; el, kol ve bacakları ise Gelibolu’da defnedilmiştir.[5]

Hallac-ı Mansur’un (Mansur al-Hallac’ın) Bağdad’ın fakir bir sem-tinde (Alavihille mahallesi, el Kerami hastahanesi sk. cad. 6’da) bulu-nan, yoğun binalar arasında mütevazi bir yapıdan oluşan makamını, Necef ve Kerbelâ’ya yaptığımız seyahatımız esnasında ziyaret etmiş-tik (18 Nisan 2000). Tahminen 4x6 m2’lik bir alanda oluşan meydanın orta yerinde üzeri yeşil çuhayla örtülmüş bir sandukadan oluşan, Hallac-ı Mansur’a ait bir kabir, türbenin duvarlarında ise, Hallac-ı Mansur’un sözlerinden oluşan çerçevelenerek asılmış bazı yazılar yer almaktadır. Ak sakallı bir derviş tarafından beklenilen Türbe,  oldukça bakımsız bir durumdaydı. Bu da, bu büyük düşünüre, şeriatın ağır bastığı ülkelerde fazla önem verilmediğinin bir göstergesiydi. Hallac-ı Mansur’un bu tasavvufi görüşleri, edebiyatından cem törenlerine kadar daha çok Anadolu Aleviliği’nde egemendir. Bu anlamda, Gelibolu’da O’na ait bir makamın bulunması bir rastlantı değildir.

Hallac-ı Mansur’un Gelibolu’daki türbesi, Fener yolu kavşağında Hamzakoy’a ve Marmara’ya hakim bir yerde bulunmaktadır. Türbeyi,  Namık Kemal’la ilgili yaptığım bir araştırma için Bolayır/Gelibolu’ya gittiğimde ziyaret ettim (25 Haziran 1999). Osmanlılar döneminde, İskender Çelebi türbesi stilinde yapılmış olan bu türbe, 1971’de yapılan bir onarımla  bakımsızlıktan kurtarılıp  ziyaretçilere açık hale getirilmiştir. Türbenin içinde iki kabir bulunmaktadır. Bunlardan, meydanın orta yerinde, üzeri yeşil çuhayla örtülmüş büyük bir sandukadan oluşan türbenin Hallac-ı Mansur’a, giriş kapısının sol tarafında yer alan türbenin ise Darüzre Miraç Hanım’a ait olduğu belirtilmektedir.

Hallac-ı Mansur’un yaşam felsefesini, inanç ve mistik anlayışını bizlere tanıtan, O’nun hapiste iken yazdığı “Kitâb Al-Tavâsin”, ayrı-ca şiirilerinden oluşan Divân Al-Hallac ve sözlerinden derlenen Ahbar Al-Hallac adlı eserleridir. Bu yapıtlar, Massignon tarafından 1913’lerde Fransızcaya çevrildi.

1906’da Fransız Arkeloji enstütüsünde çalışmak üzere arkeolog olarak Kahire’ye giden ve oradan Bağdad’a geçen Fransız şarkiyatçı Louis Massignon (1883-1962), burada yaptığı kazı çalışmalarında kırık bir testi üzerinde Hallac’ın bir dizesiyle karşılaştı. Hallac’ın mistik görüşlerinden etkilenen Massignon, kazı çalışmalarını bırakıp başta Hallac-ı Mansur olmak üzere, İslâm mistisizmiyle ilgili geniş çaplı araştırmalar yaptı ve bu konuda önemli eserler yayımladı.

Yiğitliğin, ser verip sır vermeyişin, ikrarından dönmeyişin simgesi olarak Alevi-Bektaşi cemlerinin yapıldığı, sorguda, görgüde geçen canların Mürşit huzurunda durdukları ve ikrar verdikleri meydanın orta yerine “Dâr-ı Mansur” (Mansur’un dar ağacı) adı verilmiştir. Mürşit huzurunda ayaklar mühürlü (sağ ayak baş parmağı sol ayak baş parmağı üzerinde), eller göğüste çarpaz veya  yana sarkık, baş hafiften sola eğik bir vaziyette yapılan Mansur dârı’ndaki bu duruş şekli, „Hallacı Mansur gibi verdiğim ikrardan dönmeyeceğim, yol uğruna gerekirse canımı bile veririm“ anlamını ifade eder. Aynı şekilde „ben, zalimlerle birlikte varlık içinde yaşamayı alçaklık, zalime karşı gelerek bulacağım ölümü ise mutluluk sayarım“ diyerek, aile efradı ve 72 taraftarıyla birlikte kızgın Kerbelâ çölünde Yezit ordularınca hunharca katledilen, yiğitliğin, dürüstlüğün ve haksızlığa karşı diren-menin simgesi olan Kerbelâ şehidi İmam Hüseyin ve kadınların öncüsü Hz. Fatıma’yı anmak ve onlara bağlılığını ifade etmek amacıyla sağ ayağın başparmağını, sol ayağın başparmağı üzerine, ellerini dizlerine veya sağ eli kalbin üzerine koyarak, başını hafiften öne eğmek suretiyle niyaz vaziyetinde durarak yapılan „Dâr-ı Hüseyin“ veya „Dâr-ı Fatıma“; Hallacı Mansur gibi Enelhak düşüncesini savunduğu için Şirvan’da Alancak kalesinde göğsüne bıçak saplanarak yüz üstü bırakılan Fazlullah Hurufi (Astarabad 1339-Şirvan 1394) gibi, „yüreğime bıçak da saplansa yolumdan dönmeyeceğim“ anlamında secdeye kapanarak yapılan „Dâr-ı Fazlı“; Enelhak düşün-cesini savunduğu için, bazı sünni din adamlarının verdiği fetvayla, Halep’te derisi yüzülerek öldürülen Seyyid İmadeddin Nesimi (Bağdad 1345 - Halep 1418) gibi, „derim de yüzülse, yolumdan ve ikrarımdan dönmeyeceğim“ anlamında diz çökmek suretiyle yapılan „Dâr-ı Nesimi“, Alevi-Bektaşilerin bu ululara duydukları derin saygı ve bağlılığın bir ifadesidir.

Hallacı Mansur’dan Hacı Bektaş Veli’ye, Yunus Emre’den Pir Sultan Abdal’a ve Âşık Veysel’e dek, bütün Alevi-Bektaşi ozanlarının işlediği konuların başında Ehl-i Beyt sevgi ve saygısıyla birlikte Hallac-ı Mansur’un felsefesi ve varlık birliği kuramı gelmektedir.

Bizim meclis mestlerinin demleri Enelhak olur
Bin Hallac-ı Mansur gibi onun kemin divânesi.

– Yunus Emre –

Dâim Enelhak söylerem / Hakk’dan çün Mansur olmuşam
Kimdir beni berdâr iden / Bu şehre meşhur olmuşam.

– Seyyid İmadeddin Nesimi –

Girelim Ali nuruna / Duralım Mansur dârına
Küfrümüz’ iman yerine / Sayamazsın demedim mi?

– Pir Sultan Abdal –

Fazliya çün Hak benem, Hak bendedir, Hak söylerem
Yine Mansur veş (gibi) olup berdâra gelmişlerdeniz...

***

İnsan, Mutlak varlığın sadık ve parlak bir aynasıdır. İnsandan başka canlı ve cansız hiçbir mahluk böyle bir erişim görmemiştir... Madem ki bütün âlem Hakk’ın suretinden ibarettir.O halde her kim ve herhangi şey „ben O“yum dese, yalan söylemiş olmaz. Çünkü buradaki „ben“ sözcüğü âlemin bir parçası olan söylemek mazharını taşıyan şahsa değil, âlem suretinin gerçek sahibi bulunan Hakk’a işarettir.

– Şeyh Bedreddin –

(Ali Duran Gülçiçek: Alevilik, Bektaşilik, Kızılbaşlık ve Onlara Yakın İnançlar, Köln/İstanbul 2004, 1. Cild, s. 63-70).

Ali Duran Gülçiçek

DipNotlar

[1]    Kimi kaynaklarda, Mansur’un, „Hallâc“ unvanını babasının mesleğinden dolayı
aldığı ileri sürülmektedir.
[2]BOCK, E. 1991: 300.
[3]Ünlü mutasavvıflardan Ebülvefâ (Horasan/Buzcan 10 Haziran 940-Bağdat 998/ 1026),  Hallac-ı Mansur’u idamla yargılayan mollalara şunu söyler: „Mansur, Enel-Hak demeyip te Enel-bâtıl mı, yani ben gerçek değilim mi deseydi?..“
[4] FERÎDÜDDİN ATTÂR, 1988: 251-259.
[5]Gelibolu’daki Hallac-ı Mansur türbesinde, Hallac-ı Mansur’la ilgili verilen bu bilgilerin Asya Sufileri kitabından (Urmiye/Azerbaycan 1938) alındığı belirtil-mektedir. El yazısıyla bir kâğıda yazılmış bu kaynakçada Hallac-ı Mansur’un soyu, ilmi ve düşüncesi hakkında ise şu bilgiler verilmektedir:

Mansur-u Hallaç / Dar-ü sırre Miraç / Aşk meydanında sen de gözünü aç.

Hallac-ı Mansur’un soyu: Hz. Eyüp soyundan el Muhamma oğlu Mansur Gani oğlu Hüseyin bin Hallac-ı Mansur, aşk ve Hak şehididir. İlmi: Bağdad tasavvuf okulundan  800-950 yılları arası İbn-i Ata Cüneyd Bağdadi Abdullah el Horasanı (Ehl-i Beyt soyu), Sahl Al-Tustari’den ders almıştır. Kalp gözü açılan Mansur Allah’a bağlanmış, ilm-i ledünü (Tanrısal âleme ait sırları) insanlığa anlatmıştır.

Düşüncesi: Dünyanın en büyük varlığı insanı, ruh, beden ve akıl olarak ince-lemiştir. Kur’ân-ı Kerim’in Kaf Suresi 16. Ayeti „Ben size şahdamarınızda daha yakınım“ emrini, „Allah bizim kalbimizde“; Hz. Muhammed’in „insanın kalbi Allah’ın evidir“ sözüyle birleştirerek „Enelhak, Hak bende, ben yaradılan Hakk’ ım“ demiştir. Kur’ân-ı ve Peygamberi anlatan Mansur’u yanlış anlayan Abbasi-lerin baş veziri Hamid, O’nu şehid etmiştir. Mansur şehid olurken toplanan kalabalığa: „hayalin gözümde, adın dilimde nazlanmazsın / makamın kalbim-de, durağın bende gizlenmezsin“ diyerek aşk ve Hak şehidi olmuştur. Mansur’un kalbi, Hakk’ın durağıdır. (...)

Menu