Genel Tarih

Yürüyorlardı…

Munzur Dağlarının karlı geçitlerinde kıyametin ortasından kopup gelmiş gibi yürüyorlardı.

Dondurucu soğuk insanların yüzlerine kırbaç gibi vururken, ayaklarının altındaki kayalar kopup giderken gene de yürüyorlardı.

Bu adamlar kimdi?...

YÜKSEK BOZKIR’DA ÇIĞLIK

1920 yılının Anadolu’sunda ölüm, insanların omzuna tünemiş alıcı kuş gibiydi. Birinci Cihan Harbinin tüm dünyada bıraktığı enkazlar bir yana Anadolu halklarının çektiği acılar yazıya dökülemez hikayelerdir.

Doğu Anadolu’da Ruslardan kaçan milyonlar,Şanlıurfa çöllerinde dere yataklarında cesetleriyle dolduruyorlardı. Bunun tam tersine Anadolu’dan kaçan Ermenilerden kendini Van gölünün ötesine atabilenler geriye dönüp bakmaya bile cesaret edemiyorlardı. Mezopotamya'da başsız kalan çoban köpek sürüleri ana babasız çocuk sürülerine katılmış durumda kasabaları yağmalıyor ,bir parça yiyecek için yok ediliyor ya da yok ediyorlardı.*

Mardin’de, Urfa’da, Antep’de bir araya toplatılıp yok edilen SÜRYANİ’ler taptıkları güneşi son kez görüyorlardı.

Güneş bu toprakların üzerinde cehennemde bile görülmeyecek vahşet acıları seyrediyorken, kurumuş kanlar sıcak toprakta çatırdıyordu.

1920 yılının Anadolu’sunda Koçgiri bölgesinin durumu da farklı değildi. Erkek nüfusun azaldığı kalanların kaçak ya da eşkıya gezdiği bu ortamda vereceğimiz bir örnek bu durumu açıklar.

Kapıkaya köyü kayıtlarında seferberliğe giden erkek sayısı 72, gelen erkek sayısı 4’tür. Bu dört kişiden Hüseyin Pehlivan ve Diyap Avcı’nın dönüşü ise tam anlamıyla bir mucizenin hikayesidir. Diyap Avcı yemen cephesinden üç-dört bin kilometreyi kaçak olarak katedip köyüne geri gelmiştir. Hüseyin Pehlivan ise gücüyle kazandığı bir ölüm kalım güreşi sonucu ödüllendirilip Anadolu topraklarına bırakılmıştır.* Dolayısı ile manzara ortadadır. Sadece Kapıkaya köyü kayıtları ele alındığında cephelerden geri gelme ihtimali %5.5’dir. Emperyalizmin tüm dünyada giriştiği it dalaşının ayakları altında ezilen mazlum halkların en talihsizidir Anadolu halkı. Kocalarını ve çocuklarını cepheye gönderenler; gidenlerin hiçbir zaman nerede öldüğünü bile öğrenemeyeceklerdi. Künyeler bile geri gelmiyordu. Karanlık dağlarda, düz ovalarda, yıkık köylerde, duvar diplerinde ağıtlar dolaşıyordu. Anadolu’da yeni hayatlar ölüler üstüne kuruluyordu.

18. ve 19. yy. tüm dünyada ulusçuluk hareketinin yayıldığı ve imparatorluklar içindeki halkların milliyetçilik anlayışını kavradığı yıllardır. Bu ulusçuluk kimi yönleriyle antiemperyalist kimi yönleriyle emperyalizme hizmet eder görünümü taşımaktaydı. Osmanlı himayesindeki tüm halklar, 1800-1918 yılları içinde bu uyanışla birlikte teker teker bağımsızlıklarına kavuşmuş ve Osmanlı Devletinin doğal sınırları olan Anadolu’da Kürt ve Türk halkları tarihin bu son dönemecinde baş başa kalmışlardır.  

Bu yıllarda merkezi İstanbul’da kurulan Kürk Teali Cemiyeti Seyit Abdülkadir  başkanlığında çalışmalarına başlar. Dünya milliyetçilik hareketinden etkilenmemesi mümkün olmayan bu hareketle ilgili tespitlerimiz yeterince açıktır. İlerleyen sayılarda  bu hareketle ilgili incelemelerimiz yayınlanacaktır. Ancak kıssadan hisse olarak özetleyebileceğimiz şekliyle hiçbir zaman tam bağımsız bir vatan propagandası izlemeyen bu örgüt, çoğu yönüyle dönemin özerklik politikası ile ateşli yandaşlarını denetleme çabası içinde olmuştur. Bu yönüyle örgütün üst kademe yöneticileri ile tabanı arasında görüş ayrılığı oluşmuş ve bu zayıf irade ile girişilen hareketler başarısızlıklarla sonuçlanmıştır.

Yeterince örgütlenme gücünü yaratmayan hareket çoğu yerde yerel feodal güçlere bel balanmıştır. Bunlar arasında Bedirhaniler, Seyit Taha, Hınıs feodalleri ve İmranlı beylerini sayabiliriz. Örgüt çıkardığı gazeteler ve yerel yayınlarla propaganda faaliyetlerine girişmiştir. Alişir’in çıkardığı JEPİN gazetesi Koçgiri yöresinde etkili olmuştur.

Nuri Dersimi’nin İmranlı’ya gelmesi, Alişan ve Haydar Beylerin harekete yatkın olması, Alişir’in atılgan kişiliğiyle birleşince Koçgiri bölgesi, kürt halkı içinde uluslaşma sürecinde en etkili bölge haline gelmiştir. Bazı yazarlar, özellikle Alişan ve Haydar Beylerin sırf kendi mevkilerinin tehlikeye düşmesi korkusuyla isyana katıldığını iddia ederler. İşte bu büyük palavradır. Bizzat M. Kemal’in kendisi yüz yüze görüşmede Alişan Bey’e milletvekilliği teklif etmiştir. Çıkarlar söz konusu olsaydı, tüm ayanlar Kuva-i Milliye saflarında yer almakta tereddüt bile etmezdi.

Dolayısı ile Kürt Teali Cemiyeti İstanbul’da merkez gibi gözükmesine rağmen asıl etkinlik İmranlı ve Diyarbakır’daydı. Esasında KTC, hareketin zaruri bir oluşumu ve İstanbul ile olan diplomatik temaslar için gerekli bir organ olması sebebiyle var olmuştur.

İşte tam bu noktada yazmamız gereken gerçekler bizleri beklemektedir. Üzerinden seksen yıllık bir zaman geçer bu olayla ilgili devlet yayınlarında ve çokbilmiş (!) yazarlarımızın incelemelerinde geçen tespitler yığınla karşımızda durmaktadır. İstiklal harbine karşı girişilmiş isyan, basit bir aşiret ayaklanması, dış güçlerce güdümlenmiş ayrılıkçı bir Kürt hareketi, bölgesel feodallerin örgütlenmesi ile yaratılan “Anti-Kemalist bir baş kaldırma!!” Tüm bu yorumlar tabiî ki yorumlayanların neyi ele alarak incelediklerine bağlıdır. Biz burada olayla ilgili çok bilen yazarlar gibi sosyolojik bir tarihi inceleme yapmayacağız. O sonraki işimizdir.

En basitinden söyleyebileceğimiz şekliyle koçgirililer, tüm Kürtler gibi ve tüm diğer azınlıklar gibi; başkaları için ölmekten usandıkları için bu hareket meydana gelmiştir. Koçgirili’nin yaşama şansı %5.5 olduğu için son dönemeçte hiç olmazsa kendisi için ölmüştür. Koçgirili  hayatında ismini bile duymadığı Galiçyada Kut-ül Amare’de, Süveyş’te, Bingazi’de hiç tanımadığı halklara karşı  savaşırken yitirdiği yiğitlerini için ve bunun karşılığında sadece açıklıkla ödüllendirildiği için başkaldırmıştır.

Anadolu’da karşısındaki düşman kim olursa olsun savaşan her insan, aslında yüz yıllardır yaşadığı açlık ve yoksulluğa karşı vuruşmuştur. Herkesin her şeye isyan ettiği bir paranoyada ve korkunç umutsuzlukta meydana gelmiştir Koçgiri hareketi. Araştırmacı yazarlar için olayın bu yönünü görmek çok mu zor? Ancak tarihi galipler yazar ve galiplerin yazarları.

Savaş koşulları adı altında yapılanlar ile Türk-Kürt kardeşliğinin en sağlam temelleriyle atılabileceği o yıllarda bu kardeşliğin altına büyük mayınlar konmuştur. Gayet basittir. Kardeşlik sadece yan yana olunca olur. Tam anlamıyla yan yana! Eşit!!

Aynı yıllarda yaşanan isyanların çok daha fazlası Türk kökenlidir. Bu gene çok basit bir gerçeği gösterir. Yedi yüz yıllık bir çınar diye anılan Osmanlı İmparatorluğu diğer halklara gölge dururken içinden çıkıp büyüdüğü Anadolu’nun suyunu emip kurutmuştur. Kendi çöküşüyle birlikte virane bir bozkır kalmıştır geride. Osmanlı içerisinde en şanssız halklardır, Kürt ve Türk halkları. Okuyucuya garip gelebilecek bu teşhis, araştırıldığında ne kadar gerçeği yansıttığı görülecektir. Tarih analitik araştırıldığında, Osmanlının, Anadolu’ya rağmen yükseldiği anlaşılır. Esasında 700 yıllık tarihi Osmanlı-Anadolu kan davasının tarihidir. İki güç birbirlerini asla kabullenmemişlerdir. Son kertede Osmanlı, kan davalısına sığınmıştır.

İşte tüm koşullar, Koçgiri Halk Hareketi’nin başlangıç öğeleridir. Tespitlerimizin ayrıntılı dökümü için kısıtlı dergi imkanlarımızın yetersiz kalacağından kısa kesip isyanın başlangıç dönemine girmemiz faydalı olacaktır.

Anadolu insanının henüz başını kar kaplı damlarının içinden çıkarmadığı cehennem günlerinde bu doruklarda ne işleri vardı?

Belki iki bin, belki de üç bin kişiydiler.

Niye yürüyorlardı?..

Nereye yürüyorlardı?..

Hikayemiz bu sorunun hem sebebi hem de sonucudur. Anadolu toprağında binlerce yıldır yaşanan ve anlatılan tüm hikayeler gibi acının ve gazabın üzerine yazılmıştır.

Yürüyüşün ikinci gecesinde eski eşkıya  Çolak VELO’nun kaçarken sığındığı büyük mağaralar da konakladılar. Bu mağaraların içi kupkuru ve onlarca kişiyi barındıracak kadar büyüktü. Rivayet ederler ki atmışına merdiven dayayan AZİZ AĞA namlı serden geçti, ateşin etrafında  toplanan kalabalığa küçük bir masal anlatır.

-Bir zamanlar şimdiki Horosan’da bir kuş yaşardı ki uçarken gölgesi köyleri kaplar. Bir zaman bu dünya da konaklar bir zaman başka alemlerde. Kuşun yuvası Kaf Dağı’nın ardındadır. ZALOĞLU RÜSTEM’le arkadaşlık etmiş bir kuştur. Bu kuşu görmek insanlar kadar hayvanlarında rüyasıdır. Çünkü onu görüp konuşmayı başaran mahluk ölümsüzlüğü hak edecektir. Bu yüzden hayvanlar bir meclis toplarlar ve derler ki dağın ardında gidecek olanlar ancak kuşlar olabilir. Sadece onlar Kaf Dağı’nı aşıp bu kuşun cismini görebilir. Böylece kuşlar yola çıkar ve bir kısmı dağları aşıp Kaf Dağı’nın ardına ulaşır.

-Tüm insanlar ve hayvanlar dönecek olan  kuşları beklemektedir. Bu bekleyiş epey sürer. Geriye sadece otuz kuş döner. Efsanevi SİMURG kuşunu hiçbiri görememiştir. Büyük hayal kırıklığıyla biten bu seferden sonra anlaşılır ki Simurg aslında geriye dönen otuz kuştan başka bir şey değildir. Kimilerinin Zümrüdü Anka, kimilerinin TUĞRAL, kimilerinin de SİMURG dediği kuşun aslı budur.

Aziz Ağa masalı burada keser ve son sözü söyler.

-İşte bizler de, Kaf Dağı’nın ardına giden bu kuşlar gibiyiz. Kaçımızın geri döneceği belli değil. Dağların ardında neler göreceğiz o da belli değil. Zümrüt’ü Anka Kuşu, ölme zamanı geldi mi kendi kurduğu bir ateşin içinde yakar. Sonra küllerinden yeniden dirilir. Bizlerde ateşin içinde yürüyoruz. Küllerden kim çıkacak onu da var siz söyleyin! Der… Ve arada dinleyenlerin tek tek yüzüne bakar.

Alevlerin ışığı insanların yüzüne vururken ayağa durup dinleyenler arasında Bra İbrahim Mahmur AĞA, Müdür MUSTAFA ve ALİŞİR’de vardı. Geleceği onlarda kestiremiyorlardı.

Birlikler birkaç yola ayrılmıştı. Kimileri sağlam köylerde kimileri Komlarda gecelemişti. En önemli grup mağaralara sığınmıştı.

Kemah’a doğru birleşeceklerdir.

Sözü edilen toplantıda nihai kararların ardından kaleme alınan bir nota Ankara'ya gönderildi


Bu notada kısaca İstanbul hükümetinin tanıdığı Kürt Özerk Yönetimine ait karar hususunda Ankara Hükümetinin görüşünün sorulması.Elazığ,Malatya,Sivas,Erzincan hapishanelerindeki Kürt mahkumların serbest bırakılması ve Koçgiriye gönderildiği haber alınan askeri birliğin geri çekilmesi gibi maddeler yer almıştır.

Ankara hükümeti artık ciddi olarak endişelenmeye başlamıştı. Bir nasihat heyeti teşkil edilip dersime gönderilmesine karar verildi.Burada da önemli bir taktik göze çarpar. Heyet neden koçgiriye değilde dersime gönderilmiştir.Cevap ise tek sebebe dayanır.19.yy da dersimde meydana gelen pek çok isyanda bu tür heyetler aşiret liderleriyle görüşüp çeşitli tavizler vererek sonuç almayı başarmıştır. Böylece bir tür diplomatik gelenek oluşturmuştur. Ankara'nın karşısında pek tanımadığı bir aşiret olan koçgiriye karşın dersimle temasa geçmesinin altında yatan amaç bu olsa gerek.

Ancak gönderilen heyet hiçbir sonuç alamadan büyük bir korkuyla geri dönmüştür. Hemen ardından batı dersim aşiret liderleri Ankara'ya bir telgraf çekerler. Bu telgrafta serv antlaşması gereği Diyarbakır,Elazığ,Van,Bitlis illerinde müstakil bir kürt bölgesi kurulması gerektiği aksi taktirde silahlı mücadeleyle bunun sağlanacağı ifade edilmiştir.Tarih 25 kasım 1920 dir.

Ankara telgrafa cevap vermez.
İki tarafta ilk baharı bekliyordu.
Koçgiri dağlarına kar yağıyordu.
Kar bütün kötülüklerin üstünü örtmek ister gibiydi...

Menu