Genel Tarih

Karacaören ile Cerit arasındaki arazide birden alçalmaya başladı. Daireler çizerek yere yaklaşıyordu. Civardaki tavşanlar, fareler ve yılanlar derhal ,inlerine sığındılar.
Gökler hakimi, ölmek demekti. İnsanların ölünce girdiği yer altına, sağken giriyorlardı.
Kartal, bir şeyler fark etmişti burada. Yüksekçe bir tepenin yamacında hafif çukurlukta, bir düzine kadar insan yatıyordu. Birbirlerine sarılmış gibi yatan insanların üzerine sinekler bulutlar gibi inip kalkıyordu.

Kartal birkaç döngüden sonra, tepeye hakim yakın bir kayalığa usulca kondu. Derin sessizliği, sineklerin vızıltısı bozuyordu. Bu ses olmasa, bu çukurda, bu dağlarda, hiçbir zaman, hiçbir şey duyulmayacak gibiydi.

Bu dünyadan gider olduk
Kalanlara selam olsun
Bizim için hayır dua
Kılanlara selam olsun…  
Yunus


Sinekler uçuşuyordu havada…  Kurumuş kanların üstüne inip inip kalkıyorlardı… Ölüler üst üste yığılmış yatıyorlardı. Upuzun yatan ölüler…  Biraz sonra uykudan uyanıp ayağa kalkacakmış gibi yatan ölüler… Bu çukur yarda, sıcak altında , yavaş yavaş yaklaşan kartala bakar gibi yatan ölüler…
Suçları neydi?… Neden öldürülmüşlerdi?…  At üstünde esen yele göğsünü verenlerin, şimdi tozlu rüzgar mermi deliklerini yalıyordu. Akan kanlar, küçük bir kayanın dibine göllenmiş durmuştu. Çarıksız bir ayak, kanın içine düşmüş, ölüm sarartısında  batmış kalmıştı…

Kartal kuruldu kayanın üzerinden bu manzaraya son kez baktı. Biraz sonra buraya, leş yiyicilerin dolacağını biliyordu. Kanatlarını birkaç kez salladıktan sonra, kendisini yardan aşağı bıraktı. Aşağılara doğru süzülüp aktı gitti… Gerçek bir alıcı kuş olduğu için leş yemezdi…
Ortalıkta bir tek ağıt sesi yoktu…

-ÖLENLER ANLATMAZ KALANLAR ANLATIR-

Bunlar,
Engerekler ve Çıyanlardır
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyandır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü  
A.Arif

İbe Mıste’nin oğlu Ağa, xerkten dönüyordu. Köye geldiğinde, ortalığı bir hayuhuy kaplamıştı. Bazı kadınların çığlığı göğe akıyordu. Akşamdan köyde kalan Alay, sabah giderken yanlarına  aldıkları erkeklerle beraber, tüm hayvanları da götürmüşlerdi.

Kendi ineğinin de götürüldüğünü az bir zamanda öğrendi. Ağa’nın aklı başından gitmişti. Varı yoğu bu ineğiydi. Başkaca hiçbir tutacak dalı yoktu. Alaya yetişip, yalvarıp ineği alması gerekti. Alamazsa açlıktan ölmesi muhakkaktı.  Alayın gittiği yönü öğrendi ve yalvar yakar bir eşek aldı altına. Yürüyerek yetişmesi imkansızdı çünkü gittiği Birinci Cihan Harbi’nden bir bacağı kesik dönmüştü. Bu vatana bir bacağını vermişti…

Aklında korkunç şüphelerle altındaki eşeği modıllayarak  kese yoldan Arık toprağına indi. Birden sevinmişti. Alay, Arık ve Kapıkaya derelerinin birleştiği yere yakın Çalo değirmeninde mola vermişti.  Umudu arttı. Askerler değirmende mutlaka yemek yiyecek ve tok halleriyle belkide ineği geri vereceklerdi. Bacağının böyle zamanlarda verdiği  sızıyı unutarak eşeği daha da zorladı. Az bir zaman sonra değirmen başına idi.

Nöbetçi, Ağa’nın üstünü arayıp komutanın huzuruna götürdü. Ağa, sağlam  ayağıyla topuk selamı çaktı ve askerlik künyesini saydı. Sonra sakat Türkçe’siyle maruzatını bildirdi. Öyleya; bir bacağını orduya vermişti. Varı yoğu ineğini elbette geri vereceklerdi. İbe Mısté oğlu Mahmut; nam-ı değer Ağa…
Askerlerin bir kısmı oturmuş azık yiyorlardı. Komutan birden ortaya çıkan bu tek bacaklı adamdan dehşet ürkmüştü. Her an olabilecek bir baskından korkuyor hiç kimseye güvenmiyordu. Soğukkanlılığını koruyup Ağa’nın ağzını aramaya karar verdi.

Yavrum, kimsin sen? Bu haline ne diye peşimize düştün, bizi burada nasıl buldun?
-Qomitenim, demişler mange götürmüş ez ji…
Komutan, hemen araya girdi; eliyle sus işareti yaparak:
-Dur bir dakika! Dur bakalım; biz seninle anlaşamayacağız Ağa!… Diyerek emir erine seslendi:
-Bana Mirza’yı çağırın hemen!!… Bitlis Kürtlerinden olan Mirza, kendisini ispatlayacak olmanın gururuyla hemen huzuruna geldi. Gırtlağını yırtarak:
- Emret kumandanım!!
-Mirza, bu topal ne diyorsa bana harfiyen çevireceksin anladın mı?!!   Söyle ona ki kendi diliyle konuşsun!…
-Emredersinin komutanım!!
-Sor bakalım ne diye peşimize düşmüş? Mirza, Ağa’nın kulağına eğilerek sordu. Ağa:
-Qomitanim ez ji hérgé  vegerîm  hatimi gund ki; gundî mira got, askeren manga te girtin birin… Qomitan yé min dil ji wé mangé tebaymin tune. We va manga min girt ez jî birçiyan dimirim. Ya manga min bidin yan jî min bikujin!!
-Kumandanım! Topal diyor ki tarladan köye indim; Köylü dedi ki
“Askerler senin ineğini almış götürmüş”. İnek olmazsa ben acımdan ölürüm; ineğimi vermezseniz beni de öldürün… diyor.
Yaa öyle mi? Peki sor bakalım Mirza, bunların köyünde Tabura pusu atıp cephaneyi aldıklarında neredeymiş?.. Pusuculara kim yataklık yapmış?
Ağa, Mirza’nın kulağına eğilip sormasıyla iyiden iyiye telaşlandı…
-Haşa komitan !! Çete tî bi çiye min feqîrî. Wé roy min xwe wéşard, tirsan natimi der. Qora min yek tune. Derd é min ki birçiyan nemirim.
-Komutanım ben çete bilmem; o gün korkumdan dışarı bile çıkmadım, zaten tek bacağım yok, tek derdim acımdan ölmeyeyim… diyor.
-Demek öyle… Vay uyanık topal vay. Ulan ben bunları bilirim. Şimdi bu topalı bırak ardından tazı yetişmez!.. Komutan sinirlenmiş ha bire:
-Ben bilirim bunları!… Diyordu. Tekrar Mirza’ya döndü:
-Sor şuna Mirza! Köyün kaçakları nerede gizleniyor; bakalım yer gösterecek mi bize?
Mirza, sordu korkudan sararan Ağa’ya; cevabı da hemen çevirdi..
-Diyor ki komutanım, kaçakların hepsi ölmüş. Aylardır hiçbiri köye uğramamış. Yer bilmem, nereyi göstereyim, Allah’tan korkarım diyor.

Komutan ayağa kalkıp volta vurmaya başladı. Çimenleri hırsla ezerek:
-Ulan bu bile dalga geçiyor bizimle. Şöyle baksan bir zavallı topal ama dalga geçiyor benimle!! Bunları ezip konuşturmaya bile değmez!..  Diğer köylüleri eliyle göstererek:
-Bakın hele şunlara. Hepsi bir bunların. Kim bilir neler geçiriyorlar içlerinden. Yunandan önce bunları ezmek gerek! Sarayda büyütsen, eşkıya çıkar devletin başına bunlar. Ben altı yılımı Mardin’de geçirdim. İyi bilirim bunları!.. diyordu.

Öfkelenmiş, bir o kadar da ürkmüştü. Bu topalın ardlarına düşmesinden huylanmıştı. Astı bir diğer subayı yanına alarak değirmenin arkasına geçti. Başbaşa vererek:
Bu durumda ilçeye gitmek çok riskli olur. Vaziyeti tam kestiremiyorum ama bu topalda çok işler var. Tedbiri elden bırakmayalım. Durum öyle gösteriyor ki bunlar hızımızı kesecek. İşi sağlamından halledelim bence… diyordu.

İki subay kafalarını sallayarak anlaştılar.

Değirmen avlusuna tekrar indiklerinde oracıkta ayakta dikilmiş kalmış Ağa’yı şöyle tepeden süzerek; kesik bacağından sarkan keçe paçanın titremesini fark ederek, böyle bir adamı buralara getiren şey nedir acaba diye düşünerek; derin bir korku ve buna bağlı olarak hınçla baktılar.

Ağa, komutan huzurundayken gözü kendi köylülerine takıldı. Duvar dibine birikmiş; başlarında iki nöbetçi, sinmiş kalmışlardı. Gözlerini kırpıştırarak, tek tek  tanımaya çalıştı. İlkin Hecî’yle Mile Kasım’ı gördü. Onun yanında Mamik’î Hacî Mehmet oturuyordu. Nöbetçi süngüsünün hemen dibinde Qasoy Mahmut Ağa vardı. Yıkık duvarın altına doğru, Kaloy Mala Bayi, Mıstoy Hesoy Mısté, Aloy Kiso ve Hasoy Silé’yî seçti. En uzak köşede Begik’î Mala Alşér, Kaloy Mexwsoy, ayakta dikilmiş kalmışlardı.
Fakat aralarında birini bir türlü tanımıyordu. Bu adam kendi köylüsü değildi. Daha dikkatli baktı ve göz göze geldi. Şimdi tanımıştı. Bu talihsiz adam o gece köyde konaklayan Yanık Köyü’nden Xwire Ali olmalıydı. Ali’nin gözlerinde büyük bir korkunun izlerini gördü ve ilk kez dehşete kapıldı.
Diğer arkadaşları, kafalarını kaldırıp bakamıyordu bile. Birden içinden kapkaranlık bir korkunun rüzgarı geçti. Artık komutanın söylediklerini duymuyor; kendi de konuşamıyordu. Bir an hayvanların tutulduğu yere baktı, kendi ineğini görebilmek için. Bir türlü göremiyordu. Her şey etrafında dönemeye, kulakları uğuldamaya başlamıştı.

Anadolu’dan binlerce kilometre ötede bacağını kaybettiği savaş alanı aklına geldi. Tozlu Çöllerde, hiç göremediği insanlara karşı savaşmıştı. Bacağı Kesilirken ağlamamıştı. Gözyaşlarını Koçgiri’ye saklamıştı.

İboy Mısté oğlu Ağa’yı kollarına giren iki asker sürüklerken, son kez arkadaşlarına başını çevirip baktı. Aloy Kisoy’la göz göze geldi. Seslenmeye çalıştı ama sesi çıkmadı. Kaçmaya çabalamış; yediği dipçikle ağzı kanla dolmuş, boğazına tıkanmıştı çünkü. Beyninden son kez çarpıştığı cephelerdeki top sesleri şimşek parıltısında geçti. Bir bacağını çölde bırakmıştı


Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız
A.Arif


Çalo’nun değirmen arkında coşan ilkbahar suyu akıyordu. Her yanda açmış çiçekler, esen rüzgarda sallanıyordu. Uzakta bir kuş uzun uzun öterken, gümüş renkli küçük balıklar derenin gölcüğünde pırıl pırıl ışık olup çıkıyordu.

Ağay Çalo değirmenin arkında yatarken Koçgiri’de ilkbahardı. Kafasında ve göğsünde mermi deliklerinden akan suya usul usul kan sızıyordu. Bir elinin parmakları suyun dışına çıkmış ölümün sarartısında sallanıyor. Ağa cephede bir bacağını vermişti…

—KUDAN’IN ÜSTÜNDE KARTALLAR DÖNER—

Azrail alır canımız
Kurur damarda kanımız
Yuyacağın kefenimiz
Soranlara selam olsun
Yunus


Alay, değirmenden ayrıldıktan sonra, yaklaşık bir saatlik yürüyüşle Kudan denilen bölgeye geldiğinde Komutan, burasının tasarladığı yer için çok uygun olduğu kanaatine vardı. Köylüler, tepenin hemen yamacındaki küçük çukurluğa götürüldüler. Komutan aşağı doğru inerken; bir diğer subaya gizli işaretini vermişti. Belki kendisi kan görmeye dayanamıyordu belki de başka bir şey…
Köylüler başlarına gelecekleri zaten Çalo değirmeninde anlamışlardı. Bu yüzden yalvarmadılar çünkü bir anlamı yoktu. Elleri bağlıydı ve konuşmuyorlardı. Sonsuz karanlığın hemen dibinde beklerken; dağlardan kar kokusu taşıyan bir rüzgar esiyordu…
Birisi dağlara son kez baktı. Gözleri acı ile yaşarmıştı. Karısı ve çocukları bu dağların hemen arkasındaydı. Bir diğeri, yaşlıca olan, köylüsünün sararmış olan yüzüne bakıyordu. Sürekli yutkunuyordu. Çok susamıştı. Aşağıda dere yatağında su vardı ama…
Bir köylü gözlerini manga komutanın gözlerine dikmişti. Bir şeyler arar gibi tüm gücünü gözlerinde toplayarak; bu gözlerde bir umar arıyordu. Manga komutanı  gözlerini kaçırdı. Sonra binlerce yıllık bir ağıt mırıldandı belli belirsiz. Belki de mırıldanmıyor sadece aklından geçiriyordu. Bunu hiç kimse hiçbir zaman bilmeyecekti.

Ölümü acımasız uyguladılar
Mavi dağ dumanını
Ve uyur uyanık seher yelini
Kanlara buladılar.
A.Arif

Birden ortalığı mermi sesleri aldı. Birkaç korkunç çığlık sesi yankılandı. Barut kokusu kapladı küçük çukurluğu. Sağ kalan olup olmadığını anlamak için küçük bir kontrol yapıldı ve birkaç mermi sesi daha yankılandı. Alay, kısa zamanda Kudan denilen yeri terk etti. Yamaçtaki küçük düzlük her zamanki sessizliğine büründü.

Ölüler çimenlere uzanmış yatıyordu
Ortalıkta hiçbir ağıt sesi yoktu…
Belimizde kılıcımız kirmani
Taşı deler mızrağız temreni
Düşmana yeke yek varmak zamanı
Hazır ol vaktinde diyenlerdeniz
N. Ertaş

1921 yılının kışında Koçgiri’de kar her yanı kapatmıştı. Yollar beller  geçit vermiyordu. Herkes toprak altına çekilmiş gibiydi. İki tarafta ilkbaharı beklediğinden ürkütücü bir sessizlik hüküm sürüyordu. Ankara’ya gönderilen notaya herhangi bir cevap gelmemişi. Ancak bölgeye yapılan yığınak kış boyunca artarak devam etmişti.Bu da yapılacak hareketin tarzını ortaya koymak açısından önemli bir noktadır. Diplomasi de kış aylarında devreye girmişti. Satınalmacı diplomasi deniyordu buna. Kürtlerin yüzyıllardır en zayıf noktasıydı çünkü bu. Başkaldıran bir kürde karşı bir diğerini satın almak. Bu gelenek öncelikle Dersim’e uygulandı. Meço ve Diyap Ağa Milletvekili olarak tayin edildiler. İkisi de uzun aldatmalar, sahte vaatler ve Elazığ valisinin özel çabalarıyla  tuzağa girdiler. Bir daha bu tuzaktan çıkamadılar. Tarihe dönek olarak geçtiler. Ahmet Ramiz ve Binbaşı Hasan Hayri’de teklif edilen milletvekillerini geri çevirmediler. Böylece satın alma faslı tamamlanmış oluyordu bölgede.

Satın alınanlar Ankara’ya doğru yola çıkarken; alınamayanlar dağlara doğru yola başlamışlardı. Alişan Bey, yapılan milletvekilliği teklifini geri çevirdi. Aynı anda Seyit Rıza, Dersim merkezini işgal etmiş, bayrağını çekmiş ve Ankara’ya gönderdiği telgrafta meclisteki milletvekillerinin Dersim’i temsil etmediklerini bildirmişti. Dersim’in ancak federasyon olarak Ankara ile işbirliği yapabileceğini ilan etti. Seit Rıza, hayatını ortaya koymuştu. Bu yüzden büyük oynuyordu. Taviz, onun yanına yaklaşamıyordu.

Mustafa Kemal, aldığı istihbarat bilgilerinden, bölgedeki propaganda ve örgütlenme faaliyetlerinin önemli bir bölümünü, Veteriner Nuri Dersimi’nin yürüttüğünü öğrendi.
Tutuklanması emredilen Veteriner Nuri, Divriği’de hapsedildi. Bunu öğrenen Seit Rıza. Mustafa Kemal’e çektiği telgrafta derhal tahliye istemiş ve gerçekleşmemesi halinde şiddetli kışa rağmen Sivas’a saldıracağını beyan etmiştir. Bunun üzerine  Nuri Dersimi serbest bırakılmış ve Sivas valisi aracılığı ile kendisine bir çiftlik tahsis etmişti. İşte satın almacı diplomasi çarkı böyle işliyordu. Bir gün hapishanede ertesi günü çiftlikte olabilirdiniz. Ama bu işe hayatını koyanlardan biri de Nuri Dersimi idi.

Böylece tahsis edilen çiftlik örgütlenme üssü olarak kullanılmaya başlandı. Teşkilatlanma ve örgütlenme faaliyetleri hızlanarak sürüyordu. Dağınık durumda olan çetelerin yönetimi, Türk ordusundan ayrılan Yüzbaşı Sadık’ın emrine verildi. Küçük çaplı baskınlarla kış ayları boyunca morallerin yüksek tutulması sağlanıyor ve karlı geçitlerin yol vereceği ilkbahar bekleniyordu.
Hazırlanan plan kabaca şöyle idi. Batı Dersim’de teşkilatlanan Otuz Bin silahlı Koçgiri’ye geçmesi buna bağlı olarak Doğu Dersim’in harekete katılması; son aşamada Erzincan, Malatya bölgesinin desteğinin alınması hesaplanmıştı. İl merkezlerinin işgal edilmesinin ardından güney illerinin bu noktada kesin bir karar vermeye zorlanmaları gerekecekti. Bu süreçten sonra yapılacaklar ise tamamen olayların getireceği sonuçlara göre şekillenecekti. Koçgiri, sonunu hesaplamadığı bir yola girmişti.

Bineydim de kıratımın üstüne
Alaydım da martinimi destime
Gafil varmak bir düşmanı üstüne
Hazır ol vaktinde diyenlerdeniz.
M.Ertaş

Sivas Jandarma Taburu Zara’ya sevk ediliyordu. Güzergah üzerindeki Kapıkaya Köyünden geçerken; Saran aşiretine bağlı bu bölgenin nispeten güvenli olduğunu düşünerek; her şeye rağmen büyük bir tedirginlikle ilerliyorlardı. Durum çok karışık ve tehlikeli olduğundan yanlarındaki cephane ve mühimmat önemli bir hedef teşkil ediyordu. Köyün güneydoğusundaki devasa kayalıkları bıçak gibi kesip tatlı bir eğimle Acısu’ya yol alan dere yatağında ilerleyen birliğin korktuğu şey; başına burada geldi.

Derenin Doğu ve Batı yamaçlarından başlayan çapraz ateşe Tabur, dört yaralı bir ölü verdi. Derhal siperlendiler ancak kurtuluş yolu da gözükmüyordu. Küçük kayalıklar ve karamuk çalıları hiçbir şekilde siper görevi görmüyordu. Karşılık vermeyi denediler fakat yamaçlarda gizlenenlerin burunları dahi kanamadı. Köyün içinde hiç kimse gözükmüyordu.

İnsanların yanı sıra hayvanlarda ortadan kaybolmuş ahır gölgeliklerine çekilmiş kalmışlardı.
Tabur Komutanı bu birkaç saniyelik zamanda durumu ölçüp biçmeye çalışıyordu. Böyle tehlikeli bir arazide tuzağa yakalanmasından ötürü kendisine müthiş kızıyordu. Havanın kararmasına daha çok vardı ve pusu çemberinin daralarak şiddetleneceğini gayet iyi biliyordu.

Aklından panik karışımı ihtimaller yıldırım hızıyla geçerken birden nihai kararını verdi. Karşı saldırıyı olabildiğince arttırarak derenin kuzeye doğru açılan düzlüğüne çekilecek buradan ulaşabileceği en uzak mesafede mevzi seçerek yamaca tutunacak ve ardından düzenli geri çekilmeyi organize edecekti. Astları olan subayları yanına çekerek tasarladığı planı kısaca anlattıktan sonra iki makineli tüfek nişancısına gerekli emri verdi. Bu makineli tüfekler yamaçlardaki pusuculara gümbürtüyle mermi kusmaya başladılar. Ortalık cehennem ateşiyle yanarken çok uzaklardaki kartallar dahi kondukları kayalıklardan kalkıp gökyüzüne yükseldiler. Kimsenin kimseye sesini duyuramadığı bu hengamede  birlik süratle kuzey yönünde geri çekilmeye başladı. Pusunun en zayıf noktası gibi gözüken bu noktaya ilk yönelen Askerlerden üçü derhal aldıkları mermi isabetiyle yaralandılar. Komutan yerde kıvrana n askerlerine kabusun içindeymiş gibi bakarken kaçış yönünün de pusucularla tutulduğunu fark etti.  Planın asla işlemeyeceğini görerek askerlerine siperlerine geri dönme emri verdi. Tam bu sırada bir kurşun başının üç karış üstünde kayaya çarparak parçalandı. Komutan bir süre hiçbir şey duyamaz oldu. Sersemleşmiş beyni uğuldayan kulaklarıyla rüyadaymışçasına gözlerini ulu kavaklarından gökyüzünde uzaklaşan kartallara; ufukta mavileşen tepelerden köyün toprak damlarına çevirdi durdu.

Birden ortalığı bir sessizlik kapladı. Derenin duyulur duyulmaz şırıltısı, kavaklara vuran rüzgarın türküsü bile kesilmişken, yamaçlardan gök gürültüsü gibi bir ses patladı.
-Komutan!! Komutan!! Zalim Çavuş derler bana!!
-Girdiğin kapandan kurtuluş yoktur! Sana değil askerlerine acırım! Yazık olur sefillere!
Var gel teslim olur!! Canın bana emanet bu da namus sözümdür!!! İşi zora koşarsan tekinizi sağ komam bilesin! Cellatlık yapma bana!!

Komutan patlayan ilk tüfekte bunun kurtulunmaz  bir pusu olduğunu zaten anlamıştı. Üstelik köyün burnu dibinde yakalanmışken, pusucuların uçan kuştan haberleri olacağını da biliyordu. Karşı koymanın zayiatı arttırmaktan  başka hiçbir işe yaramayacağını gören Komutan; her mantıklı subay gibi bu tip kritik durumlarda diyaloga girmenin hiçbir zararı olmayacağını hesap ederek bir çıkış yolu bulabilmek umuduyla uzandığı kaya siperlerinden seslendi:
-Beni dinle Zalim Çavuş !! Bu yaptığınız işin sonu yok! Bak öldürdünüz yatıyor bir askerin burada!! Yazık değil mi ona! Gelin vazcayın bu işten! Ankara’da asker kum gibi. Nasıl baş edeceksiniz? Beni sinek kabilinden sayma ama yarın beter asker düşer peşinize! Yanındakilerin çoluk çocuğu yok mu Çavuş!
Zalim Çavuş araya girdi:
-Sözünü kese yoldan bağla komutan!! Ben buraya laflamaya gelmedim!! Söz hakkımızı bugün mavzerimize vermişiz!!
-Zalim Çavuş!! Sen de askerlik yaptın. Benim kadar bilirsin. Bin yıldır sizin gibiler çok geldi geçti. Hiçbiri kelleyi omuzun üstünde tutturamadı!! Belki de senin de hakkın var ama bu cahilliği bırakmazsanız yarın bir gün tümünüz telef olursunuz!! Gaddara gaddar denk düşer…Memlekette harp var, gerisini sen düşün!! Pusulayacak köy bırakmayız ortada. Sizi kelle koltukta dağa düşüren Seit, Ağdat’da cevizin gölgesinde yatıyor Çavuş! Çakırcalı, Osmanlıyı on dört sene ardına düşürdü de ne oldu! Başsız bedenini Ödemiş Çarşısına sermediler mi? Sen akıllı adamsın Çavuş! Gel kaldır bu pusuyu; yolumuza gidelim!!

Komutan o anda aklına gelen tüm psikolojik taktikleri deniyordu. Seit Rıza’yı kötüleyip manevra kazanmaya çalışıyordu. Soğukkanlı davranıp tansiyonu düşürmekti amacı. Durumu biraz daha zorlayarak küçük de olsa bir anlaşma zemini yakalamak umuduyla ordusuna sadık bir subay olarak gerekeni yapıyordu.. Belki  biraz daha konuşacaktı ama Zalim Çavuş buna izin vermedi:

-Komutan!! Sözüme kulağını iyi aç komutan!! Senin karşındaki Zalim Çavuştur!! Emzik bebeği değil!! Çakırcalı eşkıyasıyla bizi bir mi tuttun?!! Burada yer gök Koçgiri olmuş üstünüze varmış.. Telef olursunuz dedin komutan!! Bin yıldır kürdoğullarını orduya katıp ölüme gönderirisiniz… Babam, Amcam, dört dayım nerde öldü sen söyle??? Köyde acımızdan ot yedik!! Cepheye gidenlerden hiçbiri geri gelmedi. Biz zaten telef olmuşuz!! Kürdoğulları sizin sayenizde hep ölmüş!! Artık kendim için ölmeye ahdettim. Yanımdaki serdengeçtilerde ahdettiler. Ben öleceğimi bilmiyor muyum komutan!! Ya davamıza varırız ya toprağa!! Bu sebepten sen nefesini yorma!! Teslim olmadan pusu kalkmaz buradan… İşi cebre sokarsan namım zalimoğludur bilesin!!!

Komutan, bu cevap karşısında anlaşma ümidini tümüyle kaybetti. Bu kısacık zamanda cephaneyi yok etmesi de mümkün olmadığından siperlenen askerlerine vicdanı sızlayarak şöyle bir baktı. Eratın tümü, ne yapacağız dercesine gözlerini komutanın gözlerine dikmişti. On adım ötesinde koltuk altından yediği mermiyle ölen askerlerini gördü. Memleketinden uzakta Koçgirinin toprağında donmuş bakışları yamaçlarda çakılmış kalmıştı.. Ölen askerlerin gene aynı taburdaki kardeşi, kendi siperinden fırlayıp abisinin cesedine kapandı. Acı herkes için aynı idi. Ölüm onları memleketinden çok uzakta bulmuştu.

Komutan bu manzaradan başını kaldırıp ayağa kalktı. Ellerini kaldırıp yamaca doğru adımı atarken:
-Çok yazık ediyorsun Zalim Çavuş!! Bu işin vebali senin boynuna!! Diyebildi…
Komutanı bizzat karşılayıp teslim alan Zalimoğlu:
-Askerini biz değil; buralara getirip üstümüze salmakla sen öldürdün komutan… Allah rahmet eylesin. Başkaca kimsenin kılına dokunulmayacak. Sen de emir kulusun; benim işim sana emir edenlerle. Senin de askerinin de canı bana emanet; ama mühimmatı alacağız….. dedi ve yamaçtaki adamlarına siperden çıkmaları emrini verdi.

Erlere terhis oldukları ve kendi memleketlerine dönmeleri söylendi. Ele geçirilen mühimmatla beraber subaylara da gerekli ültimatom verildi ve serbest bırakıldılar.. Amaç insan kasaplığı değildi.
Bu olay üzerine Ankara, karşısında ciddi bir direniş olduğunu hesap ederek, Miralay Halay Komutasındaki 6. Süvari Alayını Zara’ya göndermiştir. Kapıkaya baskınında kaybedilen mühimmat geri istenmişse de bu teklif geri reddedilmişti.

Buna karşılık Haydar Bey, İmranlı Nahiye Müdürlüğünden azledilmiş ve süvari alay Zara’dan İmranlı’ya gelerek konuşlanmıştı.  Malatyalı Miralay Halis, ahaliye geçici olarak geldiğini anlatsa da asıl niyet apaçık ortada duruyordu.

İlkbaharın ilk pırıltıları yaklaştıkça ordu, bölgeye ültimatomunu vermişti. Ya tüm Kürt müfrezeleri teslim olacak ya da isyana katılan köylerin tamamı tenkil edilecekti.
Bütün köprüler alınmıştı ve gerginlik had safhaya ulaşmıştı. Bölge halkının yükselen heyecanı, geri dönülemez bir noktadaydı.

4 Mart 1921’de Miralay Halis, İmranlı merkezinde bahaneyle tutukladığı Kürtleri bir bölük askerle birlikte Zara’ya sevk etmişti. Olayın duyulmasının ardından bölüğün önü Yazı Haci mevkiinde kesildi. Bölük kısa zamanda teslim alındı ve tutuklular serbest bırakıldı.

Yapılan genel bir toplantının ardından Miralay Halis’e çok sert bir pusula gönderildi. Alayı ile birlikte kayıtsız şartsız teslim olması istendi. Halis tehlikenin büyüklüğünden korkarak, Sivas’a dönmesi gerektiğini ve buna müsaade edilmesini istedi. Kürtlere şahsi bir kini olmadığını hatta kendisinin de Kürtlerin yeğeni olduğunu söylüyordu. Diplomatik bir tavır sergiliyordu. Halis’in Sivas’a gitmesinin; daha büyük bir kuvvetle geri dönmek demek olduğunu bilen müfrezeler, Batı Dersimle temasa geçmeden tarihi kararlarını verdiler.

İmranlı Kuşatılacaktı!!!

Bir günlük hazırlıktan sonra kuşatma başladı ve dehşet çatışmalar, yangınlar, çığlıklar arasında İmranlı ele geçirildi. Miralay Halis’in Alayı teslim olmuştu. Kızılırmak coşmuş akıyordu. Esir alınan erat ve subay, ilçe merkezlerine getirildi. Burada kurulan Divan-ı Harp’te Halis, ölüm cezasına çarptırıldı ve kurşuna dizilerek hüküm yerine getirildi.

–AĞDAT—

Ağdat’da bayrağı dalgalanır, konağında Seit Rıza’nın. İmranlı’nın işgali ülkede bomba tesiri yapmış ve bir cenazedeyken Seit’e haber verilmişti. Bunun üzerine derhal Ağdat’a çekilen Seit Rıza, olayın sonuçlarını kestirmeye çalıştı. Oğlu Zeynel’le haber vererek Kasımoğlu Munzur’u Abbas ağa’yı ve ismini tespit edemediğimiz önemli diğer şahsiyetleri, konağa davet etmiştir. Burada yapılan konuşmalar bizler için oldukça önemlidir.

Seyitlik makamında oturan Seit Rıza, hafifçe öne eğilmiş, tesbihini hızla sayarken acı acı gülümsüyor ve:
-Acele ettiler… diyordu. Şimdi herkeste bir başıboşluk olacak Halbuki biz erişseydik arkadan gelenler artacaktı. Bizi de aceleye mecbur etiller. İnşallah yazıklara gelmeyiz. Alliyel Murteza Düldül’e bindi mi gazadan evvel inmez imiş. Bu da ayrı iştir!.

-Elimiz mahkum Kemah’tan gireceğiz. Kuruçay’dan girmek bu mevsim zor iş. Mermiden değil; soğuktan telef oluruz!.. Niyaz edip Hak önünde söz verenler dönmezlerse muvaffak oluruz. Olmasak ta Kırkların yanına gidenlere varırız.

-Şimdi ete kemiğe dokunma vaktidir. Elinizi sıkı tuttun!!….
Bu anlatılanlardan Seit Rıza’nın farklı bir planı olduğu ortaya çıkar. En  azından henüz tam bir örgütlenmenin olmadığını ifade etmiştir. Doğu-Batı Dersim ittifakının çok sağlam olmadığı anlaşılır. Seit, Ağdat’ın şimdilik güvende olduğunu biliyordu; ama yarınlarda zalimin buralara da ineceğini hesap ediyordu. Bu yüzden kendisi çıkıp zalimle demirdağların dışında karşılaşacaktı. Kendisinin aynı gece söylediği sözler çok acıdır:
-Rivayet ederler ki.. diyordu Seit Rıza
-Kürk kavmi Demirdağların içinden çıkmıştır. Bu kavim Kaf Dağı’nın öte yanında bir demirdağında hapsolunmuş ki ne yana gitseler çıkış yok. Bir zaman durmuşlar ki nafile … Sonra bir eren kişi çıkmış aralarından; ateşle eritmiş dağı. Kavimde açılan boğazadan geçip çıkmışlar düz ovalara…
Sonra da varıp buraları yurt tutmuşlar.
Bu yaşıma geldim erenler! Babamdan bana vasiyettir ki; benden de oğlum Zeynel’ e vasiyettir. Dersim’de bir Demirdağ’dır!.. Zalim buraya hapsetmiş bizi zulmüyle. Demirdağ’da kalırsak biteceğiz! Ne bu konak, ne bu post ne de bu ceviz ağaçları kalacak!
-Ben ahdettim Demirdağ’ın  dışında zalimle vuruşmaya. Alliyel Murteza, ya bana verir ya onlara!!..
Sözümden cayarsam bani ilk vurun!!!..
Böyle diyordu Sit Rıza.

Yetmişlik Nesimi Dede, olan biteni duymuş; koltuğuna giren torunu Seydali’nin yardımıyla, konağa girmişti. Gençler, yerlerinden hoplayarak onun dağ gibi gövdesini Seit Rıza’nın yanı başına yerleştirdiler ve derhal altı telli bağlamayı destine iliştirdiler. Dışarıda bir deli rüzgar ağaçları çıtırdatır, kaldırdığı toz dumanla yıldızların önünü kapatırken; kendine ikram buyrulan şerbeti içip kaçak Suriye tütününden sararan pos bıyıklarını bol damarlı sağ elinin tersiyle silen Nesimi Dede, dağları titreten fırtınayla govende girmek istermiş gibi bir cenk havası tutturup bağlamanın gövdesine hışımla çöktü:

Kızılırmak gibi bendinden boşan
Hama’dan Mardin’den Sivas’a döşen
Düldül eğerlendi Zülfikar kuşan
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi…

Seyit Rıza, elbette her şeyi hesap ederek; darağacına gittiği günü; önceden görerek o günkü gibi gülümsüyordu. Sakalları gaz lambasının ışığında  bronza çalıyordu… Duvara vuran gölgesi gittikçe büyüyordu…..

YER: 6 MART 1921, İMRANLI MEYDANI

Ve Baba Zel..
Baba Tujik..
Baba Sultan..
Bu topraklarda yatan….
İmranlı işgal edilmiş, tüm eratlar ve subaylar terhis mahiyetinde bir vesika verilerek serbest bırakılmıştı. Orada durmuş alaca karanlıktaki ufuğa bakan herkes çok daha büyük olayların geleceğini biliyordu.

Yerde Miralay Halis’in cesedi, havada gri bulutla, alevler içindeki konaklar, esen Bayi Sar rüzgarı ve göndere çekilen çok değişik bir bayrak vardı…
Bu toprak, bu bayrağı ilk kez görüyordu…

**Seyit Rıza’nın sözleri kürtçeden çevrilmiştir.

Menu