Georg Wilhelm Friedrich HEGEL

"Çoğu zaman bir sanat olarak düşünüldü diyalektik, sanki öznel bir yeteneğe dayanırmış ve sanki kavramın nesnelliğine ait değilmişçesine"...

Genellikle olumsal bir şey gibi gözükmesinin yanı sıra, daha yakın bir formu da vardır diyalektiğin; ve bu söz konusu form, şuna dayanır: Ne olursa olsun herhangi bir nesneye, örneğin dünya, hareket, nokta, vs.’ye herhangi bir belirlenim düştüğünü, örneğin, adlandırılan nesnelerin sırasını izleyerek söyleyecek olursak: mekanda yada zamanda sonluluk, şu yerde olmak, mekanın mutlak şekilde olumsuzlanması gibi bir belirlenim düştüğünü; ama aynı zamanda o nesneye tam karşıt belirlenimin de, örneğin: mekanda ve zamanda sonsuzluk, şu yerde olmamak, mekana bağıntılılık, yani mekansallık gibi bir belirlenim de düştüğünü göstermeğe dayanır. Eski Elea okulu özellikle harekete karşı uyguladığı kendi diyalektiğini; Platon ise kendininkini çağın tasarımlarına ve kavramlarına karşı, bu arada özel olarak sofistlerin tasarım ve kavramlarına ama aynı zamanda saf kategorilere ve düşünmenin belirlenimlerine karşı uyguladı; daha sonra da şüphecilik bu diyalektiği bilincin dolayımsız verileri ve günlük hayatın özdeyişleri diye adlandırılan şeye uygulamakla kalmadı sadece, tüm bilimsel kavramlara da uygulamağa koyuldu. Oysa böyle bir diyalektikten çıkarılan vargı, elde edilen bütün olumlamaların çelişkisi ve ortadan kalkışı'dır. Ne var ki ancak çift anlamda gerçeklenebilir böyle bir şey: İster: nesnel anlamda kendisiyle böylece kendi kendinde çelişkiye düşen nesne, kendi kendini hükümsüz kılacak (yada, yürürlükten kaldıracak) ve hiçliğin darbesini yemiş bulunacaktır; örneğin Elealıların vargısı buydu ve örneğin hareketin, dünyanın, noktanın, vs. hakiki oldukları, bu vargıya dayanılarak reddedilmekteydi. İsten öznel anlamda: bilginin yetersiz kaldığı kabul edilecektir. Yada bu sonuncu vargı, yanlış bir görüntünün hileli düzeni bu diyalektikle kurulmaktadır şeklinde anlaşılmakta. İnsanın sağduyusu denilen şeyin alışılmış görüşü budur; ve söz konusu sağduyu, duyulur apaçıklıkla ve sıradan tasarımlar ve anlatımlarla yetinmektedir.

Felsefi Metod Üzerine

Felsefi metod analitik olduğu kadar sentetiktir de; ne var ki, sonlu bilginin bu iki metodunun basit bir anlaşması yada bir arada oluşu anlamında değil bu, daha çok şu anlamda: Bunların ikisini de, yürürlükten kalkmış halleri içinde kendinde barındırır felsefi metod; ve dolayısiyle de, hareketlerinin her birinde aynı zamanda analitik ve sentetik olarak davranır. Felsefi düşünce, nesnesi olan İde’yi almaktan başka bir şey yapmadığı, onu engellemediği, onun hareketine ve gelişmesine bir çeşit tanıklık etmekle yetindiği anlamında analitik davranmaktadır. Bu bakımdan felsefe, tamamıyla edilgindir. Ama felsefi düşünce bir o kadar da sentetiktir bu durumda, ve doğrudan doğruya kavramın etkinliği olarak belirir. Ama bu, daima gün ışığına çıkmak isteyen kişisel buluşları ve özel kanıları kendinden uzak tutmak içirı çaba göstermeyi şart koşar.Böylece metod, dış form değildir, muhtevanın ruhu ve kavramıdır

Hürriyet Sorunu Üzerine

Akla uygunluğa karakterini veren şeydir hürriyet kendi kendinde, her türlü sınırlamayı yok eden şeydir. Ve Fichte’ci sistemin yücelim noktasıdır. Ama başkalarıyla ortaklaşa hayat içinde, bir arada yaşayan tüm akıl sahibi varlıkların hürriyetini olanaklı kılmak üzere, bu hürriyetin terkedilmesi gerekiyor; topluluk hayatı, hürriyetin bir koşulu haline geliyor böylece; hürriyet, hürriyet olabilmek için kendi kendini yok etmek zorunda kalıyor.

*
Fichte'nin betimlediği toplumda Devlet, bir örgüt değil, bir makina demektir: Zengin ve ortaklaşa bir hayatın organik bedeni değildir halk bu durumda, atomsal ye cansız bir çoğulluktur. Düşünülsün ki f ichte’nin sisteminde her yurttaş, bir yabancının ancak güvenilir bir görevli tarafından gözetlendiği Prusya ordusunda olduğu gibi bir tek memur tarafından bile de değil, yarım düzine kadar adam tarafından gözetlenecektir. Ayrıca bu görevlilerin de gözetleyicileri olacak ve böylece bu basit bir iş dahi sayısı sonsuza kadar uzayan bir görevliler ordusu gerektirecektir...

*

Yüce ve sinirsiz yönetim haklarını, sadece bir kaç yasayı çıkarmak ve bu yasalara uyulmasını sağlamakla yetinen «sıradan Devlet»ler, mantığa aykırıdır gerçi; ama bu tutarsızlık, kusurlu Devletlerde en kusursuz olan yandır.

Toplum Ve Birey Üzerine

Evrenle bir olmak, ölümsüz doğanın etkisine kendini açık tutmak düşüncesi karşısında kedere boğulmağa, dehşet duymağa kadar işi ileri götüren bu korkunç kibir, «ben»in bu kendini beğenmişlik sayıklaması, doğa hakkında ve tikel varlığın doğa ile olan bağıntısı hakkında özellikle kaba saba ve akla aykırı bir dünya görüşüne dayanmaktadır.

Birey, doğal zorunluğun baskısı altında olduğu için, ihtiyaçlarını doyurma yolunu arar. Öbür bireylerle bağlantı haline girer bu amaçla; bunun sonucu olarak ortaya çıkan da, bireyin geçiminin, refahının ve hukuksal varlığının kamunun geçimine, refahına ve hukuksal varlığına karıştığı, onlarla temellendiği, ancak böyle bir ilişki içinde gerçeklik ve güvenlik kazandığı bir karşılıklı bağımlılık sistemidir.

Eski Yunanlıların Yurt Anlayışı Üzerine

Eski Yunanlıların, hürriyetlerinin ilk ve hakiki şekli içinde, bir sosyal dayanışma bilincine sahip olduklarını ileri süremeyiz; başka hiç bir düşünceye kapılmaksızın, yurt içinde yaşama alışkanlığı hüküm sürüyordu onlarda. Bizim anlayış gücümüz için başta gelen Devlet soyutlamasını tanımıyorlardı. Bu Atina, bu Sparta, bu tapmaklar, bu sunaklar, bu birlikte yaşama tarzı, bu yurttaşlar ortamı, bu görenekler ve bu alışkanlıklar diye kavradıkları somut, canlı buyurttu tüm erekleri. Eski Yunanlı için yurt, dışında yaşayamayacağı bir zorunluktu.

Ekonomi Bilimi Üzerine

Bu bilim, aynı zamanda, üreticilerle tüketicilerin çıkarlarının çatışma haline girebileceğini de göstermektedir. Gene bu bilim, bireylerin girişimleri sayesinde ulusların nasıl zenginleştiğini ortaya koyar. Ama ihtiyaç ve tekniklerin ilerlemesinin, tikel emeğin parçalanmasını ve sınırlanmasını, dolayısıyle de bu emeğe bağlı sınıfın bağımlılığını ve yoksulluğunu artırdığını da meydana çıkarmaktadır

*

Ekonomi bilimi gene göstermektedir ki servet fazlalığına rağmen sivil toplum, yeterince zengin değildir; yani bu toplum, bütün zenginliği içinde, kendi doğurduğu aşırı yoksulluğa ve halk tabakasına haraç verecek kadar mala sahip değildir.

*

Bu kendine özgü diyalektiğin etkisiyle sivil toplum, kendi kendinin ötesine itilmektedir; ilk olarak, kendi dışında tüketiciler aramağa sürüklenmektedir bu toplum; sonra da gene bu toplum, kendinde fazlasıyla var olan kaynaklar bakımından yada genellikle sanayi bakımından kendinden aşağı durumda olan halklarda, kendi geçim gereçlerini aramağa sürüklenmektedir.

Genel Ve Özel Çıkar Üzerine

Üreticilerle tüketicilerin çıkarlarını uzlaştırmak için, her iki tarafın da üstünde ve bu amaca dönük bir düzenleme gereklidir. Büyük sanayi ile dış ticaret geliştikçe, böyle bir düzenleme daha da zorunluk kazanmaktadır:

Büyük sanayi dallarının dış koşullara ve uzak ülkelerle girişilecek anlaşmalara olan bağımlılıklarıdır ki —ve bu koşullara bağımlı ve bağlı bulunan insanlar bunlar hakkında bütünsel bir görüşe ulaşamayacakları için— evrensel bir öngörüyü ve evrensel bir yönetimi zorunlu kılmaktadır.

Söz konusu bu çıkar (özel çıkar), üstün bir düzenlemeye karşı hürriyeti yardıma çağırmaktadır. Ama kişisel ereğin doğrultusunda körce ilerleyip battıkça, ‘evrensel olan’a dönmek ve tehlikeli sürtüşmeleri yumuşatmak için, bilinçsiz zorunluğun bu sürtüşmeleri hafifletmesi gereken süreyi kısaltmak için, böyle bir düzenlemeye daha 'çok ihtiyaç duyacaktır.

Devlet Ve Yoksulluk

...Öte yandan Devletin bir görevi de, yoksulluğun çaresini bulmaktır; ve bu alanda, kişisel iyilikseverlik duygularına bel bağlamakla yetinilemez.

Yardımseverlik anlayışının yapması gereken daha bir dizi iş vardır; ve bu anlayış; yoksulluğa çare bulmanın tikel duygulara ve bu duyguların eğilim ve ilgilenme zorunsuzluğuna bırakılmasını istiyorsa, yükümleyici kollektif düzenleme ve yönetmeliklerden yüksünüyorsa bu anlayış, aldanmaktadır. Bir toplumun genel durumu, tam tersine, özel kanıları uyarınca bireyin insiyativine bırakılan pay, evrensel bir tarzda sağlanan paya oranla önemsiz kaldığı orantıda biraz daha yetkin olarak kabul edilmelidir.

*

Zihin ancak kendi kendinde bölündüğü takdirde, doğal ihtiyaçları ve dış zorunlukla bağlantıları kendi kendisi için sanır ve son olarak tanıdığı ve böylece bu dış zorunluğun içine girip oluşarak onu aştığı ve kendi nesnel varoluşunu elde ettiği takdirde gerçekliğine kavuşur.

Şüphe Ve Suç Üzerine

Yönetimin, belirlenimsiz ya da kendi dışında kalmış hiç bir yanı yoktur ki, ona karşıt iradenin kusuru bu boşluk sayesinde belirip ortaya çıksın. Çünkü evrensel erkler irade demek olan yönetimin (hükümetin) karşısında, sadece niyet (yani etki altında olmayan saf irade) vardır. Şüpheli olmak, suçlu olmağa bırakır yerini bu durumda, yada suçlu olmanın anlam ve etkisi felsefe bu konuda daima geç kalmaktadır. Dünyanın düşüncesi olarak felsefe, gerçeklik kendi oluşum sürecini tamamlayıp sona erdirdikten sonra çıkar ancak ortaya. Minerva’nın gece kuşu, alaca karanlık basarken havalanmaktadır.

«Asıl Ahlak Toplumsal Ahlaktır»

Çünkü «iyilik aşkına iyilik» kadar boş bir şeyin, canlı gerçeklikte genel olarak yeri yoktur. İnsanın eylemek için, sadece iyi’yi istemesi yeterli değildir; iyi’nin ne olduğunu bilmesi gerekir. Oysa iyi yada kötü, adaletli yada adaletsiz olan şey, özel hayatın günlük durumları bakımından bir Devletin yasalarında ve törelerinde gösterilmiştir. Büyük bir güçlüğü yoktur bunu bilmenin. Bir toplumda yeri olan her birey, yasal ve dürüst bir davranışın neye dayandığım genel olarak bilir.

Dönüşüm üzerine Bir an için var olup sonra ortadan yok olan bireylerin ve halkların bu ardı arkası gelmeyen değişmesinde göze ilk görünen kategori, ilk kendini duyuran genel ide, ‘genellikle dönüşüm’dür. Eski bir görkemin izlerini taşıyan yıkıntıların manzarası karşısında, olumsuz yanıyla kavrarız bu dönüşümü: Kartaca, Palmira, Persepolis, Roma yıkıntıları arasında dolaşıp da insanların ve imparatorlukların dayanıksızlığı üzerinde düşünceye dalmamış kimse var mıdır?. Oysa dönüşüme bağlı olarak varılabilen en yakın sonuç, şu şimdi yıkıntı olan şeyin aynı zamanda yeni bir hayatın doğuşu olduğu ve ölümün hayattan çıkmasına karşılık hayatın da ölümden çıkıp serpildiğidir... Varoluş zarfını parçalayan zihin, biçiminin küllerinden, gençleşmiş olarak dirilmekle kalmaz sadece; aynı zamanda daha üstün, daha yüce, daha anlaşmış olarak çıkar...

Evrimin Diyalektiği Üzerine

Organik doğal nesnelere de uygun düşer evrim... Organik birey, kendi kendini üretmekte; kendi kendinde olduğu şey haline getirmektedir kendini... Kavramla bu kavramın gerçekleşmesi arasına, kendi kendinde belirlenmiş tohumun doğası ile bu tohumun varoluşu arasına giremez hiç bir şey. Zihinde ise, durum başkadır. Zihin yada tin’in belirlenmesinden gerçekleşmesine geçiş,bilinç ve irade sayesinde olur; bilinç ve irade ise, herşeyden önce, dolaymışız doğal hayata dalmış haldedirler: Konuları ve erekleri, herşeyden önce, o halleriyle doğal belirlenimdir; işte bundan dolayı da, istekleri, gücü ve zenginliği bakımından sonsuz olan bu doğal belirlenimi, zihin canlandırmakta, zihin harekete geçirmektedir. Böylece zihin, kendi kendinde kendi kendine karşı çıkar; kendi kendisi için, yenmesi gereken en hakiki engeldir zihin. Dolayısıyle de, aslında doğanın uysal ürünü olan evrim, zihin için, kendi kendisine karşı giriştiği amansız ve sonsuz bir mücadeledir. Demek ki evrim, organik hayatta gördüğümüz gibisinden zahmetsiz ve mücadelesiz basit Lir ortaya çıkış değil, zihnin kendi kendisi üzerindeki sıkı ve zorlu çalışmasıdır.

Tarihsel Kişiler Ve Ahlak

Evrensel tarih, tikel duyguların, bireylerin bilincinin, iradesinin ve davranış tarzlarının meydana getirdiği ve ahlakın gerçek yerini bulduğu alandan daha üstün bir alanda oluşmaktadır. Kendilerine özgü değerleri, yüklem ve açılımları, ödülleri ve cezalan vardır, bilinç, duygu, irade, vs. gibi etkenlerin. Oysa zihin kendi kendinde ereğin şart koştuğu ve tamamladığı şey, ahlaka uygunluğu açısından bireyselliğe düşen ödevlerin, açılım ve yükümleme gücünün çok daha ötesinde, dışında yer almaktadır. Zihin İde’sinin ilerlememesinin zorunlu kıldığı şeye karşı, ahlaksal belirlenim ve fikir asaleti dolayısıyle direnmiş olan kimseler, sonradan, üs tün bir düzende işlemiş oldukları suçlar o düzeni yürürlüğe koyma araçları haline gelmiş kimselerden daha yüksek bir ahlak değerine sahip olmuşlardır... Evrensel çapta tarihsel olaylardan ve bunların yaratıcılarından, kendilerine yabancı kalan birtakım ahlak gereklerine uymalarını beklemek boşunadır.

Dünyayı Akıl Yönetmektedir

Felsefenin getirdiği biricik düşünce, dünyayı aklın yönettiği ve bundan ötürü de evrensel tarihin akla uygun olduğu düşüncesidir...

Demek ki evrensel tarihin incelenmesinden çıkması gereken ilk sonuç, tarih boyunca herşeyin akla uygun olarak olup bittiği; ve evrensel tarihin, zorunlu yürüyüşü olduğu sonucudur.

Akıl Tutkulara Bırakırsa Yerini

Hangi öğretmen vardır ki, Büyük İskender’in yada Jül Sezar’ın aslında bilmem hangi tutkularla davrandığını, doiayısıyle de ahlaksız kişiler olduğunu ispatlamış olmasın... Ve bundan da, kendisinin bir öğretmen olarak, böyle tutkular taşımadığından ötürü söz konusu kişilerden daha ahlaklı bir kimse olduğu sonucuna varmasın. Bütün bunları ispatlamak için de o öğretmen, Asya’yı fethetmediğini, Darius’u yenmediğini ama işe bakın gene de yaşadığını ve de herkesi kendi hayatını yaşamakta özgür bıraktığını ileri sürecektir...

Tarihsel bir kişi, şunu yada bunu istemek konusunda ince eleyip sık dokuyacak kadar vakte ve huzura sahip değildir. Sadece kendi ereğine uygun davranmak zorundadır o kişi. Dolayısıyla de, büyük, hatta kutsal birtakım çıkarları rahatça çiğneyebilir; bu ahlak açısından, hiç şüphe yok ki yergiye değer bir tutum olacaktır. O çapta bir insan, yolunun üzerine düşen nice çiçeği ezip geçecektir elbette...

Akıl, tutkulara bırakırsa yerini, sayesinde varoluşa kavuştuğu şeyden yitirir ve aldatmacaya düşer... Hemen her vakit ve her yerde tikel, pek ufak kalmıştır genelin karşısında: Bireyler kurban edilmiş ve ortada bırakılmıştır hep. İde, varoluşun ve yıpranmışlığın vergisini, kendi kendisi üzerinden değil, bireylerin tutkuları aracılığıyle ödemektedir.

Evrensel Tarih Üzerine

Son olarak da şimdi evrensel tarihi, göz önüne alınması gereken bu kategori açısından göz önüne alacak olursak, görürüz ki, önümüzde alabildiğine değişken koşul ve durumlar ve her türden eteklerle, biribirlerine hiç benzemeyen olay ve yazgılarla dolu bir hayat ve insani etkinlik tablosu serilidir. Bütün bu olay ve olumsallıklarda daima insanın etkinliğini ve edilginliğini görmekteyizdir en ön planda; bizden olan bir şey vardır her yerde, ve dolayısıyle de, her yerde ilgimiz bir şeylere ya yönelmekte yada karşı Çıkmaktadır. Bazan güzellik, hürriyet, zenginlik kazanmakta; bazan da adıyla ve sanıyla erdemsizlik, kendi önemini kabul ettirmeyi başarmaktadır. Çoğu zaman evrensel bir ilginin daha geniş kitlesi daha ağır olarak, durmaksızın biraraya gelip kaynaşan ve önemsiz gözüken şeylerden büyük şeyler doğurtan ufak güçlerin harekete geçişini görmekteyizdir. Baştanbaşa renkli bir temaşadır bu; ve burada herhangi bir şey ortadan kalkmaya görsün, hemen bir başkası yetişip alacaktır onun yerini.

Gelgelelim, ne denli çekici olursa olsun, bu incelemenin ilk sonucu usanç’tır; alabildiğine değişik bir sihirbaz feneri temaşasının bitiminde gelip yerleşir bu usanç bize; ve tek tek her temsilin değerini tamsak bile, gene de bir soru uyanır içimizde: Nedir peki bütün bu garip olayların en son amacı; bütün bu yüzeyin çatırtılı gürültüsünün altında bütün bu geçici fenomenlerin temel gücünü kendinde barındıran bir içsel, sessiz, gizli yapıtın işleyişi ve ilerleyişi yok mu yani? Ne var ki, daha başlangıçtan itibaren evrensel tarihe İde, akla uygun bilgi getirilip yerleştirilmiyorsa eğer, hiç değilse tarih, akım onda olduğu sarsılmaz ve kesin inancıyla yada hiç değilse zekanın ve 'kendi kendinin bilincindeki irade’nin dünyasının tesadüfe terkedilmemiş olduğu ve kendi kendini bilen İde’nin ışığında kendini göstermesi gerektiği kesin inancıyla ele alınmalıdır.

Diyalektik Üzerine | Georg Wilhelm Friedrich Hegel

Menu