20
Cu, Tem

Kadın'a Dair

İnsanların namus konusunda nasıl konuştukları üzerine Dicle’nin (Koğacıoğlu) Feminist Yaklaşımlar’da çıkan bir yazısı var. Bilmiyorum, kaç kişi okudu. Dicle o yazıda çok önemli bir şey söylüyor. Diyor ki; “Namus hakkında konuşulan şeylere baktığımız zaman görüyoruz ki, namus meselesini geleneğe havale etme hali var.” Dicle, namusun konuşulma alanını bir gelenek efekti olarak tarif ediyor.

Her şeyden önce, namusu geleneğe havale etmek ne demektir? İkincisi (benim de sevdiğim bir konu), antropologlar namus konusunda ne söylüyor? Namus şimdi böyle anlaşılıyor ama bilim denilen şey bu konuda ne söylemiş? Bütün bunlardan yola çıkarak biz ne yapabiliriz?

Geleneğe atfetmek konusunu Dicle’nin makalesinin İngilizce versiyonu çok daha fazla açıyor aslında. Ben ana hatlarıyla söyleyeyim: Namus, eski bir toplumsal örgütlenmeden geriye kalan bir ayrıntıdır; bir artıktır. Dolayısıyla, toplum değiştikçe, modernleştikçe bu artığın da yeri kalmayacaktır. Eğer bunun bir yeri varsa o zaman bu, moderniteye ayak uyduramayan geri kalmış yörelerin, bölgelerin, insanların ve hatta kültürlerin sorunudur. Dolayısıyla, biz onların kültürünü değiştirirsek bu geri kalmışlıktan kurtulabiliriz.



Eğer milli birlik ve beraberlik Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli şiarlarından biriyse ikinci önemli şiarı da gelişmeciliktir. Biz her şeye gelişme, modernleşme adına katlanabiliriz. Dolayısıyla, namus meselesi modernleşme perspektifi içerisinde anlatılıyor. Modernleşme bizi bundan kurtaracak; kurtulamayanlar varsa bu onların geriliğidir, deniyor. Bilin bakalım o geriler kim oluyor? Hiç şaşırmıyoruz; tabii ki Kürtler!

İkinci olarak, yasalara bakmak mümkün. Dicle makalesinde yasalara bakıyor; fakat ben farklı bir yerden ele almak istiyorum. Dicle, o makaleyi yazdığı zaman 2005 Ceza Yasası çıkmamıştı. Bu ceza yasasına baktığınızda şunu görürsünüz: Bir namus vardır, bir de töre. Namus, insanların -neredeyse- doğasıyla alâkalı bir şey. Birisi bir namussuzluk yaparsa ağır biçimde tahrik olursunuz ve bu da size ağır tahrik indirimi hakkı verir. Mahkemelerde; “Kendime hâkim olamadım, hâkim bey” lafı var ya, bu minvalde söylenen bir laf. Namuslarına bir halel getirildiği zaman, insanlar normal hallerinden çıkıyor; bir anda, irrasyonel bir şekilde başka bir varoluş düzeyine geçiyorlar: sinirlenmişlik, gözü dönmüşlük, fazlasıyla tahrik edilmişlik, gibi… Neticede, bir sürü şey yapabilir, karşılığında böyle bir tahrik indiriminden yararlanabilirler.

Buna karşın, töre böyle bir şey değil. Törede, bir meclis kuruluyor. (Buradaki metaforlar da benim çok ilgimi çekiyor.) “Aile meclisi” deniyor. “Aile meclisi” sözü, bizi Büyük Millet Meclisi ile benzerlik kurmaya götürüyor. “Sıla” dizisinden bahsedeyim sizlere. Yılmaz Erdoğan’ın diziden yola çıkarak yaptığı bir parodi vardı: “Şıra Gecesi”. Gelin Şıra; “Batsın bu töre!” diyor. Hemen kocaman tozlu bir kitap açılıyor; kitabın sayfaları karıştırılıyor. “Batsın bu töre!” ise ıslak odunla vurulacak; “yoksa etrafta ıslak odun, bir tokat da atabilirsiniz” diyor kitap. “Şaaak!” diye bir tane vuruyor Şıra’ya Bozo Ağa -esas, yani dizideki adı Boran. Dolayısıyla, ne yapmış oluyor? “Töre” denilen şeyi (törenin antropologcası kültür) yine kanun kitabına benzetiyor. Kendi bildiği formlarla; hiç bu formlara uymayan şeyleri o formlarla yorumlayarak ve ona aynı işlevi yükleyerek. Hâlbuki bu toplumlarda ne töre ne de aile meclisi aynı işlevi görür. Aile meclisi toplanıyor; “namus”a karşı gelmiş kişilerin ölümüne veya cezalandırılmasına karar veriyor. Böylece, aile meclisi hüküm verebilecek bir statüye ulaşıyor. “Sıla” dizisi de bunun şahikası artık; orada devamlı hükümler veriliyor. Bu yolla da şu yapılıyor: Eğer “namus meselesi” insanın kendini kaybedip irrasyonel bir düzleme geçmesi ise “töre cinayeti” hiç öyle bir şey değildir. Son derece rasyoneldir; oturulur, konuşulur, tartışılır; ve sonucu biline biline bu karar verilir. Bu yüzden, hiçbir şekilde ağır tahrik indiriminden faydalanılabilecek bir durum yaratmaz. Bu, bir kültürün neticesidir. Dolayısıyla, bu kültürün değişmesi gerekir. Ve biz, bu ülkede kanunlarla toplum mühendisliği yapabiliriz. Bu bakış açısıyla “töre”, ağır tahrik indirimini kaldırıyor. Çok ilginç bir şey bu.

Aslında, Avrupa’nın Doğu’ya yaptığı da aynı şey. Avrupa da, aşk cinayetlerini yine aynı doğallaştırmaya tâbi tutuyor; “âşıktır, kendine hâkim olamadı.” deniyor. Namus cinayetini kültürel bir şey olarak görüp o durumda daha büyük cezalar vermeye çalışıyorlar. Burada “it ite, it de kuyruğuna” durumu var. Bunun da bu şekilde yapıldığını kimsecikler görmüyor. Dolayısıyla, kanunlara baktığımız zaman, namusa dair gelişmeci söylemin psikolojisini ve sosyolojisini yapmış oluyoruz.

“Karanlıkta Diyaloglar” (ben buna “Karanlık Diyaloglar” diyorum) hiç beğenmediğim bir belgesel. Boğaziçi Üniversitesi’nde gösterdiler; hep birlikte izledik. Melek Taylan da izleyicilerin arasındaydı. “Karanlıkta Diyaloglar” belgeseli; “Doğu’da namus var, Batı’da aşk…” cümlesiyle bitiyor neredeyse. Gösterimden sonra söyleşi yapıldı; başlarda söz alan en aşağı beş kişi; “Yaaa! İşte bütün bunlar aşiret denen yapının başının altından çıkıyor. Bu aşiretleri yok etmek için ne yapmalıyız?” diye sorunca izleyiciler galeyana geldi. Bu bakış açısı, tam da böyle bir noktaya, insafsızlığa çağırıyor insanları. Gelişmecilik söylemi, hukuk söylemi ile beraber psikolojik ve sosyolojik bir gerçeklik kazanmaya başlıyor. Bu çerçeve içerisinde, namusa ilişkin başat söylemler bunlar.

Bir de; “Böyle şeyler gerçekten oluyor mu?” sorusu var. Ayşe de burada; biz Ayşe Gürkan’la bir yıl Diyarbakır’daki kadın ölümlerinin arka planını araştırdık. “Namus”a gelene kadar öyle nedenler var ki, işin çok daha çetrefilli olduğu ortaya çıkıyor. Bir kere, muazzam bir umutsuzluk söz konusu. Bu umutsuzluk, zorunlu göç, yoksulluk, yoksunluk, geleceği görememe gibi nedenlerden doğuyor. Toplumsal yapının çok hızlı çöktüğü, var olan toplumsal kimliklerin, toplumsal değerlerin anlamsızlaştığı bir durum yaşanıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin baştan itibaren yapılmış yasalarına baktığımız zaman, “namus”un, hiçbir şekilde yok olmadığını görürüz. Dicle yazısında, Medeni Kanun’da çok fazla öne çıkmayan “namus” anlayışının, Türk Ceza Kanunu’nun birçok maddesinin içine ne kadar nüfuz ettiğini gösteriyor. Gerçekten de, kanunlar “namus” kavramını varsayarak şöyle bir şey yapıyorlar: Osmanlı’dan modern Türkiye’ye geçişi, sosyolojik olarak, büyük ev yapısından (“geniş aile” deniyor ama ben “büyük ev” demeyi tercih ediyorum) çekirdek aileye geçiş yapısı oluşturuyor. Cumhuriyetin yapısı çekirdek ailelerden oluşacak; büyük evler problem yaratıyor. Büyük evlerde bir insanın devletle direkt ilişkisi yok; araya bir sürü aracı giriyor: Büyük evin sahibi giriyor, onun hamisi, onun hamisi giriyor… Hâlbuki, çekirdek aile çerçevesine göre, kişi direkt devletle karşı karşıya. Onun için aşiretler kötü; çünkü aracı oluyor. Onun için tarikatlar kötü; aracı oluyor. İstenen şey, kişi ve devlet arasında hiçbir aracılık tanımayan bir sistem.

Peki, devletle birey arasında aracı olmayacak sistem, ilişki, ne üzerinden kurulacak o zaman? Orada bir benzetme yapılıyor: Nasıl aile bireyleri birbirlerine sevgiyle bağlıysa bireyler de Cumhuriyet’e sevgiyle bağlanmalı. Bu sevgi analojisi üstünden, bireylerin yeni düzene isteyerek girmeleri, isteyerek tâbi olmaları bekleniyor, arzu ediliyor. Romanlarda bunun nasıl yapıldığını göstermeye çalıştım. Aşağı yukarı 1803’ten, Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistire”sinden başladım; Kerime Nadirlere kadar getirdim bu çalışmayı. Orada görülen şey şu: Kadınları okutacaksınız. Onları okutursanız başlarını bağlayarak değil, kendi vicdanları ve arzularıyla namuslu olurlar. Yani “namus” hiçbir şekilde yok değil, yok edilmiyor; bireysel bir yaklaşım olarak ortaya çıkıyor. Bu bireysel yaklaşım; vatana, millete ve aileye olan sevgiyle kadının kendi kendine kontrol edeceği bir şey haline dönüşüyor. Kısaca, benim yapmaya çalıştığım şey, aşkı rasyonelleştirme işinin (aşkın sevgiye dönüşmesinin) kadınların işi olarak Cumhuriyet Edebiyatı’nda nasıl ortaya çıktığını göstermek.

Dolayısıyla, namus kavramı bu şekilde bizim (“bizim” kelimesini bilerek kullanıyorum) kimliğimizin içine bir temiz işleniyor. Hepimiz “namuslu” kadınlarız. Bir tek eyleme çıktığımızda; “Namussuzuz!” diyoruz ama buna kendimiz bile inanmıyoruz. Amargi’nin dert ettiği gibi; “Biz başka bir namus anlayışından konuşuyoruz.” desek bile öyle değil. Biz de “namuslu” kadınlarız. Dolayısıyla, namus hukuki söylemde -hatta dizilere kadar uzanan edebi söylemde- kendini gösteriyor. Bütün bu söylemin dışında, son zamanlarda çok çok daha fazla güçlenmiş olan militarist söylem var. Biliyoruz ki, “vatan namustur”. 12 Eylül’den itibaren işkencelerde kadının namusunun kadına karşı nasıl kullanıldığını gayet iyi biliyoruz. Devlet de militarist söylem üstünden “namuslu kadınlar”ı ve toplumu gayet güzel kontrol edebiliyor. Bir alan daha var namusun çok ciddi bir biçimde gündeme getirildiği: Askerlik. Askerlikte, “elindeki tüfek senin namusun”dur. Ya o koşarken askerlere söylettikleri şarkılar… O kadar alan var ki “namus” kavramının yeniden üretildiği. Her yeniden üretilişinde, başka bir alanı kendi iş görme alanının içerisine çekip yaygınlaşıyor. Dolayısıyla, namus kavramı sürekli değişiyor, sürekli dönüşüyor.

Geçen sene TESEV’de, daha sonra Diyarbakır’daki bir iki çalışmada şöyle bir argüman geliştirmeye çalıştık: “Namus” kavramı sadece kadınları kuran bir şey değil. (Bazen feministler böyle bir yanlış yapabiliyor; “namus”u sadece kadınları kuran bir şey olarak görebiliyorlar.) Hâlbuki, her kavram iki tarafı da (namuslu olanı da namusu kollayanı da) kurar. Namus, kadınlığı kurduğu gibi erkekliği de kuran bir kavram. Adam para kazanamıyor, karısı ve çocukları sokaklarda para peşinde koşuyor. Kendisine nasıl “erkek” diyecek? Böyle bir erkeklik krizi yaşanıyor, diye düşünüyorum. Bu kriz, Türkiye’nin farklı yerlerindeki söylemlere göre değişebiliyor. Trabzon’da tamamen militarist bir söyleme dönüşüyor; kaybolan erkeklik, “milletin erkekliği”yle birleştirilerek kazanılmaya çalışılıyor. Ogün Samastlar, Yasin Hayaller… Onlara baktığım zaman, erkeklik krizi yaşayan erkeklerin söz ve davranışlarını görüyorum. Trabzon’da belki ayyuka çıktı ama Türkiye’de bir sürü yerde devlet yanlısı, ordu yanlısı sivil toplum örgütleri ortaya çıktı; bu tip örgütlenmeler artmaya başladı. Ergenekon’un nerelere kadar gittiğini görüyoruz şimdi. Bütün bunları bu çerçevede düşünmekte fayda görüyorum. “Namus” kavramının bu kadar gündemde olmasını böyle bir erkeklik krizi çerçevesinde ele alacak olursak, o zaman şöyle bir şey sorabiliriz: Peki, bu erkeklik krizi yokken bu iş nasıl oluyordu? Orada da çok uzun konuşmak istemiyorum. “Akrabalığa dayalı toplum” diye bir şey var; ama biz akrabalığa dayalı toplumların nasıl işlediği üzerine hiç ama hiç kafa yormuyoruz. Germaine Tillion’un “Harem ve Kuzenler” kitabını Şirin Tekeli ile birlikte Türkçeye çevirmek istememin nedeni de buydu. Akrabalığa dayalı toplum nedir? Nasıl işler? Akrabalık nasıl bir yasadır aslında? Bu yasanın üstüne devletin yasası konduğu zaman ne gibi çelişkiler, ne gibi sürtüşmeler ortaya çıkar? Bu konulara hiç kafa patlatmıyoruz. Çünkü hepimiz aslında moderniz; ve modernler akrabalığı düşünmez. Hepimiz çekirdek ailelerde büyüyüp gelişmiş, “namuslu” kızlarız.

Bu çerçevede, akraba toplumlarına bakmak gerekirse; Lale Yalçın Heckmann’ın İletişim Yayınları’ndan, 1980’lerin başında Hakkâri-Dağlıca civarında yapmış olduğu bir araştırmanın kitabı çıktı: “Kürtlerde Siyaset ve Akrabalık”. Epey oldu, kimse de okumuyor. Orada Lale Yalçın Heckmann şunu göstermeye çalışıyor: Töreymiş, kuralmış işlemez “kültür” denilen şeyde. Bunların her biri insanların elinde birer olanaktır. Bu olanağı insanlar belirli durumlarda, o durumun stratejisine göre nasıl kullanır? Bunun şahikası Pierre Bourdieu diye bir sosyologtur. Pierre Bourdieu’nun sosyolojisi bunu yapmaya çalışıyor: Pratik nedir? Dolayısıyla o kurallar, kural olarak insanların kafasında ya da bir yerde, bir defterde durmuyor. Hepsi birer iş yapma biçimidir; ve bunun belirli sınırlar içinde yapılmasını mümkün kılan bir şeydir. Dolayısıyla, aşiret, son derece dinamik bir yapı olarak çıkar ortaya. Keza, namus da son derece dinamik bir yapı olarak çıkar. Diyarbakır Bismil’de namus üzerine konuşurken, bir kadın bana şöyle bir şey demişti (Kürtçe söyledi; bana tercüme edildi): “İlla ki öldürmek gerekmiyor...” Tercümandan bana kelime kelime çevirmesini istedim. Şöyle demiş kadın: “Bir kap kirlenince onu evin dışına alıp yıkarsın, ondan sonra tekrar evin içine getirirsin...” “Öldürmek gerekmiyor.” ile bunun arasında çok fark var.

Kime sorsanız, kendi durumunu göz önünde bulundurarak, kendi bilgisini, kendi hayat tecrübesini gündeme getirerek namus hakkında bir şey söylüyor. Namus, işte tam da aşiret gibi dinamik bir şey. İnsanların belirli durumlarda, stratejiyle halledebildikleri bir şey. Beğenmediğimiz aşiret mekanizmaları içerisinde, bin tane tazminat mekanizması vardır. Bir meselenin ne zaman “namus meselesi” olarak ortaya atıldığına, ne zaman atılmadığına bakmak çok ilginç. Yapılan bir sürü araştırma sayabilirim size: Konuyu siyasi olarak mesele haline getirmek gerektiğinde, “namus” gündeme getiriliyor; yoksa konu edilmiyor bile. İnsanlar aralarında hallediyor bu meseleyi. Tencereyi, kabı dışarı çıkarıyor, yıkayıp getiriyor. Dolayısıyla, şimdi yaşanan şeklini geleneğe bağlamak çok saçma. “Gelenek” de gelenek olarak kalmıyor. “Namus” şimdi çok farklı bir yere doğru evrildi. Bugün namus, kadınlardan başka hükmedeceği bir şeyi kalmayan erkeklerin ortaya attığı “şeyler”dir. Sadece Kürt erkeklerini kastetmiyorum; Ogün Samast’ı da, Yasin Hayal’i de, erkek siyasetçileri de ekliyorum.

Ayşe ile bu çalışmayı yaparken, “namus cinayeti” kavramını hiç kullanmayalım, sadece “kadına yönelik şiddet”i kullanalım, dedik. “Namus” dediğimizde, sanki elle tutulabilir bir şey varmış gibi bir anlam çıkıyor. Bu araştırmanın sonucunda o kadar farklı anlamlar gördük ki, buna “kadına yönelik şiddet” diyelim, dedik.

Geçen sene -hatırlarsanız- Filmmor’un teması “namus”tu. O zaman, yine buna benzer bir konuşma yapıyordum. Meltem Ahıska dedi ki; “ Madem namus, içeriği bu kadar değişen bir şey, o zaman içeriğini biz, kadınlar olarak istediğimiz gibi belirleyebiliriz.” Sosyal olarak namus bir ahlâkın adı; ancak neye “ahlâk” diyeceğiz, neye “ahlâksızlık”, sürekli değişiyor. Dolayısıyla “namus” kavramını çöpe atmak şart mıdır? Sorum bu.

Birkaç sene evvel bir derste; “Erkeklerin de namusu vardır.” demiştim; öğrenciler yerlere yattılar gülmekten. “Erkek de karısı dışındaki kadınlara baktığı zaman namussuzluk olurdu.” dedim; daha da çok güldüler. Çünkü böyle bir şey hatırlamıyorlar. Böyle bir durum, böyle bir varoluş yaşamamışlar. Ama öyledir: Namuslu erkek başkasının karısına yan gözle bakmaz; namuslu erkek yalan söylemez; namuslu erkek hırsızlık yapmaz. Esnaf birbirine; “Çok namuslu adamdır.” dediği zaman bu, olumlu çağrışımlar yapar. Hâlbuki biz feministler; “Namus iki bacağın arasındadır.” diye bir şey söylediğimiz zaman, onu sadece kadınları kontrol etmenin bir aracı olarak görmeye başlıyoruz. Oysa, namusun başka anlamları da var; ve sadece kadın değildir namuslu olan. Lila Abu-Lughod adlı bir antropolog kadın, kendi araştırmasından yola çıkarak, namusun altta olanın şerefi olduğunu söylüyor. Toplumdaki hiyerarşinin içerisinde namusu, altta olanların şerefi olarak görüyor; üsttekilerin namuslu olması gerekmiyormuş gibi yapıyor. Ben, buna katılmıyorum. Üsttekilerin de namuslu olması gerekiyor -en azından görünürde.

Feminist olarak bizim yapmadığımız şeyler var: O kadar çok karşı çıkmamız gereken şey var ki, bir ütopya hayal etmekten çoktan vazgeçtik, diye düşünüyorum. Kendi adıma; “Ütopyam nedir?” dediğimde, sürekli mücadele gibi şeyler söylüyorum. Yani bu noktaya geldik. İkinci olarak, feministlerin yapmadığı bir şey daha var: Kadınların ezilmesini, sömürülmesini gündeme getirirken aileyi suçluyoruz, siyaseti suçluyoruz, onu suçluyoruz, bunu suçluyoruz. Haklıyız da. Doğru bir şey yapıyoruz. Öte yandan, insanlar arasındaki ilişkilerin nasıl olması, nasıl yürümesi gerektiğine dair söyleyeceğimiz pek bir şey kalmadı. Aileyi yok edelim o zaman; namus meselesinden kurtulacak mıyız? Bence kurtulmayacağız. “İnsanlar arası birliktelik modellerini nasıl hayal edebiliriz? ‘Namus’ sözcüğünü insanlar arasındaki birliktelikleri istediğimiz biçimde hayal etmek için kullanabilir miyiz?” diye bir soruyla bitireyim.

Dicle Koğacıoğlu’nun Konuşması

Nükhet benim üniversitede hocamdı. Öğrencilerime bir anımı anlatırım: İkinci sınıfta Nükhet’in dersini aldığımda, doğal zannettiğimiz bir sürü şeyin kültürel olduğunu öğrenip eleştirmiştik. Sonra; “Peki, ne olacak; ne yapmalı?” diye sormuştuk. O ise; “Her şeyi aldınız; size cevap mı sunacağım?” demişti. Şimdi ilk defa onu bir cevap sunarken görüyorum. Derslerinde vermediğini feministlere veriyor.

Namus cinayetleri üzerine yapılan tartışmalarda sık sık “kanun”, “yasa”, “hukuk” denen şeyler gündeme geliyor. Buralarda, yasa ister devletin, ister Birleşmiş Milletler’in, isterse aşiretin yasası olsun, katı bir şekilde tasavvur ediliyor. Nükhet, Yılmaz Erdoğan’ın “Sıla” dizisinden yola çıkarak yaptığı parodiyi örnek verdi. Aynı parodide “töre” de bir kitaba indirgeniyor; fiziksel bir kitap olarak tahayyül ediliyor. Kişiler gidip o töre kitabına bakıyorlar: “Töre böyle istiyor. Ne yaparsın?” diyorlar. Ve töre kitabında tanımı yapılan hareketi gerçekleştiriyorlar. Nasıl modern hukuku direkt kitaptan açıp “pat” diye uygulanan bir şey olarak tahayyül ediyorsak, töre için de aynı şeyi düşünüyoruz. Oysa, buradaki ilk yanlışlık modern hukukun tahayyülünde. Biz 83 yıldır modern hukukla yaşıyoruz. Modern hukukta da bir kitap var. Modern hukukta da hiçbir zaman gidip sadece kitaba bakılarak karar verilmez. Modern hukuk da her zaman bir strateji ve mücadele alanıdır. Her kanun metninin bir sürü anlamı vardır. Anayasa bir şey der; genel kanunlar başka bir şey der; yönetmelikler başka bir şey der; hukukçuların kanaatlari başka bir şey der; yerelde var olan kültürel kavramlar başka bir şey der. Her hukuk kararında, örneğin savcı bir yorum oluşturur, avukat başka bir yorum. Hâkim, kararında bu ikisinden de öğeler içeren, fakat gene de farklılaşan, üçüncü bir yorum oluşturur. Hukuka bakarken çoğu zaman bu mücadeleleri görmüyoruz. Bir konuda tek bir doğru karar olabilirmiş, bu da insanlar arası mücadelelerden bağımsızmış, gibi düşünüyoruz. Oysa, hiçbir zaman “hukukun tam bağımsızlığı” diye bir şey yoktur. Hukuk, her toplumsal kurum gibi, içinde bulunduğu kültürel ve toplumsal yapının dinamikleri ile şekillenir. Kişilerin durdukları farklı yerler, konumlar, aralarındaki eşitsizlikler tabii ki hukuku etkiler. Hatta hukuki anlamlar, farklılıklar bunlarla kurulur. Gene de hukuku diğer kurumlardan farklı yapan şey; kendi kendine verdiği, toplumsal ilişkilerden bağımsız olmaya çalışma sözüdür. Yani bu söz, bu idealdir hukuku bir ümit kapısı yapan. Çoğu zaman başaramaz hukuk bunu; ama dener ya da en azından denemek için mekanizmaları vardır. Kararların yazılı olması, temyiz, her şeyin bir usule bağlanması ve bunun üzerinden kontrol edilmesi, iki tarafın da birbirinin dediklerine itiraz edebilmesi, cevap verebilmesi, vesaire. Bu mekanizmalar etrafında oluşan modern hukuk, dünyanın hiçbir yerinde mükemmel olmayan bir toplumsal ilişkiler ve mücadele alanıdır.
Burada izin verirseniz hukuk üzerine bir iki şey daha söylemek istiyorum. Modern hukuk aydınlanma aklının kurucu öğesi. Modern toplumda modern bürokratik şekillerde çalışan bir kurumla hem adaleti yakalayabileceğimizi düşünüyoruz hem de bunun akılcı olduğunu düşünüyoruz. Bir tek modern toplumda adalet, standartlaşmış usullerle, şekillerle bulunabilecek bir şey olarak hayal ediliyor. Onun dışındaki bütün toplumlar adaleti bir olay, bir oluş, bir kere olan bir olgu ve kişisel ve kişilerarası bir olay olarak düşünüyorlar. Burada bizi adaletin böyle tecelli edebileceğine yani dilekçeler formlar, mübaşirler, bitmek bilmeyen koridorlar ve o koridorlarda çürümeler ile geleceğine inandıran şey aklı düşünüş biçimimiz. Moderni daha doğrusu aydınlanma sonrası toplumlarda kamusal akıl diye bir şey düşünüyoruz. Bu kamusal aklın hepimizde varodluğnu, insan olarak hepimizi birleştirdiğini düşünüyoruz. Bu akıl öyle bir şey ki hem hepimizde var ve ortak, hem de bizden soyutlanabiliyor. Zaten bu soyutlanma ile düşünülüyor kamu. Kamusal alan tam da bu hepimizde olan akıl ile belirlenen kurallar dahilinde yer alacağımız, bu kuralları akıl hepimizde olduğu için kabul etmiş varsayılarak onların çerçevesinde oynadığımız yer.

Şimdi burada iki ana akım fikir var. Bunlardan bir tanesi şekilcilik. Yani çoğu hukukçuda da vardır bu, hukukçu olmayan kimselerde de. Bu insanlar inanırlar yani hukukun şekillerine, bu kuralların toplumsal ilişkilerden bağımsız olarak kurulduğuna, yürüdüğüne, hukukun sadece akıl ve mantık ile işlediğine. Yani bu demin bahsettiğim tasavvuru tamamen satın alırlar. Daha gerçekçi bir bakış açısı ile bakacak olursak bu bir tür toplumsal kültürel inanış, bir mittir bir tür. ‘Sıcak yuva’ gibi ki kadınlar ve çocuklar biliyor o sıcak yuvaların ardını mesela o da bir inanıştır. Ya da sınıfsız imtiyazsız toplum gibi mesela… Yani gerçekçi gözle baktığımızda hukuk elbette ki sadece kurallardan oluşan sadece akıl ile işleyen bir şey değil, küçüklü, büyüklü her türlü iktidar ilişkisinin değişen şekillerde etkisi oluyor. Ama şekilciler ne yapıyor?Hukukun şekilleri var diye yani bir mahkeme, dilekçe, hakimin suçlu ile konuşması, usuller var ve o usullerde gene akıl ve eşitlik prensiplerinin adı geçiyor diye hukuku tamamen bağımsız kabul ediyorlar. Çoğu zaman Türkiye’de de ‘hani hukuk bağımsızdı’ gibilerinden tartışmalar oluyor işte onlar tam da bu şekilci bakış açısı üzerinden dönüyor. Oysa gerçekçi bir bakış açısıyla baktığımızda elbette ki hukukun da maddi süreçler maddi insanlar, binalar elbiseler, kağıtlardan oluştuğunu görüyoruz. Böylece hukuk bağımsız mı değil mi tartışmaları yerine hukuk hanig zamanda nelerle daha çok ilişkili onlara bakabiliyoruz.

Bir ikinci ana akım bakış açısı da hukuka tamamen bir araç olarak bakar. Güçlü grupların, hakim sınıfların, burjuvaların, erkeklerin, hukuku devletin aracı gibi gören değişik çeşitleri var bu bakış açısının. Bu bakış açısı da hukukun kendine verdiği sözün önemini siliyor. Hukuk sonuçta sadece soyut da değil bir takım fiili mekanizmalarla adaletin arandığı bir yer. Oysa bu bakış açısı ile bu arayışın önemi yok, hukukun neleri yapamayacağını, hukuki alandan nelerin gelemeyeceğini zaten biliyoruz. Yani bütün hukuk egemen grupların o yüzden yapacak fazla bir şey yok. Hukuk eril mesela ondan bir şey beklememek lazım vesaire. Yani bu bakış açısı da görece de olsa hukukun içinde bulunduğu toplumsal ilişkilerin ötesine geçebileceğini ve de en azından gene görece de olsa bir otonomisi olabileceğini kaçırıyor. Bu araçsal bakış açısı çoğu zaman radikal gruplardan geliyor. Gende bu bakış açısı hukukun ezilen kesimler için potansiyeli atlanıyor.

Aslında burada unutmamak lazım ki sadece modern hukuk değil her hukuk mücadele alanı. Çünkü kurallarla konuşmak kurallara başvurmak her zaman stratejik olarak başvurulan bir şey. “Bana o bluzu ver” diyebilirsiniz. Vermezse vurabilirsiniz bu şiddet olur. “Ver çünkü ben senin kardeşinim” derseniz aile hukuku girer işin içine, yok ver çünkü benden çaldın dediyseniz polisi çağırıyorsanız devlet hukuku girer, bu dinimize göre yanlıştır diyorsanız dini hukuk. Aslında bu hukuklar da birbirlerinden o kadar ayrı değil gündelik hayatta. Etrafımızda olan farklı adalet anlayışlarının ve kurumlarının getirdiği fikirleri kullanırız gündelik hayatta. Ama hep bir mücadeledir yani o bluzu almak. Ya da o araziyi, ya da o grev hakkını.

Namus cinayetleri etrafındaki tartışmalarda siyasiliği unutulan bir diğer terim de kültür. Burada ben kültürü geniş bir tanımla kullanıyorum. Kültürü ‘ben’ ve ‘öteki’ ayrımı üzerinden kurulan anlamlar, sözler ve bunlarla beraber bir grubun yaptığı pratikler olarak düşünebiliriz. Burada da tabii ki her çeşit mücadele var Modern hukuk da bir kültür eğer terimi bu geniş anlamıyla kullanırsak.

Tartışmalara baktığımızda kültür kelimesini çoğu kez bir medeniyeti olmayanların sahip olduğu şey anlamında kullanıldığını görüyoruz. Birilerinin medeniyeti birilerinin kültürü olduğunu görürüz. Kültür genel olarak modern olmayan olamamışların yaptıklarının ürettiklerinin adı oluyor. Doğu kültürü, mesela ya da kültürel zenginliğimiz. Özellikle namus cinayetleri etrafındaki tartışmalarda bu çok belirgin. Tabii bir de geçmişte kalanların kültürü var, Osmanlı kültürü mesela. Böyle bakılınca şimdi yaşayan bizlerin kendilerine modern denilenlerin de devamlı sadece akıl ile yaşamadığı bir sürü anlam ürettiği bunu yaparken de birbirleri ile mücadele ettiğini siliyoruz. Ve de ayrıca aynı anda birilerine kültür, kendimize medeniyet ya da akıl ya da ‘sadece’ bireyler derken kendimizi onlardan çok ayrı, çok farklı olarak düşünebiliyoruz.

Bu kültür genelde gelenek diye bir şey üzerinden düşünülüyor. Burada hayal ediyoruz ki birileri var nasıl biz akıl ile yaşıyoruz onlar da işte gelene ile yaşıyorlar. Nasıl biz birey olmuşuz, sanki pür bireysel iradeyiz, ne istersek onu yapıyoruz böyle geziyoruz, tozuyoruz… onlar ise ‘öyle oldukları için’ geleneklerine sıkı sıkıya bağlı yaşıyorlar hiç değiştirmiyorlar. Orada mücadele yok hiç. Oysa “Geleneğimiz bu” ya da “gelenekleri böyle” demek, gene ilişkilerden, eşitsiz toplumsal ilişkilerden bağımsız bir kuralsallık yaratıyor. Orada bir kural var ve; “Kusura bakma, eziliyor olabilirsin ama kural bu. Gelenek bu.” Yani geleneğe bakışımız bir yönden modern hukuka bakışımıza benziyor; “Bu asgari ücret çok az olabilir ama kural bu.” İkisi de iktidarın, eşitsizliğin üzerini kapatıyor. Nasıl modern aklın kamuya hâkim olduğu miti varsa, gelenekte de başka bir miti görüyoruz. Eskiden gelip çok uzun zamanlara kadar devam edecek olan, senden benden de bağımsız olduğu varsayılan bir gelenek hayal etmek. Kültürel alanda devam eden, her gün yeniden yapılan anlamaları, stratejileri, kültürün bir mücadele alanı olduğunu gelenek söylemi siliyor.

Bir pratiğe “gelenek” dendiğinde, aslında iki şey söyleniyor (iki fantezi var): Bir tanesi, geçmişten bugüne kadar gelmek, devamlılık. “Biz çok uzun zamandan beri aynı şeyi yapıyoruz.” düşüncesi. Kürtler üzerinden namus cinayetlerini tartışırken, örneğin, yaşanan savaşları, zorunlu göçleri hesaba katmıyoruz. Orada üretim biçimleri değişiyor; fakat bu değişimleri göz önüne almıyor, “namus” kavramının değişmediğini varsayıyoruz. Sanki “namus” orada, öylece duruyor.

İkincisi ise, tekil bir grup aidiyeti: Sen sensin, ben de benim. Hukukla yaşayanlar var, onlar ayrı; gelenekle yaşayanlar var, onlar ayrı. Her gelenek bir grubu diğerinden net bir şekilde ayırt ediyor. Bu geleneğe sahip olanlar sadece bu geleneği uyguluyorlar; ve senden, benden, bizden ayrılar. Biz iç içe geçmeyen iki ayrı grubuz. Biz hukuk kitabını noktasından virgülüne kadar uygularız, onlar geleneği. “E pardon biz her kuralı aynen uygulamıyoruz. Çoğuna uymuyor, bazılarına ise işimize geldiğinde uyuyoruz. Bazı hukuk kuralları önümüze geldiğinde, onlarla çelişkili olduğu düşünülebilecek ahlâk kuralları, dini öyküler, masallar, aklımıza ne gelirse kullanabiliyoruz.” Onlar da böyle yapıyor olmasın? Onların geleneğinin de günlük hayatlarıyla, bu hayatlarda karşılaştıkları durumlarla ve iktidar ilişkileriyle, ekonomiyle, siyasetle ilişkileri olmasın? Böyle bir soru ortaya çıkmıyor.

Ortadan silinen bir diğer önemli nokta da; ‘onlar’dan ayrı kurulan, ‘biz’im de “gelenek” diyebileceğimiz pratiklerimizin olduğu. Ayrıca, ‘onlar’ın da bu ulus-devletin hukuki rejimi içinde yaşadığı. Bazen bu ayrı düşünülen iki grubun örtüşmelerini, kesişmelerini ortaya koyabilecek sorular ortaya çıksa da bu, hemen “körü körüne geleneklerine bağlı insanlar” mitiyle yerinden oluyor: “Onlar öyle değiller, senin bildiğin gibi değiller.”

Özetle, “gelenek” deyince, o pratiklerin her gün yeniden uygulanmasındaki iktidar ilişkileri, siyasetler unutuluyor. Yani, gelenek söylemi, ciddi derecede bir siyasetsizleştirmeye kadir. Burada bana ilginç gelen bir soru şu: “Ne zamandır ve ne şekillerde bazı pratiklere ‘gelenek’ diyoruz?” Ben bunlarla ilgileniyorum.

Burada hareket noktam, feminist bakış açısı. Bunu derken feminizmi de tekelleştirmeyeyim; fakat en azından bazı feminizmler, erkekler ve kadınları iki ayrı grup olarak görüp birinin diğerini nasıl ezdiğinin anlaşılması ile ilgilenirken, aynı zamanda kadınların kadınları ve erkeklerin erkekleri nasıl ezdiğini de sorunsallaştırıyor. Yani kadınlar arası ve erkekler arası hiyerarşiler de feminizmin meselesi; çünkü mesele kadınlık-erkekliğin ötesinde, toplumsal cinsiyet anlamlarının ve pratiklerinin nasıl çalıştığını anlamak ve değiştirmek. Patriyarka hiçbir zaman tek başına çalışmıyor; var olan diğer iktidar ilişkilerine eklemleniyor. Toplumsal cinsiyet ilişkilerinin başka iktidarları nasıl meşrulaştırdığı ve yeniden ürettiği önemli. Başka yerlerde yeniden üreyen iktidarların, ekonominin, devletin kadın-erkek ilişkilerini nasıl kurduğu önemli. Böyle bakınca, örneğin namus cinayeti üzerine bilgi ve eylem üreten kurumlar ve bu kurumların etkileri de direkt işin içine giriyor. 2004’te İngilizce basılan makalemde, farklı kurumların (Avrupa Birliği, AK Parti, uluslararası medya ve Türkiye hukuku) namus cinayetlerini nasıl farklı şekillerde söyleme döktüğünü ve böylece her birinin geleneği farklı şekillerde kullanarak kendine nasıl bir müdahale alanı yarattığını tartışıyorum.

Feminist Yaklaşımlar’a bunu çevirmeye çalışırken fark ettim ki, içinde bulunduğumuz yoğun hukuk reformu sürecini tartışmadan, namus cinayetleri etrafında kurulan toplumsal cinsiyet ilişkileri ile daha geniş olgular arasındaki ilişkiyi kurmak imkânsız. Yine o makale için araştırma yaparken fark ettiğim bir başka nokta da, namus cinayetlerine olan merakımızın en fazla on yıllık bir şey olduğu. Şimdi baktığımızda, konu üzerine hazırlanmış araştırma raporları, yazılmış romanlar olduğunu görüyoruz. Konu sürekli medyada yer alıyor; bu temayla filmler, diziler yapılıyor; sürekli söylem üretme ve bunu duyma ihtiyacı var. Hatta bugün burada toplanmamız da buna örnek; bunu çözmek gibi bir arzumuz var. Bu, yeni bir arzu.

Eskiden de kadınlar öldürülüyordu; adına “namus” deniyordu. Peki, o zamanki denklem neydi, diye düşünüldüğünde kalkınmacı devletin kuralsallığının bir zaman hayali olduğunu görüyoruz. Orada ‘ötekiler’ var; ve bu ‘ötekiler’in bazı problemleri var. Önceleri -şimdilerde “namus cinayeti”, “töre” dediğimiz, o zamanlar adına daha çok “gelenek” dediğimiz- bu olgu için yapabileceğimiz fazla bir şey olmadığı düşünülürdü. Şu anda onlar için bir şey yapmamıza ya da onların isteklerini duymamıza gerek yok. Çünkü biz devlet ve millet olarak zaten ilerliyor, kalkınıyor ve gelişiyoruz. İlerlediğimizde bu sorun zaten tamamıyla çözülecek. Eskiden gelenek vardı; bizden uzaktaydı. Orada bir köy var uzakta; gitmesek de görmesek de... Hiçbir zaman gitmeyeceğimiz, çoğu zaman isim bile verme ihtiyacı duymayacağımız ‘ötekiler’ vardı. Onlara en fazla “Doğulu” denirdi. O “Doğulu”nun Süryani mi, Kürt mü, Arap mı olduğu; nereden gelip nereye gittiği ile ilgilenmezdik. Zaten fazla da bilmek istemiyorduk, diye düşünüyorum.

Bilgi istenirse, üzerine iktidar kurulursa olur; fakat o konuda bilgimiz yoktu. O zamanlar, başka bir toplumsal pazarlığın olduğunu da unutmamak lazım: Asimilasyon. Kalkınmacı devlet Kürtlere, Araplara, dindarlara, fakirlere; “Kendi kültürünü al, evinde yaşa; fakat bu kültürünle kamusal alana çıkma.” diyordu. Bu kamusal alanda baskın olan kültür, Sünni, Türk, Balkan göçmeni, yüzünü Batı’ya dönmüş eril kültür idi. Bu kültürü nötr kabul ediyorduk; sanki kimsenin değildi. Burada devlet diyordu ki; “Sen de kendi kültürünü -en azından kamusal alanda- unut ve bu nötr kabul edilen kültürün içinde var ol. Bunu yaparsan ben de kendi kurumlarımı, eğitim ve iş alanlarımı sana açarım.” Devletin eğitimi tekelinde bulundurduğu, ana işveren olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Bunları unuttuğunuz ya da kısıtlı bir şekilde yaşamaya karar verdiğiniz zaman, en azından kamusal alanda yer alabilme sözü verilebiliyordu. Bu bağlamda da, bu kültürleri (Arap, Kürt, Süryani, …) kamusal alanda bilmek için bir çaba olmaması doğal. Asimilasyoncu-kalkınmacı toplumsal düzen, bu farklılıkların açıkça bastırılmasından, onlara kayıtsız kalınmasına kadar bir dizi asimilasyon politikası üzerine kurulmuştu. Hepimiz Türkiye Devleti’nin kalkınması için -ve kendi kültürümüz içinde- yaşayacağımıza göre, bu gelenekleri bilmeye lüzum yoktu. Onlar, zamanı gelince yok olacaklardı nasılsa.

Bu yaklaşım feministlere tanıdık gelebilir. Ben ilk feminist olduğumda da, kadın olarak bir şey söylemeye yeltendiğim zaman hep bu cevapla karşılaşıyordum: “Şu anda sorun çıkartmayın; nasılsa, bir gün gelecek, bunlar kendiliğinden çözülecek.” Şimdiki zaman, devletin ve milletin -dolayısıyla, o devlet ve milletin içinde durabilenlerin- daha kolay paylaştığı bir zaman oluyor. ‘Ötekiler’in ihtiyaçları geleceğe havale ediliyor. ‘Ötekiler’ şimdiyle ilgili bir hak iddia edemez oluyor. Kimin bizimle aynı zamanda olduğunu, kimin geride ya da dışarıda kaldığını hayal ettiğimiz ‘bunlar’ da her zaman siyasi. Özetle, 1940’lardan 1980’lere, hatta ’90’lara kadar daha çok hâkim olan zaman anlayışımızda, kendilerini ‘biz’ olarak tanımlayanlar (toplumun seçkinleri ve seçkin olmayı arzulayanlar, buna kendilerini aday olarak görenler) kalkınmaya inandılar, birbirlerine kalkınmayı anlattılar. Bu kalkınmanın zamanını onlar paylaşıyorlardı. Oralarda birileri gelenekle yaşıyordu; bu biliniyordu ama bunu bir çeşit ‘henüz olmamışlık’ olarak gördüler. Bu gelişme, kalkınma henüz gerçekleşemediği -ama bir gün olacağını bildiğimiz, emin olduğumuz- için de, o gelenekleri ve onlar ile yaşayanları bilmeye o kadar gerek yoktu.

Bu kalkınmacı söylemlerin bir sözü vardı: “Bu devletin asimilasyonuna kendini veren herkes bir gün bu kalkınmaya katılacak. Herkesin en azından katılma hakkı var. Henüz yapamadık, olamadı ama hakları var.” Bu söz de bir dereceye kadar tutuldu. Devlet, gerçekten bu asimilasyona kendini verebilenlere, onun ağlarına ve kurumlarına resmi ya da gayrı resmi şekilde eklemlenenlerine -en azından ’60’lara kadar- net kazanımlar sundu. Tabii burada bütün mesele bu eklemlenme oldu; ne gibi eşitsizlikler yaşandı (hangi kesimler, hangi şehirlerde, ne şekilde eklemlendi), bunlar hiç bilinmiyor. Bu konuda araştırma yapılması lazım.

’80’den itibaren ise iki ana değişiklik görüyoruz: Bir tanesi, özellikle Kürtlerin bu denklemi bozmak, farklı tanınmak istemeleri oldu. Diğeri ise neo-liberal toplumsal ve ekonomik değişimler. Bunlara burada ayrıntılı girmiyorum ama devletin cezalandıran, kâr mekanizmalarına eklemlenen elinin (bir deyişle sağ elinin, erkek elinin) büyüdüğünü görüyoruz. Bu değişimin bir diğer özelliği de, devletin kadın elinin, sol elinin (bakan, gözeten elinin) küçülmesi, sosyal yardımların azalması, sosyal devlet ilkesinden giderek vazgeçilmesi. Bir diğeri, finans sermayesinin ortaya çıkışı ve tüm dünyayı dolaşması. Böylece, artık uluslarüstü ekonomik ve sosyal pratiklerin çıkışı. Bunlara eklemlenen, yeni tarz (hem ulusal hem de uluslarüstü yaşayan) bir seçkin kesiminin ortaya çıkışı.

Ekonomik ve sosyal rejim olarak yavaş yavaş kalkınmacılığın yerini alan neoliberalliğe paralel, başka bir söylem de geldi ve yerleşiyor: O da çokkültürlülük. Asimilasyon modeli, Kıta Avrupası, Fransa, Almanya gibi yerlerden geliyor. Çokkültürlülük ise daha çok Anglo Amerikan bağlamlarda ortaya çıkmış bir şey. Asimilasyon hayalinden başka bir hayal: Buradaki mantık, herkesin kültürüne ayrı ayrı yer vermek. Kültür gene bir mücadele alanı olarak görülmekten uzaklaşıyor; sanki sabit ve tekil bir şeymiş gibi algılanıyor. Devlet ve devletin hukuku burada; “Kamusal alanda kültürünü, kimliğini unut.” demiyor. Aksine, seni tekil bir kutuya ayırıyor ve o şekilde tanıyor: “Siz hepiniz farklı kültürler olarak evlerinizde oturun.” Burada da nötr olarak hayal edilen şey hukukun kendisi. Hukukta ve kamusal alanda baskın olan kültürün kültür olmadığı, onun sadece hukuk olduğu varsayılıyor. “Peki, bu hukuk ne?” diye sorulduğunda (hukukun varsayımlarına, işleyiş biçimlerine, anlamalarına bakıldığında), örneğin Amerika’da beyaz, eril, orta sınıf ve Protestan olduğu görülüyor. Ama o bağlamlarda da bu unutuluyor. Yani çokkültürlülük, sıklıkla dezavantajlı kesimlerin yaşadıklarının unutulmasının bir başka yolu olarak tezahür ediyor.

Şu an Türkiye’deki tartışmada çokkültürlülük, “asimilasyondan kurtulma” olarak konuyor ve de kutlanıyor. İyi bir şey çokkültürlülük. Oysa, onun da bir şeyleri “kültür” olarak kabul ettiği; öte yandan, bazı şeylerin kültür olduğunu görmeyerek çalıştığı çoğu zaman unutuluyor. Çokkültürlülük hayali de -asimilasyoncu hayal gibi- farklı sömürgeleştirme biçimlerinde, problemli pratiklerin altına imza atmış. Türkiye’de kalkınmacılığın çöküşüyle birlikte, asimilasyoncu tasavvurun yarattığı pratikler, ekonomik ve sosyal olarak geçerliliğini epey yitirdi. Burada ilginç bir süreç var -Kürtlerin direkt mağdur olduğu bir süreç. Yeri gelmişken, Pınarcıoğlu ve Işık’ın “Nöbetleşe Yoksulluk” adındaki çok önemli çalışmalarından bahsetmek isterim. Bu yazarlar, son döneme kadar, göçmenlerin şehre geldiklerinde bir göçmen ağına eklemlendiklerini söylüyor. Gecekondu, enformel işler, tüm bunlar enformel göçmen ağları, hemşerilik, akrabalık üzerinden yürüyor. Mevcut sosyal ve ekonomik yapı, bunu sağlıyor. İş ve ev, kayıt dışı ekonomi sayesinde kuruluyor. Ayşe Öncü’nün bir çalışmasında belirttiği gibi; bu işverene iyi geliyor; çünkü işçinin sigortasıyla, eviyle uğraşmıyor. Politikacıya iyi geliyor; çünkü bu kayıt dışı olanları yasallaştırma vaatleri ile popülist politika yapabiliyor ve gecekonduları bir oy deposu olarak kullanabiliyor. Aynı zamanda, göçmen işçiye de iyi geliyor; yavaş yavaş kendisine, akrabalarına ve hemşerilerine iş bulabiliyor. Pınarcıoğlu ve Işık, son döneme kadar, her nesilden göçmenin bir sonraki göçmen jenerasyonunun omuzları üzerinde yükseldiği bir ağdan bahsediyor.

Ancak bu, son dönemde kırılıyor. Burada iki önemli şey var; birincisi neoliberal politikalar, ikincisi de zorunlu göç. Artık çok daha sert bir kapitalizm var. Aşağıdakilerin aşağıda kalacakları ve -muhtemelen de- birbirlerine düşürülerek yönetilecekleri bir dönemde yaşıyoruz. Zira neoliberal siyasetin bir önemli öğesi de, yerelde var olan ilişkileri piyasalaştırarak hem yoksullardan para kazanmak hem de yoksulların birbirleri üzerinden para kazanmaya çalışmalarını teşvik etmek.

İkinci önemli nokta da zorunlu göç ile alâkalı. Pınarcıoğlu ve Işık diyor ki; “Türkiye’de daha önceki göçlerin çoğu çekim göçü. Yani büyük şehir insanları çektiği için, insanlar daha iyi bir hayat ya da ekonomik zenginlik gibi şeyleri arzuladıkları için geliyorlar. Öyle olunca da hazırlıklı geliyor, gelişlerini çoğu zaman kendileri ayarlıyorlar. Oysa, zorunlu göç öyle değil; bu bir itme göçü. Bu insanlar orada kalamadıkları için göç ediyorlar; ne kendileri ne de yanına sığındıkları, kentteki akrabaları, tanıdıkları buna hazır.

Bu iki faktör beraberce çalışıyor. Yani hem hazırlıksız ve de bulundukları yerden itilerek çımış Kürt bir grup var hem de bu grubu hazmedecek sosyal ve ekonomik pratikler yerinde değil. Artık çok daha sert bir kapitalizm var.

Bir yandan bu gelişmeler olurken bir yandan da çokkültürlü hayal geldi. Çokkültürlü hayalin radikal herhangi bir potansiyeli varsa o da grup hakları. Tabii grup haklarının kendileri de çoğu kez problemlidir; bir grubu, bir tarihi katılaştırır. Fakat gene de grup hakları, geçmişte ya da şimdi bir gruba dâhil olanları tanıma açısından önemlidir. Sen hakikaten Kürt, Ermeni ya da Arap isen farklılığını ve/veya geçmişte bu farklılık yüzünden sana yaşatılanları tasdik ettirmen gerekecek -ki hakkını alasın. Bu, tapınmak için bir tapınağın tanınması da olabilir, kutsal olduğu düşünülen bir toprağın o gruba verilmesini istemek de olabilir, bir gruba yaşatılmış bir travmadan dolayı özür ve/veya tazminat istemek de olabilir. Oysa bizdeki durum, söylem olarak çokkültürlülükten bahsetmesine rağmen, hak tanınması bağlamında hiçbir şekilde grup hakkını içermiyor.

Uluslararası platformda Türkiye, grup hakları konusunda oldukça tutarlı bir politikası varmış gibi duruyor. Azınlıklar ile ilgili sözleşmelere imza koymuyor; genel sözleşmelerin azınlıklar ile ilgili maddelerine de şerh koyuyor. “Zorunlu göç”ü tazmin etme konusunda da, bildiğiniz gibi, ‘Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun’ çıktı. Bu kanunla kurulan Tazminat Yasası Komisyonları’nın türlü problemleri bir yana, devlet bu şekilde, orada olanlardan dolayı bir özrü ya da tanımayı uygun görmedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin yanı sıra, uluslarüstü organlar da ilginç kararlar alıyorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği birçok tazminat kararı var; ancak burada da ciddi problemler mevcut. Bunların ötesinde, mahkeme şimdiye kadar Kürtler üzerine olan hiçbir kararını Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ayrımcılık maddesine dayandırmadı.

Bunlar belki asimilasyonist dönem için oldukça normaldi. Fakat burada çokkültürlülük söyleminden (farklı kültürlerin tanınması, kültürler, medeniyetler arası diyalog, uzlaşma söylemleri) bahsedilirken bunun hiçbir şekilde grup hakkına dayandırılmamasını son derece önemli buluyorum. Çokkültürlü olunuyor; fakat çokkültürlü gruplara ciddi anlamda, şöyle üzerine basabilecekleri maddi bir hak verilmiyor. Örneğin, kendi dillerinde konuşma hakkı açıkça verilmiyor; “Evet, konuşabilirsiniz.” denmiyor. Konuşma hakkını engelleyen olumsuzlukların sadece birkaçı seçilerek kaldırılıyor.

Bu bağlamda, hukuki olarak tanınan haklar ile toplumsal olarak ortaya çıkan söylemler arasında oldukça büyük bir uçurum var. Türkiye’de her türlü ‘öteki’nin, ama özellikle Kürtlerin, şu an belirsiz bir alanda olduğunu düşünüyorum. Neoliberal çokkültürlü sözleşmenin onlara önerdiği somut hiçbir şey yok: ne iş olanağı, ne ev, ne yukarı doğru hareketlilik ümidi... Hukuki haklar bağlamında da bir şey yok. Öte yandan, asimilasyonist söylemin de fazla hükmü kalmadı. Gerçi asimilasyonist söylem de bir koldan devam ediyor; fakat bu sefer azınlıklara ya da toplumun dezavantajlı kesimlerine önerebileceği, sözünü verebileceği fazla bir şey yok. Artık kamusal anlamda asimile olarak çıkılan alanda devlet, ne en büyük işveren ne de tek kültür üreticisi. Kalkınmacı asimilasyonist söylemler de çokkültürlü neoliberal söylemler de yan yana durabiliyor; ancak hiçbiri, hiçbir konuda bir söz veremiyor. Ortaya çıkan bu belirsiz alanda, aslında bütün ‘ötekiler’in -ama özellikle Kürtlerin- çektiklerine şahidiz. Örneğin, ben öğrencilerime; “Kimler Kürt?” diye soramıyorum. Hani eğer çokkültürlülük ciddi anlamda kabul görseydi, bunu sorabilirdim. Bunu sorduğumda, Kürt öğrencimin rahatsız olacağını hissediyorum. Aslında, özellikle Kürtlük, asimilasyonun söylenmezliğinden çıkarken bir leke haline geliyor. Toplumsal ilişkilerde artık söylenebilirliği, varlığı görülen ama söylenmese, olmasa daha iyi olan, ortada olduğunda ilişkileri zorlaştıran bir şey. Kürt birisi radikal çevrelerden uzaklaştığı anda, hemen kendisine şunu sorması gerekiyor: “Karşımdaki bana hangi denklemle yaklaşıyor? Kalkınmacı-asimilasyonist mi, çokkültürcü mü?” Daha kötüsü, bunların dışında kalan söylem ve pratikler. Bu belirsizlikte, karşısındakinin ne olduğunu çözmek ‘öteki’ne kalıyor. Çünkü üzerine basabileceği hiçbir hak ya da söz yok artık. Kürtlerin tanınma isteği, onlara leke olarak veriliyor bir anlamda.

Şu anda namus cinayetleri üzerine bu kadar çok konuşuluyor olmasını da buna bağlıyorum. Bu zamanda, bu çokkültürlü toplumsallıkta şöyle bir şey deniyor: “Bak, işte namus cinayetleri var; ve bu namus cinayetleri, onların farklı gelenekleri, kuralları onları bizlerden farklı yapıyor. Onlar zaten bizden farklılar.” Biz, gene egemen olanlar -çokuluslu bağlantılarla beraber- şimdiyi paylaşıyoruz; ve onlar, farklılıklarıyla ayrı düşüyorlar. Onlar geride kalmışlar olarak, -kalkınmacı asimilasyonist tahayyüllerde olduğu gibi- bir gün bize benzeme şansına da sahip değiller artık. Onlar şimdi de varlar; fakat kendileri bu geleneklere, bu kötü şeylere, bu lekelere tutunmayı seçtikleri için lekeleniyorlar; ve ‘bizlerin’ paylaştığı şimdiki zamandan düşüyorlar. Yeni gelen -çoğunluğu Kürt- göçmenlerin şehre hazırlıksızlıkları, fakirlikleri ve onlara yüklenen şüpheler de bu lekenin işaretleri olarak görünüyor. Mesela, Gündüz Aktan bir yazısında, namus cinayetini töreye, töreyi çokeşlililiğe, onu da teröre bağlıyor; terörü de dönüp Kürtlerin aşiret yapısına bağlıyor. Çözümün ise aşiret yapısının yıkılması olduğunu belirtiyor.

Tabii burada ilginç olan, demin "leke" dediğim her şeyin, toplumun geri kalanıyla modern hukuk ve modern devlet ile bağlantılarının bir aradalığının bu söylemden silinmesi. Yani bu töre, bu gelenek, bu aşiret nasıl oldu da bu devletin bu topraklardaki 80 küsur yıllık varlığı ile beraber yeniden üredi, bu unutuluyor. Bir anda bu, sadece Kürtlerin meselesi oluyor. 'Onlar' 'biz'den kolayca ayrıştırılır oluyor. 'Onlar' artık dönüştürülesi varlıklar değil; 'onlar'a ait olduğu düşünülen şeylerin -örneğin aşiretin, Gündüz Aktan’ın deyimiyle- ‘yıkılması’ lâzım.

Ama Gündüz Aktan yalnız değil. Ve bu sadece ulusal da değil; Türkiye’de namus cinayeti çerçevesinde Kürtlere olan Batı’da Müslümanlara yapılıyor. Örneğin, Ayaan Hırsı Ali de namus cinayetlerini Müslüman kültür üzerinden anlatıyor. İlginç bir şekilde, namus cinayetleri hakkında üretilen bilgiler böyle değişik kurumlar çerçevesinde dolaşıyor. Bu kurumların, bunlarla ilişkide olan devletlerin ya da uluslarüstü kurumların yaptıkları mercek altına alınmadığı için de, daha çok kültürel bilgiler üretiliyor. Burada yeniden üreyen de, siyasetten, toplumsal mücadelelerden kopuk bir kültür anlayışı. Bu bağlamda da, 'modern' olarak addedilen kurumların namus cinayetleri adına neler yaptığını / yapmadığını, bu ‘sorunlu geleneksel pratiklerin’ diğer toplumsal ve ekonomik pratiklerle ilişkisini resimden sürekli siliyorlar.

Bu bağlamda, feminist bir strateji olarak benim önerim; namus cinayetlerinde nasıl farklı iktidar söylemlerinin kurulduğuna ve bunların namus cinayetlerine karşı çıkarken neleri meşrulaştırıldığına sürekli bakmak. Namus cinayetlerini her konuşuşumuzda; zamanla oynamaları, Kürtlerin giderek -bir alt kültürü bırakın- bir alt ırk olarak düşünülmesini ve sınıfı konuşmadığımız sürece, bunun içerisinde yer alacağımızı düşünüyorum. Bunu da problemli görüyorum. Kürt hareketi içinde de kadınlar çok iş yapıyor, İslamcı hareket içinde de, Kemalist hareket içinde de. Gücü olan bütün hareketlerin içinde çoğu işi kadınlar yapıyor; fakat dilimizle, istemlerimizle siyasi alana çıkamıyoruz. Çoğu kez 'öteki'nin üzerine yeni bilgi üretme arzularımızla, 'öteki'ne müdahale eden söylem ve pratiklerin parçası oluyoruz: 'Öteki'ni kurtaran... Müdahale etmek için başka terimlerin yanına 'kadınlık'ı alıyoruz. Kemalist kadınlar, İslamcı kadınlar, Kürt feministler… Böyle bir şeyin ikinci terimi olmak zorunda kalıyor "kadınlık" -daha az ama bazen de "feminsitlik". Oysa ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet gibi bütün eşitsizlikleri beraber düşünüp feminizmin gücüne güvenerek sonuna kadar sorgulamak gerek.

Feminizmle ilgili de bir şey söylemek istiyorum: '80 sonrasında, feminizm doğduğunda tek farklılığı "kadınlık" olarak ortaya koydu. Yaptığı, istemler olarak eşitlik feminizmidir. Kadınlar ile erkeklerin farklarına rağmen eşitlik istedi. Yasaları bu şekilde değiştirmeye çalıştık. Kemalizm kadınlara; “Kadınlığını evde bırak; kendini ailene, kocana, çocuklarına vakfet; kamusal alana çıktığında erkek gibi ol; o zaman sana istediğini veririm.” diyordu. Bu yasalarda da zaten var olan eşitsizlik maddeleri, hep kadınların kadınlıklarını, cinselliklerini aileye vakfetmeleri ile ilgili idi. "Eşitlik feminizmi" ile sağlanan kanun değişiklikleriyle (ki bunlar çok büyük başarılar bence) en azından soyut yasa karşısında artık eşit bireyler olarak durduğumuzu düşünebiliriz. Ama gerek bu yasaların uygulamalarında (tam da o farklı kanun kaynakları, anayasa, yasalar, içtihatlar, hukukçuların pratikleri), kanaatlerde ortaya çıkan cinsiyetçi pratikler, gerekse başörtüsü, namus cinayeti, eşcinsellik gibi meseleler gösteriyor ki, feministler olarak artık farklılığı tartışmamız lazım. Şu ana kadar sadece, "birbirimize sahip çıkalım" noktasına geldik. Bütün farklılıklar birbirine denkmiş gibi yapıyoruz. Kürtlük eşcinsellik, yoksulluk, başörtülülük... Ama bu farklılıkların işleme biçimleri ve vücutlarda taşınma biçimleri çok farklı. Örneğin Kürtlüğün ırklaşması ile başörtülülüğün ırklaşması aynı şey değil. Bence bunları açık ve samimi olarak tartışmaya başlarsak liberal ya da çokkültürlü bakış açısının ötesine geçebiliriz. Bu şekilde de; sadece kadınların erkeklerle değil, bu kesimin kadınlarının o farklı addedilen kesimin kadınlarıyla, bu ‘kültürel’ grubun erkeklerinin/kadınlarının, o kültürel grubun erkekleri/kadınlarıyla olan hiyerarşik ilişkilerini daha iyi anlayabiliriz gibi geliyor.

Tabii bu, namus cinayetleri ile ilgili bir şey yapmayalım, demek değil; fakat bu tartışmayı açık tuttuğumuz sürece, namus cinayetleriyle farklı baş etme yöntemleri bulabileceğimizi düşünüyorum. En önemlisi, Nükhet’ten öğrendiğim -hatta Feminist Yaklaşımlar’daki yazımın en başında vurguladığım- “Biz, hepimiz bu namus, disiplin rejimi içerisinde yaşıyoruz.” cümlesini hatırlamak. Biz, uzaklardaki ya da bizden çok farklı birilerini kurtarmaya değil, hep beraber kurtulmaya çalışıyoruz. Bence feminizm bu. Bana bu konuşmayı yapma şansını verdiği için Feminist Yaklaşımlar’a da çok teşekkür ediyorum.



Leyla Pervizat: Nükhet Hoca’nın söyledikleri üzerinden devam etmek istiyorum. Konuşmamızda, "erkeklik kuramı"ndan bahsettik. Ben dersimizi, erkeklik kuramını yeteri kadar inceleyerek yaptığımızı düşünmüyorum -her ne kadar şu anda erkeklik kuramı alıp başını gitmiş olsa da. Sadece biz değil, Batılı feminist de, Doğulu feminist de, Türk de bunu yapmadı. Örneğin hâlâ tecavüzü tam çalışamadık: Erkekler tecavüz ederken içlerinden ne geçiyor, beyinlerinde ne oluyor, nasıl oluyorlar, ne hissediyorlar, ne düşünüyorlar, gerçekten tahrik oluyorlar mı, sonrasında mı oluyorlar, bunları bilmiyoruz. Evde karısı bekliyor onu; onunla ilişkisi nasıl? Şiddeti, erkek kuramı açısından tam olarak masaya yatıramadığımızı düşünüyorum. Bu da yapmamız gereken "ilk"lerden bir tanesi ve bence hepimiz bundan sorumluyuz.

İkincisi, benim yaptığım bir şey; bunu herkese önerebilirim. Ben son dönemlerde "Samuraylar"ı okuyorum. Erkekliği doktora, doçent, profesörlük düzeyinde anlamak için tavsiye ederim, çok ilginç: Kitap aile ilişkilerini ve akrabalığı ele alıyor; laboratuar çalışması gibi bir şey yapıyor.

Üçüncü olarak, ben de sosyal bilimciyim; zaten doktora çalışmalarım şiddet üzerine. Bir yerde bütün bu kuramlar, kavramlar, sosyal bilimlerle ilgili duruyor; işte o şiddet anında psikiyatri giriyor işin içine. Şiddete bakan feminist psikiyatride de hâlâ bir şey yok; burada çok büyük boşluklar var. İnterdisipliner çalışmada, feminist psikiyatri konusunda Amerikalılar çok meşhur ama onlarda da yok. Bu noktada da bir şeyler yapılması lâzım, diye düşünüyorum. Teşekkür ediyorum.

Nükhet Sirman: Evet, bu görüşe birçok açıdan katılmamak mümkün değil. Tabii şiddetin psikiyatrisi de yapılabilir ama ben hâlâ -ve daha önce- sosyolojisinin yapılmasını isterim. Neden sosyolojisini yapmak isterim? Şiddetin psikiyatrisinin yapılmasında, doğallıkla bağlantısını kurma tehlikesi olduğu için. Tabii siz öyle yaptığınız için demiyorum. Sürekli oraya doğru bir kayma tehlikesi olabildiği için; "Önce sosyolojisini yapalım, ondan sonra psikiyatrisi üzerine düşünebiliriz." demek geliyor içimden. Ben buraya şöyle bir psikoloji ile geldim: Dicle’nin de söylediği gibi her yerde namus üzerine konuşulması artık tüylerimizi diken diken ediyor. Bunun artık adını koymamız lâzım. Ve buna karşı feministler olarak; “Biz namus derken onu kastetmemiştik, şunu kastetmiştik; biz böyle bakmıyorduk, şöyle bakıyorduk.” diyebileceğimiz bir söz dağarcığı geliştirmemiz lâzım. Bugüne kadar feministler diyordu ki: "Namus, kadının bedenini kontrol etmeye yarayan bir şeydir." Başka bir sözümüz var mıydı, yoksa ben mi yanlış biliyorum? Bunun ötesinde, solculuktan kalma bir hastalığımız var; o da “gerçeği söylersek, olayı çözdük” yanılgısı. Hâlbuki gerçeğin gösterilmesi ile hiçbir şey olmuyor. Bizim feministler olarak strateji üretmemiz gerekiyor. Bu kadar tanıdığım, sevdiğim feministi bir arada görmek bana her zaman nasip olmuyor; onun için de tartışmayı buraya getirsek mi, diye soruyorum.

Dicle Koğacıoğlu: Şiddetin tekilleştirilmesi, bazı şiddetleri dışlıyor. "Kadına karşı şiddet" deyince, şiddet tanımının içine daha önceki nesillerde solculuk yüzünden, aydınlanmacılık yüzünden bakılamayan şiddet girer oldu. Feminizmin bunları içine alması çok büyük bir kazanım; fakat şunu da unutmamak lâzım, bugünkü zamanda "kadına karşı şiddet" deyince karşılaştığımız imge ve söylemler, yoksulluğun şiddetini, eşcinsellerin yaşadığı şiddeti ve de gözaltında polis-devlet tarafından yapılan şiddeti dışlıyor. Kadınlığın ya da feminizmin ikinci terim olmaması için bence bahsettiğiniz şeyi, her zaman ikinci bir terimle anmamız lâzım: Gözaltında şiddet, yoksulluğun şiddeti, gibi… "Kadın" değil "kadınlar"… Hangi kadın, neredeki kadın, neyi yaşayan kadın? Neden "kadınlar" değil de "kadın" olunca tekilleşiyor? Tekilleşince uzmanlaşılabiliyor; böylece kadın-erkek eşitsizliği meselesi şu ya da bu tekil meselenin uzmanlarının tartıştığı bir alan haline geliyor. Feminizmin bunun ne kadar içine gireceği, buna karşı ne kadar şey söyleyebileceği bize bağlı. Sosyal bilim bir yol... Burada da bir çelişki var: Ben uzman gibi konuşuyorum; ama uzman gibi konuşmak istemiyorum. Sosyal bilimin de uzman gibi konuştuğu yerler ile tecrübelere dil kazandırmaya çalıştığı yerleri belki ayırt etmek lazım.

Nilgün Yurdalan:
Nükhet’e bir şey sormak istiyorum: "Namus" kavramının altını başka şekilde mi dolduralım diyorsun?

Nükhet Sirman: Evet, bunu bir düşünelim istiyorum.

Leyla Pervizat
: Peki “şeref”e sahip çıksak, “namus”u yok etsek olmuyor mu?

Nükhet Sirman
: Bilmiyorum, "şeref" o kadar "sadece erkek" bir şey ki. Siz öyle düşünmüyorsanız...

Leyla Pervizat:
Yo, ben öyle düşünmüyor değilim. Çok ilginç bir şey buldum: şeref kavramı Türkiye’de var. Mesela ben hâlâ Arap ülkelerinde, Tunus’ta, Yemen’de, Ürdün’de “şerefli kadın” diye bir şey var mı, yok mu sorusuna hiçbir feministten net bir cevap alamadım. Bu, çok ilginç bir şey. Kemalizmle, Atatürk’le birlikte şeref kadınlar için de geçerli olmuş bir şey. Türkiye’de şu anda halen -ister sevelim, ister sevmeyelim- bazı kadınlar şerefli.

Nilgün Yurdalan: Ama Araplarda da namus kavramı yok.

Leyla Pervizat: Var, var. Onlar "ar"dır diyor.

Nüket Sirman:
“Irz”dır o. "Ar"dır dediği, “ırz”dır. Şeref (namus) yok, ırz var.

Leyla Pervizat:
Yalnız Lübnan ve Ürdün’de, "namus cinayeti" diye geçiyor.

Dicle Koğacıoğlu: Ama burada tekil bir strateji yapacağız diye bir şey yok. Şimdi geçenlerde Handan Çağlayan’ın kitabını okudum ve hayli önemli şeylerden bahsettiğini düşündüm. Kitabı Kürt hareketinin içinde namusun nasıl bir rol oynamış olabileceği hakkında ipuçları veriyor. Anladığıma göre. Kürtler asimilasyon üzerinden, soldan önce aşiret üzerinden siyasi oluyorlarmış ve ondan sonra TİP ilk defa Kürtleri ve aşirete bağlanmayan ya da bağlanmamayı tercih eden Kürtleri politize etmiş. Ondan sonra namus, ilk defa Kürt hareketi içerisinde harekete geçirilmiş, tam da aşirete karşı bir şey olarak, yani aşiret iktidarını bölerek… Handan Çağlayan öyle anlatıyor. Kürt kadın gerillalar namusu takmayarak dağa çıkmışlar. Bu, herkesin stratejisi olacak diye bir şey değil. Eğer öyle ise, namus cinayetinin farklı siyasileştirilme bağlamlarını gözetmek gerekir. Yani Batman’da yakılmış bir köyde namus cinayeti muhtemelen başka bir şey, Ümraniye’de başka bir şey. Her namus dediğimizde siyasi bir takım işaretleri çağırıyoruz ve o işaret, bir yerden bir yere farklı şekillerde seyahat ediyor. Çoğu zaman ne yaparlım? Sorusuna tekil cevaplar araken orada yerel diyebileceğimiz, orada yaşayanların tecrübesinden gelen bilgileri yok sayıyoruz. ‘Ne yapalım?’ sorusunun öznesi, bu sorudaki bir şeyler yapacak olan ‘Biz’ çoğu zaman bizim şu anda oturduğumuz gibi metropolde sıklıkla şehrin merkezine de yakın yaşayan imtiyazlı ve/veya siyasi olarak tecrübeli kimseler oluyor. Halbuki bu sorunun tekil bir cevabı olmayabilir. İnşallah bir sürü strateji yaratırız, ya da varolan stratejileri buluruz keşfederiz onlarla bağlantılar kurarız. Yani heryerde var direnme önemli olan onların birleşmesi ve de ille merkezileşmeden diye düşünüyorum.


Dicle Koğacıoğlu:
Şiddetin tekilleştirilmesi, bazı şiddetleri dışlıyor. Kadına karşı şiddet deyince daha önceki nesillerde solculuk yüzünden, aydınlanmacılık yüzünden bakılamayan şiddet girer oldu şiddet tanımının içine. Bunları içine alması çok büyük bir kazanım feminizm için. Ama şunu da unutmamak lazım ki bugünkü zamanda kadına karşı şiddet deyince karşılaştığımız imge ve söylemler yoksulluğun şiddetini, eşcinsellerin yaşadığı şiddeti ve de gözaltındaki polis-devlet şiddetini dışlıyor. Bu şekilde oluşturulan teknik şiddet söylemleri, zaten o bahsettiğim koridordaki uzmanlık dillerinin oluşturduğu şiddet ve kadınlığın ya da feminizmin ikinci terim olmaması için, bence bahsettiğiniz şeyi her zaman ikinci bir terimle anmamız lazım. Yani gözaltında şiddet, yoksulluğun şiddeti gibi… Kadın değil kadınlar… Hangi kadın, neredeki kadın, neyi yaşayan kadın? Nesne kadınlar değil de kadın olunca tekilleşiyor. Tekilleşince uzmanlaşılabiliyor. Böylece kadın erkek eşitsizliği meselesi şu ya da bu tekil meselenin uzmanlarının tartıştığı bir alan haline geliyor. Feminizmin bunun ne kadar içine gireceği, ne kadar buna karşı bir şey söyleyebileceği bence bize bağlı. Sosyal bilim bir yol. Burada da bir çelişki var: Burada da ben uzman gibi konuşuyorum; ama uzman gibi konuşmak istemiyorum. Sosyal bilimin de uzman gibi konuştuğu yerler ile tecrübelere dil kazandırmaya çalıştığı yerleri belki ayırt etmek lazım.

Nilgün Yurdalan: Nükhet’e bir şey sormak istiyorum. Namus kavramının altını başka şekilde mi dolduralım diyorsun?

Nükhet Sirman: Evet, bunu bir düşünelim diyorum.

Leyla Pervizat: Peki “şeref”e sahip çıksak, “namus”u yok etsek olmuyor mu?

Nükhet Sirman:
Nedense şereflilik kültürünün ağırlığı karşısında bende buna karşı bir reaksiyon var. Bilmiyorum, şeref o kadar sadece erkek bir şey ki. Siz öyle düşünmüyorsanız...

Leyla Pervizat: Yo, ben öyle düşünmüyor değilim, çok ilginç bir şey buldum, yani şeref kavramı Türkiye’de var, kadınlarda da şeref var. Mesela ben hâlâ Arap ülkelerinde, Tunus’ta, Yemen’de, Ürdün’de “şerefli kadın” diye bir şey var mı, yok mu sorusuna net bir cevap alamadım hiçbir feministten. Bu çok ilginç bir şey. Kemalizmle, Atatürk’le birlikte şeref kadınlar için de geçerli olmuş bir şey. Türkiye’de şu anda halen ister sevelim, ister sevmeyelim bazı kadınlar şerefli.

Nilgün Yurdalan: Ama Araplarda da namus kavramı yok.

Leyla Pervizat: Var, var. Onlar “ardır” diyor.

Nükhet Sirman: “Irz”dır o. “Ardır” dediği, “ırz”dır. Şeref, yani namus yok, ırz var.

Leyla Pervizat: Yalnız Lübnan ve Ürdün’de, namus cinayeti diye geçiyor.


Özlem Aslan:
Ben söylemsel düzeyin önemli olduğunu düşünüyorum. Sizin TESEV’de yaptığınız çalışmayı okudum. Orada anlattığınız gibi aşiret sisteminin bozulmasından sonra insanlar göç ediyorlar; bütün sosyal bağlarından kopuyorlar; bilmedikleri, alışmadıkları yeni bir sistem kurma çabasındalar. Belki namus da orada yeni bir şey olarak ortaya çıkıyor. Burada feminist hareketten kadınlar olarak, kadına yönelik şiddetteki boşluğu nasıl dolduracağız? Kadınlar arasında nasıl dayanışma ağları kurmalıyız? Buna nasıl cevap vereceğimiz önemli. Çünkü Ak Parti’nin, başka sivil toplum örgütlerinin doldurduğu yerler, feminist hareket tarafından boş bırakılmış durumda. Biz böyle sürekli anlamaya çalışıyoruz ama biz anlarken de başkaları, çok başka söylemlerle o alanları dolduruyor. Dolayısıyla ne yapacağız? Mesela ben bir zamanlar sığınaklar için bir sürü eylem yaptığımızı hatırlıyorum. Şimdi yapılmıyor. O somut bir sözdü, “biz sığınak istiyoruz”du. Ne yapabiliriz, nasıl genişleyeceğiz? Mesela benim en büyük derdim üniversiteden beri yaptığımız bütün eylemlerde aynı insanlarla bir arada olmak. 15-20 kişi, aynı insanlar, evde annelerin yaptığı toplantıların yerine burada başka toplantı koymuş gibi. Her hafta bilmem nerede aynı kadınlarla buluşuyoruz, sonra evlerimize geri gidiyoruz. “Nasıl çoğalacağız, nasıl daha çok insana ulaşacağız, ne yapacağız?” gibi bir soru aklıma geliyor.

Pınar Selek: Bu başlı başına bir toplantı konusu.

Müjgan Arpat: Ben Leyla’nın söylediğiyle ilgili bir şey söylemek istiyorum: Tecavüze maruz kalan kadınlar ya da tecavüzcüler açısından, özellikle psikolojik açıdan saldırganlığın analizini ya da bir tanımlamasını yapmaya ben açıkçası karşıyım. Bunu biraz sorunlu buluyorum. Şöyle birkaç handikabı var: Birincisi; sırf erkek tarafından, saldırgan tarafından tek taraflı bir analiz yaklaşımı çok yanlış, tehlikeli olur diye düşünüyorum. Bu bizi sanki o kişinin psikolojik bir rahatsızlığı varmış da terapiyle düzelirmiş gibi bir yanılgıya götürür bence. İkincisi bireyleştirir; erkek egemen sistemden kopuk bir bağlamda ele almış oluyoruz konuyu. Bence tüm bunların yanı sıra mağdurlar açısından da doğru dürüst çalışma yapmıyoruz. Mesela bu en son yaşadığımız SDP’deki taciz olayı bize, tacize maruz kalan kadınlarla nasıl yan yana duracağımızı, hangi dili kullanacağımızı, onlara nasıl destek vereceğimizi bile doğru dürüst bilmediğimizi gösterdi. Yani bu konuda da pek çalışmamız yok. Uzun lafın kısası ben, feministlerin mağdurdan yana bir politika geliştirmesi gerektiğini, mağdurdan yana psikolojik analizler, çalışmalar vs. yapması gerektiğini ve saldırganların da yargılanması gerektiğini düşünüyorum.

Leyla Pervizat: Ben de saldırganların kesinlikle yargılanması gerektiğini düşünüyorum ama tecavüz yaygın eril düzenin bir patolojisidir. O saldırgana baktığınızda yaygın eril düzen nasıl çalışıyor, o bireyde kendisine nasıl vücut buluyor; ona bakarsınız. Ben demiyorum ki kadınlar üzerine çalışmayı bırakalım; bunları da yapalım. Biz bunları da yapabilecek kadar bilgiliyiz, güçlüyüz, eğitimliyiz. Hemen burada James’in bir lafını hatırlatmak isterim: “Sosyologların insanlığa en büyük ihaneti, soykırımı sanki böyle sapmaymış, değişiklikmiş gibi normalin dışında göstermeleri oldu.” Tam tersine soykırım bilmem ne kadar zamandan beri yapılıyordu, orada da mağdura değil, biz niye bu soykırımı yapanlara, nazilere, SS’lere bakmadık? Burada, yaygın eril düzen nasıl çalışıyor, ona gönderme yapılıyor.

Nükhet Sirman: Tek tek değil ama.

Leyla Pervizat: Tek tek değil ama bu da yaygın bir eril düzenin tecavüz eden tarafı.

Dicle Koğacıoğlu: Bir taraftan başka bir ahlak tasavvur ederken, bir taraftan da pratik olarak yapabileceğimiz şeyleri yapmak ve bunu ille uzmanlıktan geçirmemek gerek. Bunu sana derken bile üzülüyorum. Uzmanlık üzerinden derken iktidar kurdum; ama sen de kuruyordun, kurmayalım.

Nükhet Sirman: Özlem’in bıraktığı yerden devam edeyim, yani ne yapabiliriz üzerinden konuşayım. Hukuk ve yasalar yeni bir uzmanlık alanı olarak hayatımızı çok ciddi olarak kuşatmaya başladı. Kapatma davalarından, namus cinayetlerine kadar her şeyi hukuk üzerinden konuşur olduk. Dicle de zaten tam da bu yüzden hukuk sosyolojisine kaydı. Onun üzerinden çok hoş işler yapıyor. Bizim üyelerinin çoğu sosyolog olan KAYA diye bir derneğimiz var. Senelerdir beş on kişiyiz. Herkes birbirini tanır. KAYA’nın açılımı Kadın Yurttaş Ağı. Yurttaşlık üzerinden kurulmuş bir fantezimiz var. Hukuk veya çokkültürlülük bir alan açtığında hurra hepimiz o alanın içine giriyoruz. Sonuç olarak elhamdülillah sosyoloğuz. Ne yapıyoruz, bunu dönüştürmek üzere? Başka bir bakış açısından, kanunu kadınların lehine kullanmak açısından bir şeyler yapıyoruz. Dolayısıyla sığınaklar da feminist söylemin hukuka açtırdığı bir alan, yani bu kurumsallıktan ve hukukla birlikte kurgulanmaktan bir türlü kaçamıyoruz. Mor Çatı, iki sokak ilerde bir yerdir, onun karşısında Filmmor vardır, onun berisinde Amargi vardır, yani Beyoğlu’nda yerlerimiz var. O yerlerden çıkabilmemin belki bir yolu olmalı. Eskiden solcular ne yapardı?

Özlem Aslan: Mahallelere giderdi.

Nilgün Yurdalan: Herkesin bir mahallesi vardı! AKP yapıyor bu mahalle çalışmasını!

Dicle Koğacıoğlu: Oraya da nasıl gittiğiniz önemli. Ben KAYA’da hiç aktif olarak çalışmadım ama oraya “orada bir köy var uzakta” demeden gitmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Mesela tartışmalarımızda Nükhet’in süper bir fikri ortaya çıkmıştı. Nükhet, oraya semt Pazar olduğu gün, kadınların dışarı çıkabildikleri gün, orada okuma yazma kursu olduğu gün gitmemizi öneriyor. Orada avukatı ulaşılabilir kılmalıyız. Ama bence hani bir noktada yapılan stratejimizin, bir sonraki noktada tıkanabileceğini; her tıkanıklığın, yani çelişkiye düşmemizin normal olduğunu da görmek lazım. Belki de eski solun en büyük hatalarından bir tanesi çelişkiye düşmeyen bireyler araması. Bu da biraz erillikle alakalı diye düşünüyorum. “Düz”, “çelişkisiz”, “ne yaptığını bilen”, “tutarlı” bireyler… Bir bakıyorum, iktidarlar otuz tane çelişki ile geliyor, be nasıl çelişkisiz olayım, ben nasıl çelişkisiz direneyim? Ev içi emekte ayrı, cinsellikte ayrı, işte ayrı, kadınlarla ilişkilerde ayrı, siyasette ayrı… İktidarlar verdiği otuz ayrı sözü tutmuyor ve beni otuz tane çelişkinin içerisinde bırakıyor. Ama ben bir taraftan çelişkilerle baş etmeye çalışıp, belki onları da paylaşmaya çalışabilirim. Ama tabii burada etiksiz, pragmatik ya da hedonist olalım demiyorum. Ama farklı bir etik.

Ak Parti’nin başarısı, orada ne varsa onu içine eklemlenmek. Farklı muhafazakarlıklara eklemliyor kendini. Biz de kendimizi farklı direnişlere eklemleyebiliriz. Ama burada tabii ki farkımız bir direnme ahlakı geliştirmek belki de. Yani güç için güç prensibi ile çalışır iktidarlar, fazla seçici olmayabilirler… Oysa biz başka türlü düşünebiliriz gibi geliyor. Prensiplerimizi belirleyebiliriz. İktidarı ille kazanmak mı yoksa ilişki kurma biçimlerimizi değiştirmek mi istiyoruz mesela? Eğer ikincisi ise amaçlardan da kurtulunuyor bir şekilde. Ama biz sık sık verili iktidar tanımları ve arayışları ile hareket ediyoruz. O zaman da düşünüyoruz ki “oraya” gidersek mutlaka çok farklı şeyler yapmamız lazım, böyle acayip bir performans göstermemiz lazım ya da yalan söylememiz lazım. Yani bunların zor olduğunu ama o kadar da zor olmadığını zorlukların önemli kısımının bizim kendi zihnimizde de olabileceğini düşünüyorum.

Nilgün Yurdalan: Ben hepimizin namuslu olduğu görüşüne çok katılıyorum. Özellikle oturuş ve kılık kıyafetlerimiz üzerinden baktığımızda her grubun ya da kadının bir normu var. Ben hele hele yazın şurama kadar açarım ama daha fazlasını açmam. O kadar, benim açtığım çatalımın bittiği yerdir! Arada çok ciddi bir çelişki var. Diyanet İşleri “feminizm ahlaksızdır” dediği zaman sokağa çıkıp “hepimiz ahlaksızız” derken bütün varoluşumuzla taşıdığımız ve o sokakta, o anda yeniden kurduğumuz ahlakı sonra hiç konuşmuyoruz. Bu, Türkiye’deki feminist hareketin çok temel problemlerinden biridir, Batı’yı bilmiyorum. Bir diğeri feminizim gerçekten eşitlikçidir, tam da buna bağlı olarak eşitlikçidir, tam da hepimizin bir miktar namus dediği şeye bağlı olarak eşitlikçidir. Eşitlikçi olanın eşiğini aşmak için kendi normlarımızı altüst etmemiz gerekmektedir. Bunu yapmadığımız sürece de en fazla “aileler yıkılsın”ı yılda bir kere telaffuz edebiliriz; üstelik yerine de söylediğimiz bir şey yoktur. Ben mesela gelecek tasavvurumda, kadınların özgür olduğu bir gelecekte çokeşli yaşamasını önereceğim! Ama şimdi öneremiyorum, çünkü kadınların çokeşliliği yeniden bir silah olarak mutlaka kadınlara dönecek. Ben kalabalıklaşmak yerine sözü büyütmeyi tercih ediyorum. Merkeze bağlı feminist hareket istemediğimdendir sanırım.

Sözümüzü nasıl büyüteceğiz? Ben öncelikle kendimize bakalım diye öneriyorum. Bence hep gündemin arkasındayız; ama bu sefer gerçekten çok gündemin arkasına takıldık. Medya denilen şey kadına yönelik şiddeti sürekli önümüze koyuyor. Söylenenlerin hiçbiri yeni değil, muhtemelen çoğalmış da değil. Belki nüfusa bağlı, orantılı olarak çoğalmış olabilir. Hep aynı şeyleri önümüze koyuyor. Bugün önce öğlen SSGSS eylemine gittik, peşinden öldürülen bir İtalyan kadın için yapılan toplantıya katıldık; şimdi buradayım. Şimdi belki, bir tek burası günün dışında bir şeyi tartışıyor ve Türkiye’de böyle toplantılar çok az arkadaşlar. Toplantının bizatihi kendisi de direkt gündemin açılımlarını, cevaplarını, sorularını bulmak. Bu yüzden ben sözümüzü büyütmeyi çok kıymetli buluyorum. Ama bunu nasıl yapacağız? Batı’da feminizme ne olduğunu, bütün feminizmleri, derinlemesine ve kendimizi de içine katarak tartışmak gerekiyor. Biz henüz kendimizi içine katmıyoruz. Bu arınmışlık duygusunu da ayrıca bir tehlike olarak gördüğümü söylemek istiyorum; umutsuz bir kara baykuş olarak!

Nükhet Sirman: Özlem’in de gündeme getirdiği önemli bir şey var. Bu yaz, KSGM sözde şiddete karşı eylem planı yapacak. Onun ihtiyaç analizini yapmak üzere Türkiye’nin her tarafına gittik. AKP’ye daha doğrusu muhafazakârlığa bağlı birimlerin kadınlara nasıl eriştiğini ve nabza göre şerbet vererek, onları nasıl muhafazakâr bir yere çağırdıklarını gördük.

Dicle Koğacıoğlu: Bence bu gündelik muhafazakârlıklara direnmek ile daha farklı varoluşlar hayal etmek arasında ille bir çatışma yok. Spivak diye bir feminist var, işte o mesela ikisini de yapabiliriz diyor. Mesela bir taraftan diş fırçalama siyaseti yapalım, metaforları temizleyelim diyor. Kadın tekilleşiyor mu gündelik söylemlerde bunu değiştirmeye çalışalım, her gün farklı şekillerde bu kadınlar arasındaki eşitsizlikleri, farklılıkları vurgulayalım. İktidarların iktidar olarak kalabilmeleri için her gün yeni baştan yapılmaları lazım. Ve de buna her gün diş fırçalar gibi direnebilmek lazım belki de. Namus artık inanılmaz şekillerde mi karşımıza çıkıyor, her karşımıza çıktığında alternatifini arayalım.

Ama diğer taraftan dişini fırçaladın diye dişindeki şişliğin artık apse midir, yeni bir yirmi yaş dişi midir, hani onların çözümünü bulduğunu, apseyi yendiğini düşünemezsin. Yani bir taraftan gündelik olarak hayatımıza giren iktidarlarla savaşıp diğer taraftan da ne olacak bu haller diye düşünmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Ne olacak bu kapitalizmin, ırkçılığın, ataerkilliğin hali? Farklı direnişlerle eklemlenmeye ve yeni bir ahlak aramaya çalışmanın ille çelişkili olduğunu düşünmüyorum. Hatta birini yaptıkça öbürünü yapmak için güç ve şevk de gelebilir. Zaten her şey her günü nasıl yaşadığımızda biraz da. Yani bunlar o kadar ayrı da olmayabilir.Biz zaten bir sürü farklı yerdeyiz, hani hepimiz Beyoğlu’nda değiliz. Ben değilim hayatımın çoğunda, bir yıldır evden dışarı çıkmadım. Bir kere herkes bulunduğu yerde ve bulunduğu yerde bu iki şekilde düşünenilir. Bir de birbirini gerçekten yargılamamak, yani ben evden dışarı çıkmadığım için ya da akademide olduğum için yargılanmak istemiyorum. Bunun karşılığında ben de uzmanlık iktidarı kurmamaya çalışmak ve uzmanlık iktidarı kurduğumda eleştirilmek istiyorum. Feministliği ne bir örgütlenme modeline nede bir uzmanlık bilgisine indirgememek çok önemli bence. Onu hep yüzen bir işaret, bir arayış kurmak. Bir çabanın adı. Yani birbirimizi ölçmek için bize böyle ölçüler veren bir şey olarak kurmadığımız sürece birbirimizin değerini bildiğimiz sürece, yani bilmiyorum çok mu optimist ama?  

Özlem Aslan: Gündemin arkasında neden kalınıyor? Çünkü gündemin aslında ne olacağı belli ama oraya dair -tembellik mi diyeyim- uzun vadeli stratejiler yok. SSGSS, zaten Meclis’e geldikten sonra ses çıkar istediğin kadar. Adamlar çok sallayacaklar mı bilmiyorum. Bir yerden sonra partilerin üyelerini toparlayıp gaza getirdiği bir şey olmaktan öteye geçmiyor. Kadıköy’e eyleme gittik. Kocaeli’nden, bilmem nereden insan geldiği halde sayı ortada. “Sayı önemli değil” diyorsun ya, bence önemli. Gittik, bizim kortejimiz küçücük ama SSGSS’nin bizim önümüze geldiği çok belli. İki yıldır konuşuluyor, herkes konuşuyor. “Bu yasayı önümüze getirecekler” diye. Neden bunun uzun vadeli çalışmasını, muhalif hareketler yapmıyor? Şimdi haftada bir burada oturma eylemi yapacağız, SSGSS’yi protesto edeceğiz ama protesto etmekten öteye geçmeyeceğiz.

Nükhet Sirman: KEİG yaptı mesela.

Özlem Aslan: Evet ama oradan bir hareket çıkamıyor.

Dicle Koğacıoğlu: Bence çok zor bir yerde olduğumuzu bilmek lazım. Türkiye, neoliberal rejimi arkadan takip etmiyor. Türkiye, neoliberalliğin üzerinde denendiği ilk modellerden bir tanesi. Başka yerlerde kapitalizm krizde ve oluşmakta olan piyasalar bizi kurtaracak diye bakılıyor. Yani şu anda dünya kapitalizminin motor güçleri içindeyiz. Böyle dünyanın unuttuğu filan bir yer hiç değil Türkiye. Tam da dünyada birçok farklı iktidar tarafından belirlenmeye çalışılıyor burada olanlar. Dolayısıyla burada bir taraftan bu emperyalist süreçleri tanıyıp bir taraftan da milliyetçilik yapmadan, milliyetçiliğin o kolay ümmetine ya da aynı şey bugünlerde Müslümanlık üzerinden oluyor. Bence kolaya kaçan bir şekilde Müslüman bir cemaat hayal ediliyor. Bunlara yenik düşmeden hem gündelik hayatta hem de daha uzun dönemli tarihsel ölçekte iktidarları sorgulayan bir şey yapmak hayli zor. Burada iktidar o kadar dinamik ki bir şey söylüyorsun, direnme potansiyeli olan bir şey ertesi gün hop reklam sloganı oluvermiş. Hep yaratıcı olmak zorundayız. Farklı şekilde düşünebilmek ve bence yumuşak olmak dayanışmaya açık olmak. Ama tabii bunlar bunca iktidarın ortasında duran biz kadınlar için oldukça zor. Yani bence kendimize de hak verelim. İşimiz zor.

Özlem Aslan: Mor Çatı Sığınaklar Kurultayı’na geldiğinde Stella Ovadia’nın söylediği laf benim çok hoşuma gitti. Biz gene “şunu yapalım, bunu yapalım” diye küçük şeylerden bahsediyorduk aslında. Stella, “devrim yapmayacaksak ben sinemaya gideceğim” dedi. Gerçekten ütopya olmadan, bir şeyleri gerçekten değiştireceğine inanmadan, o güç çıkmıyormuş gibi geliyor bana. İddialı olmayı kaybetmemek gerekiyor, çünkü bu sefer başkaları iddialı oluyor. Senin yapman gereken şeyleri başkaları yapıyor. Böylece yavaş yavaş, her hareket gibi tarihin tozlu raflarına kaldırılabilirsin.

Pınar Selek: Namus konusunda tartışırken söylediklerin iki-üç günlük bir konferans konusu. Bu hepimizin derdi. Yıllar önce bu denendi. Senin kullandığına benzer kelimelerle bunu yazıya döktük. Biz “kadın hareketini toparlayalım ve bu meseleyi tartışalım” dedik ve çok zorlandık. Gittiğimiz örgütlerde inanılmaz bir inançsızlıkla karşılaştık. Konferans yaptık ama gerçek ve sahici bir tartışma da olamadı. Bence bu ihtiyaç hâlâ var ve bu ihtiyaçta ortaklaşırsak, birlikte tekrar çalışabiliriz. Ben bu konuları birlikte çalışmaya hazırım ama bu ciddi konuşulması gereken bir şey. Namus kavramını birlikte tanımlayamıyoruz ya da farklı tanımlıyoruz. Bence bu tartışmada Feminist Yaklaşımlar’ın ve Amargi’nin varlığı önemli. Bütün bunların sürdürülmesi gerek diye düşünüyorum.

Deniz: Burada büyük ihtimalle feminizme en yeni başlayan benim. Zeynep sayesinde biliyorum feminizmin ne olduğunu. Zeynep sayesinde geçen yıl çok şey öğrendim. Daha önce birisi bana feminizm dediğinde, benim tüylerim diken diken oluyordu ama birisi oturup doğru düzgün anlattığı zaman yıllardır aradığım şeyin bu olduğunu öğrenmiş oldum. Sonrasında kime anlattıysam, onlar da bir şekilde aydınlandı ve bu kişilerin çoğu erkekti. Bu kadar kapsayıcı ve herkesi içine çekebilecek bir şey niye az biliniyor diye düşünmeye başladım. Feminizmi, çok daha önce öğrenseydim çok daha mutlu bir insan olabilirdim ve aradığım birçok şeye cevap bulabilirdim. Feminizm nasıl yayılır diye Zeynep’e sormuştum.

Dicle Koğacıoğlu: Ben bir şey söylesem... Bence demin denilen “tarihin tozlu rafları” da aslında bir iktidar hikâyesi. Yani tarihi böyle tozlu rafları olan bir kütüphane olarak düşünmek. Yazılan bir şey. Genelde tarihi doğrusal bir düzlem olarak düşünüyoruz. O böyle koşuyor bir yerlere doğrusal olarak, o bizi tanırsa tanınanacağız, onun içine girersek gireceğiz, girmezsek dışarıda kalacağız. Bir yerlerde bir gündem var, biz onu yakalayacağız, yakalarsak yaptıklarımızın anlamı olacak, yakalamazsak olmayacak. Bence bu toplumda bir taraftan böyle düşünüp endişelenirken bir taraftan da farklı hatırlama biçimlerini yaşıyoruz. Bir de bu toplumda hafıza ile çok oynandı. Darbelerle, olağanüstü hallerle, rutinleşmiş şiddetle. Hatta Meltem Ahıska bu toplumda hafızanın –aslında o sanıyorum arşiv üzerinden bahsediyor ama- yıkıp yıkıp yeniden yapma üzerinden çalıştığını söylüyor. Bence bu arada bize kalan neyi bilip neyi unutacağımızın iktidara endekslenmesi oldu. Neyi bildiğimizi göstereceğiz, neyi hiç duymamış gibi yapacağız, hep o anki iktidara endeksli. Oysa hafıza ötekinin hissidir diyor De Certeau. Yani bence doğru. Ne yapsalar o his gitmiyor. Adı konulamasa bile neyin hatırlandığı bilinmese bile hatırlanır. Leyla Neyzi örneğin bundan bahsediyor. Hani duvarlar biliyor deniliyor ya ne bileyim belki bu hislerden bahsediyoruz. Bu toplumda yaşananlar anlatılamadıkça geçecek zannediliyor, oysa öyle olması imkânsız. Bu bizi üzebilir ama bir taraftan da işte o dil arayışımızla, ahlak arayışımızla eksikliğini hissettiğimiz, hatırladığımız ama tam neyi hatırladığımızı bilmediğimiz şeyleri arayabiliriz.

Bir de bence Deniz’in bahsettiği şey önemli. Genelde feminizm hakkında dolaşan kötü imajlar için hep kendimizi eleştiriyoruz. Ben de bu konuda çok yanlış bulduğum tutumlar alındığına şahit oluyorum. Ama gene de şunu da unutmamak lazım ki toplumda feminizmi leke halinde sunmaya endeksli çok ciddi bir üretim süreci var. Biz bu işareti sorgulayan, bir işaret sorgulaması konusunda dürüst olan diğer kadınlarla ve ataerkillik karşıtı erkeklerle eşitlikçi ve farklılıklara açık bir şekilde tanımlamaya ve yaşamaya çalışırken bir taraftan da bu tabii toplumda birçok kesimi gıcık ediyor. Ve devamlı lekeleniyor feminizm. Erkek düşmanından deliye birçok farklı hali var feminizmin. Buradaki soru, o işareti nasıl geri alırız? Bu da bir çeşit diş fırçalama. Ama hani aman feminizm kirlendi, o işaretten kaçalım, daha güvenli bir işaret olan “kadın”ı kullanalım. Yani bana sanki bu oluyormuş gibi geliyor biraz son dönemde ve emin değilim. Bana öyle geliyor ki o kadınlık işareti üzerinden olan şey de hakikaten emek verip sorgulayan bir şey yaptığınız anda lekelenecektir. Bu bir iktidar meselesi, iktidarların kendilerine ters gelen şeyleri lekelemeleri dinamiği. Hiçbir işaretin bağışıklığı yok buna kendiliğinden. Bence o yüzden feminizmi kadınların çağırılabileceği bir şey olarak yeniden anlamlandırmak önemli. Mesela bugün bir sürü sözle bunu ana-akımda yapmak önemli olabilir. Kadınların feminizmden korkmaları, bu lekelenmekten korkmaları gibi geliyor. Bununla uğraşmak bence önemli.

Zeynep Kutluata: Konuşmada söylediklerinizi kaçırmış olabilirim. Yazınızda şu var: “Akrabalık yapılarının bozulmasıyla birlikte aslında kadınlar korunma mekanizmalarından da yoksun kalıyorlar ve biz sadece şiddeti görüyoruz” diyorsunuz. Mesela aile içinde şiddete maruz kalan kadının “arkası güçlüyse” ona şiddet uygulamak o kadar kolay olmayabiliyor. Göç nedeniyle şehre gelindiğinde aslında o kadın yalnız kalıyor. Çevresinden, komşularından kopuyor.

Nükhet Sirman: Evet. Sadece o değil, aynı zamanda kadınlar arasında çok geniş bir alışveriş üzerine dayalı; “sen bana yardım et, ben sana yardım ederim” gibi gündelik hayattan doğan bir dayanışma var. Bu dayanışmanın yok olduğunu görüyoruz. Mesela son olarak Mersin’de KAYA olarak bir işe giriştik. Bir mahallede çok, çok, çok geniş bir aşiretin kadınlarıyla bir aradaydık. Kadınlar diyorlar ki “biz o kadar güçlüyüz ki bu kadar kalabalık olduğumuz zaman. Tabii ki amcaoğullarımızla evleneceğiz, tabii ki güçlü olacağız.” Dolayısıyla o evlenme stratejileri sadece erkeklerin değil, aynı zamanda kadınların da olabilir. Aynı zamanda bu, kadınları da ezebilir. Bunu illa ki pozitif, illa ki negatif olarak görmek mümkün değil. Bütün bu mekanizmaların da göz ardı edilmemesi gerekir. Belki bu mekanizmalara bakarak üretebileceğimiz bir kadın birlikteliği modelini de, bunları göz ardı ederek pencereden aşağı atmış oluyoruz. Benim derdim böyle bir şeydi.

Zeynep Kutluata: Kadın sünneti Avrupa’da tartışıldığında bu o kültüre özgüdür, dolayısıyla ona bulaşmayalım gibi bir yere geliniyordu. Türkiye’de namus cinayetleri bu şekilde tartışılmadı galiba, takip edebildiğim kadarıyla. Daha çok müdahale edelim ve o kadınları kurtaralım gibi bir yaklaşım vardı. Bu, onların kendi iç işleyişi, biz onlara bulaşmayalım, zaten anlayamayız deniyordu. Asimilasyoncu derken bunu mu kastediyorsunuz?

Nükhet Sirman: Dicle şunu söylüyordu. Bir yandan asimilasyoncu yaklaşımın sonuna geldik. Bunun karşısına da çokkültürlülüğü koyduk. Ama çokkültürlü modelin beraberinde getirdiği tanımayı biz yapmıyoruz. Dicle, bu farklılıkların şimdiki zamandan düştüğünü söylüyor. Biz onları yok sayıyoruz. Başka bir dilde söyleyecek olursam, onlar kaybedilmiş ve çöpe atılmış bedenler şeklinde geziyorlar. Hakları yok, sözleri yok, sesleri yok, duyulmaz-görülmez hale geliyorlar. Onlar duyulmazlar ya da bilim, uzmanlar sana onların ne olduğunu anlatır. Dolayısıyla ben de antropolog olduğum için, antropolog da bu kültürel rölativizmin, bütün negatif yükünü aldığından, ben böyle söylediğimde genellikle hemen karşı çıkılıyor. “Geri gidişi mi öneriyorsun?”, “bilmem neyi mi öneriyorsun?” gibi bir şeyle karşı karşıya kalıyorum. Ancak çok ilginç bir şekilde primitif komünizmden komünizme geçiş diye böyle, başka bir dilde bunu anlatabilir miyim diye, başka muhayyilelerle bunu anlatayım diye böyle bir şey söylüyorum. Seneler evvel Zemin diye bir dergi çıkardı. Orada Latife Tekin’in “Kaybolan Bilgilerimiz” diye bir yazısı vardı. O kaybolan bilgilerin bugün yeniden, başka bir bağlamda nasıl değerlendirilebileceği üzerinden, insanları düşünmeye çağırmak istiyorum. Namusu yeniden tanımlayalım derken bir yandan da böyle bir şeyden söz ediyordum. “Feminizm ahlaksızlıktır” diyen bir Diyanet İşleri Başkanlığı’na, “tamam ahlaksızım” demek bir strateji, “sen benim ahlakımı anlayamazsın, çünkü esas ahlaksız sensin” demek başka bir strateji. Dolayısıyla bütün bu stratejileri düşünmek lazım. Bir de feminizmin kötü yayılmasında bence feministlerin de suçu var. Maalesef feminizm böyle esoterik bir bilgi sahipliğine de dönüşebiliyor. Ben feminizmin ne olduğunu biliyorum, sen anlamıyorsan ne yapayım gibi bir yere kayıyor. Benim bir hafta sonra 18 yaşında olacak bir kızım var. Pınar yüzünden o da Amargi’ye gelip gider oldu. Oradaki değişik tartışmaları gelip anlatıyor. Size yemin ediyorum, ben ağzımı açmıyorum. Düşünmeye çalışıyor ve bana evde diyor ki “böyle feminist olunmaz, şöyle feminist olunur falan gibi, sanki bunun bir kuralı varmış gibi konuşuyorlar ama sen öyle düşünmüyorsun, değil mi?” filan gibi sorular soruyor. Feminizmi bir kimliğe dönüştürme çabaları var. Bence bu taciz meselesinde biz bu sorunun içine düştük. Feminizmi bir hayat tarzı ve bir kimlik olarak düşündük; halbuki iş yapma tarzı olarak düşünmek gerekirdi.

Nilgün Yurdalan: Başörtüsü meselesinde de aynısı oldu…

Nükhet Sirman: Evet; başörtüsünde de aynı şey oldu. Tamamen “Fenerbahçeli misin? Galatasaraylı mısın?” ayrımının üstünden gidiyor. Halbuki, gündeliğin son derece dinamik olduğunu, son derece akıcı olduğunu düşünmemiz ve o gündelikte yapılan iş üstünden ne yapacağımızı belirlememiz gerekiyor. Feministlerin içinde de -belki solculuktan gelme iş yapma tarzı olarak- “en şahane feminist benim” rekabeti var. Bunlar da feminizmin dışarıdan bakılınca doğru dürüst görülmemesine yol açan şeylermiş gibi geliyor bana. Belki de gerçekten “feminizm bir kimlik midir, yoksa bir iş yapma biçimi midir?” üzerinden çok daha ciddi bir tartışma şart.

Dicle Koğacıoğlu:
Evet, buna çok katılıyorum. Deniz Kandiyoti neden bazı kadınlar, kadınlar için bir şey yapmak yerine başka şeyler yaparlar, kadınları ezmeyi seçerler diye sorar. Cevap olarak, çünkü bu bir pazarlıktır, diyor. Her zaman kadınlar için bir şey yapmak kolay bir şey değildir, hele o kadınlar soyut kadınlarsa, hani orada gün be gün yanında olmayan kadınlarsa, bayağı zordur. O yüzden ben kadınlar arası feminist dayanışmanın çok maddi bir gündelik hayat sorusu olduğunu düşünüyorum. Ve bence en önemlisi de Türkiye’deki bu eğiten/eğitilen hiyerarşisinden çıkması lazım feminizmin. Eğitim hiçbir zaman nötr değil. Gerçekleri, bilinmesi gerekenleri ve bilinmesi gerekmeyenleri, meşru olanları ve meşru olmayanları kuruyor. Bütün iktidarlar eğitir. Türkiye Cumhuriyeti bunun en net örneği. Cumhuriyet’in yaptığı şey; eğiten bir sınıf, eğitimli, aydın bir sınıf vardı, bu asimilasyoncu, kalkınmacı sınıf. Kendileri eğitimli idiler. Aydındılar. Ötekiler de Doğulu ve cahildiler. İmtiyazlarının, seçkinliklerinin adı imtiyaz değil, eğitimlilik idi. Burada bunlar hiçbir bilim bilmiyorlardı demek istemiyorum. Tabii ki diğerlerine göre çok daha fazla Batılı ve laik bilgiler biliyorlardı. Ama bu şekilde buna eğitim dediler ve o Doğulularda, çiftçilerde, kadınlarda olan bilgileri, yemek yapmanın, tarla sürmenin bilgisini yok saydılar. Önemli olan ve dünyayı idare etmek için gerekli olan bilgi onların bilgisiydi. Öbürlerininki bilgi sayılmadı. Onlarda bu bilgi yoktu, şimdilik yoktu, bir gün onlarda da olacaktı. Olana kadar şimdilik bu seçkin grup bizi yönetecekti. İşte asimilasyoncu kalkınmacı dediğim olay böyle bir şey.

Şimdi biz en azından kendi aramızda bunu yapmayabiliriz gibi geliyor. Feminizmi öğretmeyelim birbirimize, öğrenmeyelim, arayalım yapalım. Bazen mesela arkadaşlarımla feminizm hakkında konuşmaya başlar başlamaz bir refleks çıkıyor. “Ben yani o konuda hiçbir şey bilmiyorum ama..” Sanki bir ders feminizm de onlar almamış ya da yapamamış. İşte ben bunun ötesine geçmeye çalışmanın hem dilde hem ahlakta hem siyasi pratikte önemli olduğunu düşünüyorum.
.

Nilgün Yurdalan: Namusu yeniden tanımlamak üzerine söylediklerini biraz açar mısın Nükhet; eğer başka söz alan da yoksa. Nasıl dolar, nasıl değişir bu kadar köklü ve esasında gözle görünür olmayan bir şey?

Nükhet Sirman: Namusu, namus kavramını farklı bir toplum tahayyülünün ahlak anlayışı olarak tanımlayabiliriz. Akrabalığa dayalı toplumlarda namus kavramı gerçekten ahlakı, ahlaklılığı ve ahlakın sınırlarını tanımlıyordu. Farklı bir toplum tahayyülü derken, diyorum ki; biz de bir şekilde bugün yaşanan toplumda neyin ahlaklı, neyin ahlaksız olduğunu ezilenlerin gözünden, kadınların gözünden tanımlayabiliriz. Dolayısıyla mesela biz kime namussuz deriz sorusunun cevabını verebilir miyiz? Biz kime namussuz deriz? Feministler olarak, mesela böyle bir egzersiz yapsak çok eğlenceli olmaz mı? Biz kime namussuz diyoruz?

Özlem Aslan: Tacizci adama.

Leyla Pervizat: Kadınları parayla satın alanlara ve satanlara.

Nilgün Yurdalan:
Fahişelere değil tabii.

Nükhet Sirman: Kendinden büyüklerden korkup, kendinden küçüklere şiddet uygulayanlara. Benim en nefret ettiğim şey, “kanlarını yerde bırakmayacağız” sözü. Bir yandan aşiretçiliğin geri olduğunu söylüyorsun, öte yandan aşiretçiliğin en önemli parçası olan kan davasını kendin millet bazında, devlet bazında yeniden üretiyorsun. Başkasında eleştirdiğin bir şeyi, kendin o değilmiş gibi yapıp yeniden üretiyorsun. Bence en büyük ahlaksızlık, böyle bir şey. Hayatımızda karşılaştığımız ahlaksızlıkları sıralasak. Böyle bir denemenin üstünden nereye doğru gidebiliriz?

Dicle Koğacıoğlu: Mesela 12 Eylül darbesini yapanlara ahlaksız, namussuz diyebilir misin?

Nükhet Sirman: Ahlakın egemenin bakış açısından doğru yazıldığını gösterebilirsek o zaman belki erkek mi ahlaklı, kadın mı ahlaklı sorusu yerine bunun bir mücadele alanı olduğunu görmüş olacağız.

Özlem Aslan: “Namussuz devlet” diyeceğiz mesela.

Nükhet Sirman: Mesela. Tabii “namussuz devlet” dersen, görürsün gününü.

Zelal Yalçın:
Namusu, erkek egemen zihniyetten ne kadar arındırıp, ne kadar içerisinde biz başka bir şey söyleyebiliriz? Aklıma bir şey gelmiyor. Çünkü namus denildiğinde -belki feminist ezberimden dolayı- kadın bedeninin tahakkümü ve kadın bedeniyle ilişkisini düşünüyorum. Mesela ben bunu kırıp başka bir yerden kurabilir miyim, bilmiyorum. Bunun yanında mesela Diyanet İşleri, “feminizm ahlaksızdır” dediği zaman ben “ahlaksız sizsiniz” diyenler kanadındandım. Benim ahlak tanımım yok mu? Ben de bir etik içerisinde, bir ahlak içerisinde yaşamaya çalışıyorum; ama bu katı, sınırları çizilmiş bir şey değil. Daha esnek bir anlayış. Bazı değer yargılarım var; evrensel, insan normlarına yaklaşmaya çalıştığını düşündüğüm şeyleri değer olarak hissediyorum ve o değerlerin içerisinde yaşamaya çalışıyorum. Ahlakın, toplumsal cinsiyet algılayışından sıyrılabilir bir şey olduğunu düşünüyorum ama bunun namus için ne kadar mümkün olduğunu açıkçası bilmiyorum. Çünkü namus çok erkek bir şey, çok çok erkek bir şey. Bugün namus adına işlenen cinayetlerde çeşitli ceza indirimleri uygulanıyor. Öldürenler, namus adına öldürmüş oluyorlar ama buna “ceza verenler” de bir namus algılayışı içinde hareket ediyorlar. Bu durum, o tam da elit, eğitimli, zart zurt adamların aslında namusu tekrar tekrar ürettiklerini gösteriyor. Tayt giydi diye ya da piercing taktı diye, tecavüze direndi diye, ya da kızını öldüren adama indirim verdiğinde, işte hâkim namusçu oluyor. Öldüren kadar o da namus bekçisi oluyor. Bir de devlet adına bunu yapıyor. Bunu açığa çıkarmak lazım.

Dicle Koğacıoğlu: Bunu ben yazıyorum. İndirim maddesinin kalktığı gazetelerde de çıktı.
Yasaları değiştirmenin her şey olmadığının en önemli göstergesi bu. Yasalarda indirim veren madde kalktı, ancak bu sefer hâkimler ağır tahrikten indirim veriyor. Burada biz buna tekrar tekrar şaşırmayabiliriz. Şaşkınlığın ötesine nasıl geçeceğiz?

Zelal Yalçın:
Erkek egemenliğinin yaptığı hiçbir şeye şaşırmıyorum. Zaten bu durum üzerine kurulu. Aile içi şiddet, bugün güncel bir konu olsa da aslında hiçbir zaman güncelliğini yitiren bir şey olmuyor, olmayacak; bu sistem yıkılmadıkça olmayacak. Geçtiğimiz aylarda Sevim öldürüldü. Her gün öldürülüyor kızlar, çok acı bir şekilde her gün öldürülüyor. Bu cinayetler karşısında kadın örgütleri olarak müdahil olmak istedik. Çünkü direnmek istiyorum. Bunun durmasını ve gerçekten ortadan kalkmasını istiyorum.

Taciz indirimi hukuken kaldırılmamalı ama bunun ne olduğunu biz biliyor muyuz? Taciz indirimi nedir? Taciz indirimi “yasal olarak haksız bir fiil işlendiğinde ceza indirimine gidilir” diyor. Feminist e-group’ta bir örnek yazılmıştı. Kadının kedisini adam gelip aşağı atıyor, kadını da hırpalıyor, kadın adamı öldürüyor ve taciz indirimi alıyor. “Yaşasın” diye kadınlar sevindi. Burada indirim olabilir. Bu adam haksız bir fiil işliyor; haksız bir şekilde kediyi alıp aşağı atıyor. Bunun yanında tayt giymek haksız bir fiil değil.

Bir katılımcı: Ben hukukçuyum, o yüzden bunları biraz da endişeyle izliyorum. Çünkü hukuk üzerinden yapılan bütün öneriler, hiç istemediğimiz şeylere dair öneriler aynı zamanda. O yüzden kafam çok karışıyor. Başka bir şey söylemeyeceğim, sadece bu konuda kafam ne kadar karışık. Ne demek gerekir, ne yapmak gerekir, nerede durmak gerekirden çok çok emin değilim. Hukuk üzerinden geliştireceğimiz bütün önerilerde hep diğerini de akılda tutmak, o kanalı açık bırakmak gerekiyor.

Nükhet Sirman:
Avukat Elif Yar’ın bir önerisi vardı; 301’i veya hakaret davalarını kendi lehimize kullanmayı öneriyordu. Dolayısıyla imama dava açmak için dilekçe verdi. O dilekçeye hâkimlerin verdikleri cevabı biliyorsunuz, değil mi? “Düşünce özgürlüğü” dendi. Yani işte bu namussuzluktur demek istiyorum ben. Hâkimin böyle bir eylemde bulunması namussuzluktur demek istiyorum. Çünkü ahlak; felsefi, bilgili adamın, yani âlimlerin lafı. Namus, sokağın lafı. Ama ikisi de aynı şeye işaret ediyor. Namus ataerkillikle bağdaştırılıyor, ahlak ataerkiyle ilişkili değilmiş gibi yapılıyor. İşte bu da namussuzluk...

Zelal Yalçın: Dili gerisine çevirmek ne kadar mümkün?

Nükhet Sirman: Dili gerisin geriye çevirmek çok önemli. Onun için unuttuğumuz bilgileri gündeme getirmek gerekir. “Televizyon olmadan ne olurdu?” lafını hatırlıyor musunuz? Herkes bunu muhafazakârlık için kullanıyor. Biz de farklı bir muhafazakârlığı çağırabilmeliyiz. Bismil’de bir konuşma yapmıştım. Antropolog olarak orada bulunan aşağı yukarı 250-300 küsur insana, “aşiret nedir?”i ben mi anlatacağım? Allahınızı severseniz, dünyanın en komik şeyi bu. Ama tam da bunun üzerinden çok matrak bir tartışma gitti.

Selin Nakipoğlu:
İmam meselesiyle ilgili size biraz açıklama yapayım. Biz altı avukat suç duyurusunda bulunduk. Bu konuyu kadın kurultayında konuşuyorduk. Aralık ayında bu imam böyle bir vaazda bulunmuştu ve konu gündemden düştü. Ben konunun gündemde kalmasında çok fazla ısrar eden avukatlardandım. Çünkü daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığı, feministlerin ahlaksız olduğuna dair açıklama yaptı. Yargı platformunda da bir karar alabilmenin çok zor olduğunu, dün müracaat için gittiğimizde gördüm. Ben hâlâ ümitli olduğum için dava açmaya gittim. Çünkü elimde adamın konuşma metinleri var. İmam, “Karılarınızı çalıştırmayın. Kadınların dokuz nefsi vardır. Hangilerine hâkim olsunlar?” demiş

(Toplu gülüşmeler)

Eşini çalıştıran adamın biri karısının, kendisini patronu ile aldattığını söyledi. İmam vaaz veriyor: “Bakın, karılarınızı çalıştırmayın, günaha girersiniz, çünkü kadının dokuz nefsi var. Hangisine hâkim olsun? Erkeğin tek nefsi var ve buna hâkim olabiliyor. Bunları kendim uydurmuyorum, İslam adına tebliğ ediyorum” demiş bu adam. Biz bu sözlere dava açmak üzerine savcılığa gittik. Savcı şöyle bir baktı. Bizi görünce şaşırdı. Ben de böyle kollarını savurarak, bir şey söyleyecek diye bekliyorum. “Siz kime dava açmıştınız?” diye sordu. “İmama” dedik. “Adam ifade özgürlüğünü kullanmış” dedi. Orada bir arkadaşım “Hrant Dink ya da diğerleri fikirlerini söyleyince ifade özgürlüğü olmuyor mu?” dedi. Adam hemen gayet vakur bir edayla, “onlar başka…” dedi. Ondan sonra, “buna nasıl ifade özgürlüğü diyebilirsiniz? Tazminat davası açın” dedik. Maalesef hukuk düzeninde bir müracaat savcısının böyle bir yorumda bulunması çok kötü. Siz müracaat edeceksiniz, o iddianameyi bile o hazırlamayacak. Oradan çok büyük bir üzüntüyle çıktık ama biz devam edeceğiz. Hukuk mahkemesinde de bireysel olarak tazminat davası açıp, adamı uğraştırmayı düşünüyoruz. Bize gelen kadınlarla da bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bunun için destek istiyoruz. Çoğalmamız lazım. Bu konu 2 ay kadın kurultayında döndü. “Dava açıyoruz, Sultanahmet’te, saat 10’da” dedik ama ancak altı kişi olabildik. Daha fazla olalım ki, daha kalabalık gelmiş kadınlar densin ki bir baskı oluşturabilelim. İnşallah daha kalabalık oluruz.

Dicle Koğacıoğlu: Konuşmada da bahsettiğim gibi hukuku ya araçsal görüyoruz ya da şekilci bir şekilde. Yani ya birilerinin aracı birilerini ezmekte ya da tamamen siyasetten arınmış bir mantık silsilesi söz konusu. Bu iki duruşta da tabii hukuk için bir şey yapmaya gerek yok, mücadeleye gerek yok. Oysa gerçekçi bir bakış açısıyla hukuk, bunların ikisinin tam ortasında duran bir şey ve her zaman siyasi bir şey. Her hukuk, her evlenme siyasi, her boşanma siyasi, her boşanmada aslında namusla ilgili bir şeyler söyleniyor. Her velayet davasında aslında yeniden namus ve kadın bedeni tartışılıyor ama bu bir kesimin aracı değil, çünkü hepimiz içerisindeyiz. Hukukun ne olaağı her dava ile yeniden tanımlanıyor. Hukuk bir mücadele alanı; her hareketi siyasi ama bu hani hukuk bir bir siyasetin aynasıdır demek de değil. Çünkü hukuk gene de kendisine adalet ve akıl sözü veren bir kurum. Bu da ezilenler için çok büyük bir şey, yani ordu da bir devlet kurumu, huku da bir devler kurumu. En azından hukuka böye bir söz var. Onun o verdiği kamusal aklın temsilcisi olma sözünü çalıştırabilirsek çalışır. Çalışırken de her zaman kanaatler olur, ayrıca hukuk dışı dinamikler de girer tabii araya. Ama en azından gene de hukukun bize sunduğu bir sözü ve mekanizması var. O yüzden hukuki aktivizimi ben çok önemli buluyorum, özellikle feminist olanı. Ayrıca Hrant Dink davasına da gitmek, Sultanehmer’e de gitmek, tahrik indiriminin olmaması için çalışmak. Hukuku çalıştırmaya çalışmak. Hukuku boşlamamak, sadece yasa değiştirmekle olacağını düşünmemek.

Yasemin Öz: Benim aslında bu kavramları kullanmak konusunda kafam karışık. Namus üzerinden gideceğim. Queer kelimesi de -tam olarak Türkçeye çeviremesek de- bir şekilde eşcinselleri aşağılamak için kullanılan bir kelime. O yüzden özellikle içini boşaltmak ve farklı bir anlama dönüştürmek için queer kelimesini kullanıyorlar. Biz mesela Türkçeye bile o yüzden çeviremiyoruz. İbne teorisi mi diyeceğiz diye tartışıyoruz. Mesela, eşcinseller arasında ibne kelimesi çok kullanılır. Birbirimize ibne deriz. Bu, kelimeye politik bir anlam yüklemek: Bu şekilde sen beni bu kelimeyle aşağılayamazsın deniyor. Ama namus konusunda henüz böyle düşünemiyorum. Mesela Güliz, benimle namusla ilgili bir röportaj yapmıştı. “Bir soru soracağım, ilk aklına geleni söyle” dedi ve gerçekten ne soracağını bilmiyordum. “Namus nedir?” diye sordu. Ben de “hiçbir şey” dedim, gerçekten de ilk aklıma gelen o oldu. Sonra şeyi fark ettim. Benim için gerçekten hiçbir anlamı yok, yani pozitif ya da negatif hiçbir anlamı yok. Hiçbir kınadığım davranış biçimini nitelemek için namussuz kelimesini kullanmıyorum. Sadece bu kelime benim kavramımda yok. Bunu silmişim aklımdan. Mesela birisi yalancıysa, ona “yalancı” diyorum, “namussuz” değil. Kişi hangi davranışı yaptıysa, o sözcüğü kullanıyorum. Çünkü namus ve ahlak gibi herhangi kınadığımız bir davranış biçimini işaret etmek için kullanılan kelimelerin aslında hem negatif hem de pozitif anlamları olabiliyor. Biraz sakıncalı buluyorum bunu. Diğer yandan Kaos GL’de iken bize genel ahlak üzerinden kapatma davaları açıldığında, “siz ahlaksızsınız, dernekleriniz ahlaksız, sizi kapatacağız” dendiğinde biz hemen açıklama yapmıştık. “Hayır, ahlaksız olan eşcinseller değil, ahlaksız olan, onları böyle niteleyen devlet kurumlarıdır” demiştik. Diyanet’in “feministler ahlaksızdır” açıklamasının üzerine ben önce “evet ahlaksızım” diye düşündüm. Benim onların anlamadığı bir ahlak biçimim var. Sonra şunu düşündüm: Direkt ahlaksızım demek çözüm olmayabilir. O kelimenin yerine başka bir kelime bulmak gerekir. Mesela benim aklıma edepsiz kelimesi gelmişti. Ben ahlaksız değilim, benim feminist bir ahlakım var ama ben edepsizim. Onunla başka bir dille konuşmak gerekir. Başka bir örnek vereyim. Engin Ardıç bir yazı yazmıştı, feministlere ve lezbiyenlere “orospuluklarına kılıf arıyorlar” demişti. Bu yazıyı okuduğumda sinirlerim bozulmuştu. Onun daha önce lezbiyenlere küfür ettiği bir sürü yazısı vardı. Aramızda ne yapsak diye sürekli tartışmıştık. Artık adam bunu sistematik hale getirmişti. Engin Ardıç’ı, “feministlere ve lezbiyenlere küfür etmiştir” diye Basın Konseyi’ne şikâyet ettim. Basın Konseyi cezalandırmama kararı verdi. Adam açıkça kadınlara orospu demiş. Türkiye’de bir yazar Vuslat Doğan’a “orospu” dese kesinlikle Basın Konseyi onu yasaklardı ama; lezbiyenlere söylediğinde bu sorun olmuyor.

Biz Basın Konseyi’ne şikâyet hazırlarken bir yandan da sürekli düşünmüştük. Ben orospu da olabilirim. Bu beni hiç rahatsız etmiyor. O adamın o kelimeyi koyduğu yerden, bu kelime ne anlama geliyor? Kavramlar bana biraz karışık geliyor. O yüzden ben namus gibi, ahlak gibi kavramları kullanmak yerine bir insana “dürüst değilsin” demenin daha uygun olduğunu düşünüyorum. Ahlak ve namus gibi havuz kavramların içine insanlar istedikleri her şeyi atıyorlar ve bunu hukuki düzenleme haline getiriyorlar. Genel ahlak maddesi Anayasa’da yer alıyor.

Genel ahlak üzerine bir çalışma, bir tarama yapmıştım. Hangi kanunlarda ve kaç kanunda genel ahlak geçiyor? Askeri kanunlarda, avukatlık kanununda yer alıyor. Hangi yaptırım için geçtiğine bakmıştım. Korkunç! Mesela işten atılmak için en çok kullanılan kavram. İşten çıkarmalarda genel ahlak gerekçe gösteriliyor. Ne ahlaksızlıktır, ne değildir konusu tamamen hâkimin takdirine kalmış. Bu hâkimler de uzayda yetişmiyor; aynı homofobik, ataerkil toplumda yetişiyor. Onun kanaatine kalıyor. O yüzden bu tür kavramları kullanmak ne kadar doğru; ne kadar tersine çevirebiliriz; bunlar ne kadar bizim işimize yarayacak? Ben mesela genel ahlak kavramının hiçbir kanunda, hiçbir mevzuatta geçmemesinin herkes için çok daha hayırlı bir şey olacağını düşünüyorum. Ona farklı anlamlar yükleyip, anlamını açmak yerine hiç kullanmamak bana daha doğru geliyor.

Nükhet Sirman:
Aslında hiçbir kelime temiz değil. Dürüst desen başka bir şeyi çağıracaksın, yüz kızartıcı suç desen başka bir şeyi şey yapacaksın. Türban meselesinde de aynı şeyi yaşadık. Türban meselesinde feministlerin yapmaya çalıştığı nedir? Bu şeye bir anlam yüklemeye çalışmak. Halbuki bunun bin anlamı olabilir. Dolayısıyla sonunda kelimesiz kalırız. Kelimelerin birilerinin tekelinde olduğu ama o tekele karşı mücadele edenlerin olduğunu göstermek gerektiğini de düşünüyorum.

Amargi’de ahlak üzerine bir sayı yapmaya kalkışmıştık. Şimdi burada konuştuklarımızı Amargi’de konuşamadık. Amargi’de bunları konuşamadan sayı yapmaya kalkışmak, bizi sadece ve sadece problemin içine itecek. Halbuki buradaki kadınların söylediği şeyler, ahlak üzerine feminist bir strateji belirliyor, oysa biz hiçbir zaman Amargi’de öncü olmaya kalkışmadık.

Nilgün Yurdalan:
Burada konuştuklarımızı belki orada yazacağız.

Nükhet Sirman: Bu da ayrı bir problem. Bu konuların tartışılması ve konuşulması gerektiğini, bu kelimeleri egemenlere terk etmemek gerektiğini düşünüyorum. Sonuç olarak, namus önemli bir kavram; çok anlamlı ve çok yüklü bir kavram. Niye ben bu kavramı bir yığın namussuza bırakayım. Bilemiyorum, geri de dönülebilir, iyi de olmayabilir, yani hep beraber düşünüyoruz burada bir anlamda... Bunun için de bu toplantı benim çok hoşuma gitti.

Dicle Koğacıoğlu: Kelimelerin mücadele alanı olduğunu da bu topluma çok iyi biliyoruz aslında. Türkiye’nin yaptığı ilk reform, dil reformu. Dili temizlerken, aslında birçok ayrımı, birçok tecrübeyi, birçok hafızayı temizliyorlardı. Azınlıkların hafızamızda bıraktıklarını temizliyorlardı. Bir dil aramak derken aslında hem bir tecrübe aramak hem de bir tecrübeyi dillendirmekten bahsediyoruz.

Nükhet Sirman: Ve tecrübeler gökten zembille inmiyor. Dolayısıyla hafızayı çalıştırmamız lazım. O üstü kapanan, unutturulan şeyleri başka bir yere çağırmamız lazım; başka bir mücadele için… Budur, bizim yapmamız gereken.

Dicle Koğacıoğlu: Turist bir kadına geçmişte tecavüz etmişlerdi. Nükhet de derste bize sormuştu: “Düşünün bakalım. Siz ne biliyorsunuz, o kadın ne bilmiyor, nasıl ona tecavüz ediliyor?”

Nükhet Sirman: Niye bize her dakika tecavüz edilmiyor da, turistlere daha kolay tecavüz ediliyor? Benim bildiğim bir şey var, o kadın bunu bilmiyor. Onun için o, güm! diye tecavüze uğruyor.

Nilgün Yurdalan: Bir çalışmada Nükhet bizim danışmanımızdı. Bir grup kadın namusun filmini çekti; bir grup kadın da namusu fotoğraflamaya çalıştı. Film tabii ki kolaydı. Arkadaşlar namus nedir diye gidip sordular. Cevap neyse, oydu. Fakat namusu fotoğraflamak, -belgeci fotoğrafı önemli bulan biri olarak benim için- yüzde yüz mümkün olmayan bir şeydi. Dolayısıyla biz, kurgu fotoğraf yapmaya karar verdik Galiba dört kadındık. Ben sembolik bir dil kullanarak ensesti fotoğraflamaya çalıştım: Bir küçük oyuncak bebek oturuyor, koca bir erkek terliği burada duruyor. Diğeri bekaret üzerineydi, yatak odası gibi görünen bir yerde duvak asılı. Diğerinde bir dağ fotoğrafı çektim ve üzerine de “vatan namustur” yazdım. Fotoğraflardan birisi belgeydi: Ayşe Tükrükçü ve Saliha Ermez’in seçim çalışmasında, genelev kapısını çekmiştim. Geneleve gittik. Orada bir adam kapıda duruyordu. “18 yaşından küçükler giremez, kimliğinizi bırakın” filan diye yazıyordu. Şimdi bu dört fotoğrafla, dört farklı namusu tartışabiliriz. Zamanım olsa üzerinde biraz daha çalışabilirdim. Temel olarak ensest, bekaret, vatan ve bedenin doğrudan vergilendirilerek satılışını ele aldım.

İbne kelimesini tersi bir yerden kullanmak kolay oldu ama orospu kelimesi için bunu yapabilir miyiz? Çünkü orospu dediğiniz zaman millet ayaklandı. Bir tane hoca Alevi kadınları için “orospu” dediğinde herkes “bu hakarettir” dedi. Orospuluk nasıl hakaret olabilir?

Dicle Koğacıoğlu: Oysa, orospuluk şu anda devlet tarafından fonlandırılan bir iş!

Bir katılımcı: Orospu başta alnı ak, başı dik gezen kadın için kullanılıyor. Oradan buraya gelmesi bana çok ilginç geliyor.

Nilgün Yurdalan: Namus da kaostan geliyor. Eski Yunan’da kaostan kadın sorumlu tutuluyor. Kadın denetlenirse, kaosa da engel olunabileceği inancından gelen bir kökeni var.

Nükhet Sirman: Yasemin’in ibne kelimesi için verdiği örnek Amerika’daki siyahilerin kullandığı bir şey. Ben kendime “zenci”, “negro” derim; ama sen bana diyemezsin. Aynısını Irkçılığa Karşı Kampanya’da da kullandık. Ne benim kim olduğumu unut, ne de benim kim olduğumu hatırlat. Dolayısıyla böyle bir iş yapma tarihçemiz var. Ben tam da bu tarihçeyi çağırmayı öneriyorum. Bu bir öneri. Namusu unutarak bu iş olmuyor. Namussuzum diyerek de bu iş olmuyor. Namusu adlandırarak; namus şudur ama bu değildir diyerek de bu iş olmuyor. “Namussuzluk nedir?”i ele alırsak, oradan bir eylem biçimi, bir yol biçimi, bir düşünme biçimi çıkarabiliriz.

Esra Aşan: Az önce bir arkadaş “feminizmi aslında çok az insan biliyor, anlatamıyoruz” dedi. Bu, tam da kadınlar olarak yaptığımız çalışmalarda izlediğimiz yöntemle geliştirebileceğimiz bir şey. Namusun muhalif hareketler içerisinde de aslında sahiplenilen bir kavram olduğunu düşünüyorum. Ayrıntılarını Eren Keskin’den dinlediğim bir olay üzerinden örnek verebilirim. Gözaltında cinsel taciz ve tecavüz eskiden çok daha pervasızca yapılıyordu. Avrupa Birliği süreciyle beraber burada bir azalma gözlemlendiği söyleniyor. Artık devlet kurumlarında işkence yapılmıyor ya da minimum derecede uygulanıyordu. Ama bir dönem polis olduğunu söyleyen kişilerce kadınlar kaçırılıp tecavüze ve cinsel işkenceye maruz kalıyor ve sonrasında yolun kenarına bırakılıyordu. Bu tarz bir şiddete maruz kalan bir kadın arkadaşla dayanışmak için kadın kurumları olarak bir araya gelmiştik. Olayı yaşayan kadın bir basın açıklaması yapacaktı. Ona destek olmak için İHD’de bir araya gelinmişti. Polisin kullandığı, devletin kullandığı yöntem, cinsellik üzerinden kadını aşağılayarak, ona tecavüz ederek onu sistemin dışına çıktığı ya da çıkmaya çalıştığı çalışma alanından uzaklaştırmaya çalışmaktı. Kadınların basın açıklamasına bir grup erkek de gelmişti. Çalışma arkadaşları olan bir kadının yaşadığı bu olay karşısında polisle çatışmak için oradaydılar. Bence onları tetikleyen sebep de aynı namus anlayışıydı. “Bizim kadın yoldaşımıza tecavüz edildi” denerek, bunu mensubu oldukları yapının namusuna yönelik bir saldırı olarak tanımlıyorlardı.

Muhalif yapılar içerisinde -sistemi değiştirmek için konumlandığımız yapılar içerisinde- feminist bir politika geliştirmediğimiz sürece, aynı erkek egemen anlayış bizi orada da belirlemeye devam edecek. Aslında bence polisin bakış açısıyla, kadının erkek çalışma arkadaşlarının, korumaya çalışarak uyguladığı bakış açısı arasında çok büyük bir fark göremiyorum. Birisi namusu kirletirken, diğeri de o kirletilen namusun intikamını almaya çalışıyor.

Nilgün Yurdalan: İşkence böyle bir şeydir zaten, yerini bulmuyorsa niye yapsın?

Nükhet Sirman: 12 Eylül sürecinde kocasının önünde ırzına geçilen kadınlar yok muydu?

Esra Aşan: Türkiye’deki savaşta da bu yöntemin kullanıldığını okudum. İnsanları Kürt hareketinden uzaklaştırmak için ailenin en saygın üyesine, ailenin diğer fertlerinin içinde tecavüz ediliyor ve onu bütün aile izliyordu. Erkekleri ve kadınları siyasetten soğutmak için bu yöntem kullanıldı. Ve ardında büyük travmalar bıraktı.


Bence muhalif hareketler içinde aktif olan kadınların, oraya getirdikleri mücadele ve feminist perspektif çok önemli bir noktada kalıyor. Kadınların güçlenebilmesi için aslında, içinde bulundukları yapılara feminist yöntemlerle sahip çıkmaları çok önemli. Yoksa hakikaten feminizm çok bilinmeyen ya da duyulmayan bir şey olacak. Bu konuda Kürt hareketinin çalışmaları önemli. Bu kadar güçlü tabanı olan bir Kürt hareketi içerisinde kadın çalışmalarında buraya dair minimum derecede söylem üretilmeye çalışıldığını gözlemliyorum. Sadece namus konusunu kastetmiyorum. Kadınların siyaset alanında daha aktif olması, feminist bir pratik üzerinden kendilerini göstermeleri ya da kadının hak ihlalleri karşısında feminist bir mücadele göstermeleri konusunda yeterli bir çalışma olmadığını düşünüyorum. Savaş döneminde yaşananlardan sonra ortada çok ciddi bir kadın mağduriyeti var. Bu alanda mağduriyetleri gidermek mümkün olmadı, sonuçlarını hafifletmek konusunda hareket içinde yeterli çalışma yapılmadığını düşünüyorum. Mesela devlet kaynaklı cinsel işkence konusunda Eren Keskin’in yaptığı çalışmaları biliyoruz.

Nükhet Sirman: Belki buradan öyle gözüküyor ama Diyarbakır’da bu konuda çalışanlar var.

Esra Aşan: Bu benim eksikliğim de olabilir. Ama genelde çalışma yapan belli isimler biliyoruz. Handan Coşkun’un, Eren Keskin’in çalışmalarını biliyoruz. Kadın mağduriyetlerinin giderilmesine ilişkin kurumsal, örgütsel bir politika, program var mı? Bilmiyorum.

Nükhet Sirman: Hukuk alanında yapılan çalışmalar var. Diyarbakır Barosu’nun kadın çalışmaları var. Bulunduğumuz yerde kadın sözünü söylemek konusunda görüşlerin doğru.

Ayşe Gökkan: Genel olarak, Türkiye’de feminist hareket ya da feminist düşünen kadınlar Demokratik Özgür Kadın Hareketi’nin tüm faaliyetlerine ulusalcı olarak baktılar. Kürdistan’da yapılan kadın mücadelesi, hep böyle damgalanma yaşadı. Bunlara, kadın özgürlüğü için, ulusal bağımsızlıkları için mücadele ediyorlar gibi bir önyargıyla bakılıyor. Ben mesela Demokratik Özgür Kadın Hareketi’nin aktivistlerindenim. Biz şiddeti genel bir sistem olarak alıyoruz. Ama aile içi şiddetle uğraşmadığımız gibi bir eleştiriyle, yaptığımız çalışmalar görülmüyor diye düşünüyorum. Genel olarak da hep araştırmaları Kürdistan üzerinden yapma gibi bir gelenek oluştu. Bu oryantalist bir şey. Herkes Kürdistan’a koşuyor; sanki gidecek başka bir yer de yok, başka bir bölge de yok. Sanki şiddet başka bir yerde yaşanmıyor. Feministlerin bakışında böyle bir eksiklik var. Ne zaman gelse “Aaa!” falan yapıyorlar, halbuki her gün karşılaştıkları bir şey bu. Kürdistan’da mı bu “Aaa!” oluyor? Bu bakış nedeniyle iletişimimiz çok güçlenmiyor.

Biz, Nükhet Hoca ile çok tartışırız, herhalde en çok kavga edenlerden biriyiz. Ben mesela hep örgütlü suçlanırım. Ben hep örgütlü hareket etmekten yanayım. Bunu da hep tartışmışızdır, Nükhet Hoca’yla. Örgütsüz bir şey yapamayız. Kayboluyoruz, bireyselleştiriliyoruz ve sistemin içine çekiliyoruz. Mesela hep Kürdistan’da bireyler üzerinden bir şey yapılır. Ben daha önceki bir toplantıda yine söylemiştim. Bir Rojvin vardır, Zozan vardır çok öne çıkarlar. Yani her ilde onlarla da karşılaşıyoruz, kimse bunu görmüyor.

Namusla ilgili çalışmalar yapılıyor. Buna namus değil; şiddet cinayetleri demek istemiyorum. Biz şiddet cinayetleri demiyoruz; çünkü işimize geliyor. Bunun üzerinden kendimize yer ediniyoruz. Türkiye’de kendini “ben en feministim” diye tanımlayanlar var. Ben o yüzden feminizmi yaşam biçimi olarak tanımlamıyorum, bir düşünce biçimi olarak görüyorum. Çünkü yaşam biçimi gibi bize ait bir şey yok elimizde. Biz kadınların, kıyafetimizden her şeyimize kadar henüz kendimizin yarattığı bir şey olmadığını düşünüyorum.

Amerika’nın 6. Filo’su Türkiye’ye geldiğinde genelevdeki kadınlar protesto ediyor; “Amerikalıların fahişesi olmayacağız” diye eylem yapıyorlar. Evet, Amerikalıların fahişesi olmamak. Peki Türklerin fahişesi olmak daha mı onur verici bir şey! Bana bir arkadaşın verdiği cevap şuydu: “İyi, hiç değilse orada öldürülmüyorlar.” Demek istiyor ki biz Kürtler öldürüyoruz, yani fahişe olmalarına izin vermiyoruz. Orada hiç değilse fahişe olabiliyorlar...

Bir şeyi tartışırken birbirimize verdiğimiz mesaj şudur: Biz aslında daha aydınız. Hep bir yarış var. O yüzden de bizim iletişimimiz örgütsel olmuyor, kadın hareketliliği ya da feminist olarak bir örgütlülüğe dönüşmüyor. Birbirimizi anlayıncaya kadar çok sular geçiyor. Sonra tekrar baştan alıyoruz, “aaa biz şurada görmemişiz” diyoruz. Bu sefer o dinamiği yakalamada sorun yaşıyoruz.

Namus, Nükhet Hoca’nın dediği gibi binlerce anlama geliyor. Ama büyük bir şiddet yaşanıyor. Bunu nasıl ele alacağız? Ben Kürt olmaktan dolayı şiddet yaşıyorum, çünkü bunu görmek istemiyorlar. Sen bireysel haklarını yaşamadığında gördüğün şiddeti yaşamıyorsan, senin kız olmaktan dolayı yaşadığın şiddetin hiç anlamı yok. Ama benim için çok önemli. Ben Kürtçe konuşuyorum, saldırıya uğruyorum. Ben şimdi Ankara’da tercüman istedim, “ya git ya işine” diyor resmen. Şimdi bu şiddet değil midir? Sığınaklar Kurultayı’nda bu ifade edildiği için polis çağrıldı.

O yüzden de iletişimimiz kopuk oluyor. Feminizmle teorik anlamda ulaştığımız noktaların hepsi ortak ama pratiğimizde ortaklık yok. Teorik olarak hepimiz çok rahat anlaşabiliriz; yazıyoruz, çiziyoruz hepimiz. Ama pratikte, aynen beyaz kadınlarla siyah kadınlar statüsüne düşüyoruz. “Sen kalk yerini bana ver” dercesine bana bakıyor. Biraz böyle bakmamız lazım. Her şey Diyarbakır, Batman ve Urfa’da değildir. Handan İpekçi ile yaptığım bir tartışmayı asla unutmayacağım.

“Saklı Yüzler” filminde bir sorunu ele aldı.Ben onun Diyarbakır’daki söyleşisinde söylediklerini anlamakta çok zorlandım. Mesela kaç tane feminist kadın buna tepki gösterdi? Bunu da anlamıyorum, niye tepki göstermediğini de anlamıyorum. Yaptığı filmde namus denen illet Urfa’dan çıkıyor, oradan İstanbul, Almanya uzanıyor.

Çocuğun işyerinde bayrak var. Bayrakla ne mesaj vermek istediğini sordum. “Ben tarafsız olduğumu göstermek istedim” dedi. İşte bayrağın kendisi bir olgudur. Niye film Urfa’dan başladı diye soruyorum. Yani Kürtler mi sadece bunu yapıyor? “Yok, aslında Yozgat’ta da var” diyor. Yozgat’ta da varsa, niye Yozgat’ta bir aileyi ele almadın? Bana “niye gocunuyorsunuz?” diye soruyor. “Anlamıyorum, Kürt de kendi işyerine bayrak asabilir. Gocunmayın, Kürtler de namus cinayeti işliyor. Niye gocunuyorsunuz, gerçeğinizi kabul edin.” diyor. Özkök de aynı şeyi söyledi. Şimdi ben bu durumu nasıl yorumlamalıyım bilmiyorum. Buna tepki gösteren, gerçekten de bu filmleri yorumlayan çok az feminist var. Kaç kişi “Saklı Yüzler”i yorumladı?

Salondan sesler: Bilmiyoruz; izlemedik…

Bunları bir kadın yönetmen, kadın adına yapıyor. Bizim bunu ne kadar anladığımız ve ne kadar yorumladığımız çok önemli bir şey.

Dicle Koğacıoğlu: Türkiye Cumhuriyeti’nin baskınlık kurma halleri ile dünyadaki sömürgecilik halleri arasındaki paralelleri tartışmak lazım. Hemen her sömürgecilikte böyle problemli gelenekler ve cinsellik teması var. İngilizler, Hindistan’ı sömürgeleştirirken, kendi ülkelerinde kadınlar düşük statüde. Ama Hindistan’da çok istisnai uygulanan bir sati dul yakma geleneği var. Aa bakıyorsunuz hemen sati işareti dönüşmüş. Bu korkunç bulunan, çok şaşırılan gelenek beyaz adamın kahverengi adamdan kurtarmasının gerekliliğinin işareti olmuş. Halbuki aynı dönemde İngiltere’de de kadınların durumu hiç ama hiç parlak değil ve belki bunların bazılarına gelenek deniyordu, bazılarına modern. Ama işte kurtarır oluyor sömürgeci kadınları. Dolayısıyla başka yerlerden gelen kadınların kurtuluşuna hep biraz dikkatle yaklaşmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Benim en başından beri, toplumsal cinsiyeti her düşündüğümüzde, bunu aynı zamanda ırk, sınıf ve cinsel eğilimle beraber düşünelim ve kadınlığı tekilleştirmeyelim derkenki kastım bu. Belki bilmediğimiz başka etkenler de var, tam da şu anda dili olmadığı için bunları beraber düşünmeye ve her an alan açmaya çalışmaktan kastım bu.


Nükhet Sirman:
Sömürgeciliğin başka bir yönü daha var. O da sömürge haline getirilen toplumun erkeklerinin iğdiş edilmesi. Sömürgecilik de çok cinslendirilmiş bir ilişki aslında.

Dicle Koğacıoğlu: Evet, bir kısmını iğdiş ederken, bir kısmını da yanına çağırıyor.

Zelal Yalçın: Bazı noktalarda kendimize haksızlık yapıyormuşuz gibi geliyor. Sığınaklar Kurultayı’nda Kemalist kadınlara yönelik bir direniş vardı. Bu sene Kürt kadınlarla ilgili atölye yapıldı. Bu çok önemli bir şeydi. Orada feryat figan koparan kadınlar bu sene İstanbul’daki kurultaya geldiler ve gece yürüyüşünde Kürtçe slogan attılar. Şaşırdılar ve ezberleri bozuldu. Bunu değerli bir şey olarak görmek gerekiyor.

Dicle Koğacıoğlu: Ayşe, ciddi olarak örgütlenirsek de özellikle benim grubumun, mesela Türk, Sünni, orta sınıf ve eğitimli olan bizlerin rahat bir feminizmi olmayabileceğini söylüyor galiba. O zaman bizim hayat tarzımıza çok fazla eleştiri gelecek, sadece alan açmak değil; Kürt kadınlar şarkılarını söyleyebildiler tabii ki çok önemli. Merkezin bozulması, eğer hakikaten örgütlenilecekse, merkezin merkez olarak kalmaması gerekiyor. Feminizmin başka şeylerle birleşebilmesi, imtiyazlı kadınların artık bir şeyleri riske etmesi, yani feminist bir feminizm, hani onlara da yerlerini verdik, onlar da konuştular olmamalı... Bunun ötesinde. Mesela benim bu eğitimli orta sınıf dilimin de eleştirisi belki. Burada böyle anlatıyor olmamın.

Çokkültürlü liberalliği, her birinin sesini verelimi değil. Çünkü Kürdün Kürt olması, benim Türk olmamla aynı anda oldu. Beyaz Türk de icat edildi. Kürdün Kürt olduğunu unutma ama hatırlatmayı önemli buluyorum. Ama bu bir ırkçıya ya da liberale söylenebilecek bir şey sanki, her şeyin sonu değil. Başlangıcı belki de. Sanki bunun ötesinde de...

Nükhet Sirman: Senin merkezde oturma halini sürekli sorgulayan bir şey haline gelsin bu cümle.

Fatma Mefkure: Ben Mor Çatı Kadın Sığınağı’ndanım.Gene çok merkezden bakarak konuşuyoruz. Ayşe’nin daha çok oturduğu yerle, Diyarbakır’la pek çok alanda birlikte çalışıyoruz. Bu birlikte çalışmayla, bu dediğim şeyler tabii ters düz oldu. Bu ters düz olma iki tarafı da çok güçlendiren bir şey. Orada biz birlikte bir şey yapıyoruz.

Nilgün Yurdalan: Handan benim çok eski arkadaşımdır. “Saklı Yüzler” filminin senaryosunu da okudum. Olabildiği kadar, elimden geldiğince birtakım şeylere müdahale etmeye çalıştım. Filmle ilgili senin söylediğinden de fazla bir sorun var. Oradaki bütün cinayetlere karşı olan bütün insanlar Türk! Filmden sonra da gırtlak gırtlağa geldik Handan’la. Tümüyle katılıyorum sana. Bu filmleri hakikaten yapmak yerine yapmamak lazım! Bırakalım, yüz yıl sonra yapılsın. İçindeki tek bir doğru için geri dönülemez bir yığın yanlış içeriyor. Susalım, yanlış bir şey söyleyeceğimize. Feministler gidip Handan’ın filmini seyretmediler, Melek Taylan’ın filmini seyretmedi. Sen soruyorsun ya bu soruyu, çoğu seyretmedi ki bu filmleri… O film, bütün Türkiye’de; İstanbul, Ankara, İzmir, Batman, Diyarbakır’da 9 bin bilet sattı arkadaşlar. Şimdi bu ülkede Melek’inkini kaç kişi seyretti? Çok daha az kişidir muhtemelen.

Biraz dönüp kendimize bakalım diyorum. Biz oturuyoruz; aaa bir kadın öldürülmüş. Bunu gündeme taşıyalım. Nasıl taşıyalım? Çoğu çarpıtarak verecek olan ulusal, renkli, kötü medya aracılığıyla. Bir de önümüze koyduğumuz böyle bir şey var, yani birbirimize de bakmıyoruz biz. Biraz senin söylediğin şey buydu galiba, birbirimizin ne yaptığına da bakmıyoruz, sadece kendi yaptığımızla ilişkiliyiz. Gerçeklerle ilgili olarak da bir şey söyleyeceğim. Eleştirilere tümüyle katılıyorum. Tam da şöyle bir problem yaşıyoruz; biz beyaz Türk, orta sınıf feministler olarak eşitsizlerin eşit olabileceğini varsayıyoruz. Tam da burada öyle bir çuvallıyoruz. Eşitsizler eşit olamaz hayatta! Tam da Türk feministlerinin, çuvalladığı yerdir burası.

Nükhet Sirman: Tayyip Erdoğan’ın kadınlara yaptığı da bu değil mi: Eşitsiniz, rekabet edin! Kota olmaz dediği tam da bu işte.

Ayşe Gökkan: Ben biraz destekleme anlamında kopuk kaldığımızı düşünüyorum. Mesela Türkiye’de hep çok ciddi bir kadın mücadelesi var; okuyan, gören… Bu konuda ciddi bir emek olduğunu düşünüyorum. Aslında Kürt kadını tanımını kullanmak istemiyorum. Biz, kadına yaklaşımı nedeniyle iki tane belediye başkanını görevden aldık; bunun için dünya kadar kavga ettik. Ama buradan kadınlardan, “böyle bir mücadeleleri var ve şu adam da şunu yaptı, bunun için ne yapmak gerekir?” gibi bir destek yok. Türkiye’de siyasetçilerden tut, yerel yönetimlere kadar kadına yönelik dünya kadar şiddet uygulanıyor. Biz de ikinci eşi aldığı için görevden alıyoruz. Birbirini besleyen, destekleyen bir kadın hareketi yok. Aramızda bir iletişim sorunu var diye düşünüyorum. Bizim siyasetin içinde, yaşamın içerisinde, ailenin içerisinde; savaşın içerisinde yaptığımız kavga görülmüyor. Feminist hareketle Türkiye’de bir bütünün, kadın sorununu çok yönlü ele alan ve bu şiddet cinayetlerini Türkiye genelinde ele alıp birlikte mücadele eden bir bakış açısını yakalayamıyoruz. Burayı güçlendirmek lazım.

Biz feministiz. Biliyorsunuz, Şemse Allak cenazesini kaldırdık diye bize “namussuzluğu mu destekliyorsunuz artık?” dediler. Bu, Türkiye’nin her tarafında yaşandı. Ayşegül olayını herkes biliyor. Ölüyoruz; kimse hakkımızı savunmuyor. Diyarbakır Barosu’yla, Ayşegül için Birleşmiş Milletler’e hukuki başvuruda bulunduk. Birleşmiş Milletler, bizim başvuru dilekçemizi kabul etti.

Ben otuz yıllık Kürt hareketinin içerisinde kadını inceleyen bir dosya hazırladım. Üç yüz yıllık feminist hareketi, her on yıl yüz yıla tekabül ediyor. Teorik olarak on yılda bir aynı noktaya varıyor, onların yüz yılda ulaştığı. Son yılların çok güçlü bir iletişim ağı varken bizim bunlardan çok yararlanmadığımızı ve tecrübelerimizi çok içselleştirmediğimizi gördüm. Ben yapmışsam benimdir, işte diğerinin yaptığı kendinedir.

Nükhet Sirman: Evet, bitti galiba.

 


Düzenleyen: Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi

Menu