20
Cu, Tem

Kadın'a Dair

İŞİ BİTİRMEK: İKTİDAR OLARAK ERKEKLİK

Bir tür örnek erkekliğin, sağlam, kendinden emin bir erkekliğin altında yatanları ortaya çıkardıkça erkekliğin çelişki sayesinde oluştuğu daha açıklık kazanmaktadır: Kendisini ne kadar ortaya sürerse ortaya kendisiyle ilgili sorgulanacak o kadar çok şey çıkar. İster yaradılıştan gelsin, ister sonradan kazanılmış olsun erkeklik herhangi bir öz değilse beklememiz gereken şey tam da bu olacaktır. Bizim kültürümüzde temsil edildiği şekliyle “erkeklik” daima tamamlanmamış olan, aynı ölçüde hem toplumsal hem de ruhsal bir gerçeklik üzerine kurulu bir var oluş özelliğidir. Erkeklerin ideal olarak sahip oldukları farklı iktidar biçimleri içinde -kadınlar üzerinde, diğer erkekler üzerinde, kendi bedenleri üzerinde, makineler ve teknoloji üzerinde kurdukları iktidarlar içinde- var olurlar.

Bazı çağdaş örnek erkeklik modellerine, sporcu erkeğe, politikacıya, kadınlar konusunda başarılı olan erkeğe daha yakından bakarsak bir kez daha “erkekliğin” istikrarsızlığı açığa çıkar: Erkeklik istikrarsız da olabilen toplumsal kurum ve pratiklerde sürekli olarak iktidarının onaylanmasına bağlı olduğu gibi, aynı zamanda kendisine boyun eğmeyebilen “ötekilerden” hiyerarşik farklılığını korumasına da bağlıdır. Günümüzün en göze çarpan -onbinlerce erkeksi ticari malı tanıtmak ve satmak için kullanılan- erkeklik modelleri eski özel okul geleneğine uygun olarak çoğunlukla spor dünyasından seçilmektedir. İngiltere’de Daley Thompson, Viv Richards ve Ian Botham egemen ve başarılı ve erkeklik idealini sergilerler. Avustralya’da hazırlanmakta olan erkeklik konulu bir proje için bu çok yönlü -yüzücü, koşucu, sörfçü (ödüllerden, desteklerden ve sponsor firmalardan yılda 100 bin dolar kazanan)- spor şampiyonlarından biriyle röportaj yapılmıştı. Orta sınıftan, beyaz, iyi gelirli bir aileden gelen bu spor kahramanı (röportajda “Steve” olarak geçmektedir) medyaya mükemmel bir erkek örneği olarak hizmet etmektedir. Ancak yapılan röportaj bu etkiye uyandırmak için ne kadar çok çalışması gerektiğini ortaya koyar: “Sabah 4.30’da kalkıp idmana başlarsınız ve bu günün çoğunu alır. Eğlenmeye gidemeyecek kadar yorulursunuz ve dinlenmeniz gerekir. Hapiste olmaktan farksızdır”.

Bu röportaj bu tür erkekliğin sıkıntılarını ve çelişkilerini de gözler önüne serer. Cinsel yaşama, başkalarıyla olan ilişkilere ve genelde zevk veren bütün şeylere kısıtlama getiren bir erkekliktir bu. Bob Connell’ın dediği gibi, “Erkek sertliğinin örneği olan Steve kendi örnek statüsünü, tam da akranlarının erkeksi davranış olarak gördükleri şeyleri yapmasını engellediğini görür: Kendini kaybetmek, gösteriş yapmak, sarhoş araba kullanmak, kavga etmek, kendi prestijini korumak.” Steve ayakta kalmak için “sürekli, sürekli para kazanması, para içinde yüzmesi” gerektiğinin bilincindedir. Yine de ne saldırgan ne de özellikle rekabetçi bir insandır. Yarışı kendiyledir, “acıyı kontrol etmek” içindir; kendi sözleriyle “vücudunu onu o kadar da hırpalamadığına inandırmak” içindir. Böylece Steve muazzam bir çaba ve fedakarlıkla vücudunu bir erkeklik arketipi olmaya zorlayabilir, erkeklik idealini kelimenin tam anlamıyla canlandırabilir. Ancak böyle yaparken ideal erkekliği, diğer malların satışını arttırmak için kullanılan satın alınabilir bir mal olur. Daha çok kadınlarda görmeye alıştığımız gibi bir nesne olarak kullanılabilir. Erkekliğin bu kusursuz örneğine bir erkek olmanın anlamı sorulduğunda, bunu cevaplaması çok güç bir soru olarak görür (“güçlü” olmak, “eşcinsel olmamak” gibi bir şey olduğunu bilir). Diğer erkeklerle başarıyla rekabet eden (idmanlarının her şeyden önce geldiğini kabul etmesi gereken) kadınlar üzerinde etkisi olan vücudunu ve sörf tahtasını başarıyla idare eden bu erkek gibi erkek için “erkeklik” hâlâ doğru dürüst anlayamadığı bir şeydir.

Kamuoyu tarafından teşvik edilen, dikbaşlı bir erkeklik biçiminin sergilendiği başka bir arena da politikadır. Kendisini halkın kahramanı ilan eden Derek Hatton’un sözleriyle, “politikanın normal olarak sert ve zorlu koşulları korkaklara göre değildir.” Derek Hatton, seksenli yılların başında “Militan ve Derek Hatton isimlerini” tarihe geçirdiğine inandığı üç buçuk yıl boyunca Liverpool Konseyi’nin başkan yardımcılığını yapmıştı. (Militan, İngiliz İşçi Partisi’nin bünyesinde yer alan oldukça disiplinli, eskiye dönük, Troçkist bir örgüttür.) Hatton’un otobiyografisi bu kez sol kanattaki çok geleneksel bir politik çevrenin görünüşte başarılı olan erkeklik idealinden bir kesit sunar. Hatton, üçüncü tekil şahıs kullanıma yaslanan, fiillerle dolu dilinden de anlaşılacağı üzere, başka herkese olduğu gibi kendisine de bir nesne olarak bakan bir adamdır. Bu nesne-ben bıkmadan usanmadan yüceltilmelidir; diğer nesneler (başkaları) ise Hatton ve takımı tarafından bir punduna getirilip kullanılacaklardır. İsteklerini elde edip bunlarla caka satma fırsatı bulmuş bir erkek olarak -pahalı takımlara (Pierre Cardin), arabalara (BMW) ve güzel kadınlara (özellikle de büyük bir servetin mirasçısı olan Katie Baring’e düşkündür- diğer erkeklerin erkeklikle ilgili rüyalarını temsil ettiğinin farkındadır.

Galip geldiği ilk kavganın sekiz yaşında okulda yaptığı boks maçı olduğunu öğreniyoruz. Derslere karşı kabiliyeti olmamasıyla övünürken okulda ilgilendiği tek şeyin -hep aynı hikaye- spor olduğunu söylüyordu: “Futbol ve kriket oynamak için yaşardım.” Bu tarihten itibaren futbol bir erkek olarak onun başarılı hayat modeli olmuştu: Kazanmak için oynuyordu. Söylediğine göre annesinin evi, parayı ve babasını “demir bir değnekle” idare ettiği (genelde ailenin erkeklerinin ev hakkında küçük bir rolü olduğu anlamına gelir) bir çocukluk geçiren Hatton, erkekliği “sağlam yapılı, 1.80 boyundaki, eski Coldstream Guards oyuncusu, boks şampiyonu ve eski English Scoolboys takımı futbolcusu” babasından kapmıştı. Hatton okulu bırakıp yine babasının izinden giderek itfaiyeye girer: Buradaki eğitim sırasında da ona sert olması öğretilir. Bu, erkeklerin daima heteroseksüel, maço zırhlarına bürünmesini gerektiren tamamıyla erkeksi bir iştir ya da o zamanlar öyleydi. Bir keresinde bütün gece çalıştıktan sonra bir iş arkadaşının omuzunda uyuya kaldığını hatırlar - “Bu nedenle benimle haftalarca dalga geçtiler; babam da öyle” der. Hatton bu meslekte onu politikaya götürecek diğer erkek değerlerini öğrenmiştir. Ona göre başkaları ne düşünürse düşünsün önemli olan araçlar değil amaçlar, ulaşılan sonuçtur: “İnsanları tarafınıza çekmek için tamamen insafsız olmak zorundasınız... İnsanları bir kenara itip, ‘Devam et, ne düşündüğün beni zerre kadar ilgilendirmiyor’ demeyi öğrenmiştim.” (Hatton bu dersi, bir trafik kazasında “yamyassı olan” genç bir öğrenciden kalanları hortumuyla süpüren bir itfaiyecinin bayağı, mizah anlayışından öğrendiğine dair tuhaf ve korkunç bir hikaye anlatır.) Böylesi serinkanlı, otoriter, baskıcı, duyarsız bir erkeklik eğitiminden geçen Hatton, tüm muhalefeti susturarak neredeyse, politikayla ilgilenen en saldırgan ve rekabetçi kişilerin bile cesaretini kıracak maço bir atmosfer yaratır.

Hatton kendi açısından politika dünyasının çocukluğundaki futbol dünyasını yansıttığından emindir: “Mücadeleye girdim ve kazandım” der; kendi çıkarlarını korumak için mücadele eden diğer konseylerde “onlardaki kondisyon yoktur.” Gerçek bir eylem adamı olarak “hayatı oturdukları yerden görmeye eğilimli” akademisyenleri küçümser. Politika basittir. Sosyalizm temel hakikatlerle ilgilidir ve hakikatlerde cinsiyetçiliği ve ırkçılığı içermez (“ırkçılık karşıtı ve cinsiyetçilik karşıtı politikalarla ilgili saplantıları” nedeniyle “zenci belediye başkanlarını ve eşcinsel haklarını destekleyenleri” aşağılar). Militan’a katılmıştır, çünkü kazanmak için oynar ve örgütün en azından Liverpool’da “politik güce” sahip olduğunu ve demokratik olmayan, mutlak bir kesinlikle işlediğini bilmektedir. Bu nedenle, Militan’ın “İşçi Partisi’ndeki tek erkek grup” olmasıyla övünür. Kendi konseyinin lideri John Hamilton’a sürekli hakaret eder -“ufak tefek işlere bakan önemsiz bir adam”. Hem eşcinselliğini hem de kadınları politikada eşit bir biçimde temsil edilmesine yönelik taleplerini kastedip, “Hey John, bir etek giyersen bu sorun hallolur!” diyerek onunla alay eder.

Eski ekolün geleneksel erkekliğiyle övünen bu adamda yeni babalık biçiminin izine de rastlayamayız: Çocukları olduktan sonraki dönemli ilgili olarak “Hiç eve uğramazdım” der, “çoğu gece toplantı vardı.” Ancak rahatsız edici ölçüde silik, kendi sözleriyle “sahneden çekileceği zamanı bilen” karısı, kendi kendine Hatton’un “mükemmel baba” olduğunu yollu bir hayal yaratmıştı. Görünüşte kusursuz bir işçi sınıfı erkeklik ideali geliştiren “Degsy”nin savunmasız yönleri hakkında pek bir şey öğrenemeyiz, ancak bitmek tükenmek bilmez böbürlenmelerinden temelde bir güvensizlik duygusu içinde olduğu anlaşılmaktadır. Erkekliğini destekleyecek bir şeylere ihtiyaç duyar. Örneğin kitabında bir değil iki değil, tam beş kere oğlunun çok iyi bir futbolcu olmaya başladığını yazar - iyi ki bir oğlu olmuştur: “Her baba gibi ben de mutlaka bir oğlum olmasını istiyordum- ve (o doğduğu gün) Shirley hemen koşup ona ilk futbol ayakkabısını almamı zor engellemişti!” der. Böbürlenmeyi sevdiği gibi bir zorba olduğu da açıktır; “öfke nöbetleri” geçirdiğini açıkça kabul eder: “Eğer birisi, doğru dürüst bir gerekçesi olmadığı halde yoluma çıkarsa, hiç düşünmeden şiddetle tepki veririm”; “En çok hoşlandığım ve saygı duyduğum insanlara sık sık öfkelenirim.” Hatton’un kendisi hakkında düşünmekten ve şüphe duymaktan kaçmaya büyük bir ihtiyaç duyduğu (gerçek bir otorite özelliği) anlaşılmaktadır -bu yüzden, uzun yıllar boyunca kendi erkeklik biçimi bakımından en uygun ortamı sağlayan Liverpool solu tam da ona göre bir yerdi. Erkekliğin “yükleri” gerçek olabilir, ancak, diğerleri üzerinde hakimiyet kurabildiği bir konuma sahip olan ve “sahnede hakkı olandan daha çok yer işgal eden”- Hatton’un en meraklısı olduğu şey- bir erkeğin üzerine o kadar da fazla bir yük binmiyor olsa gerek. Margaret Thatcher’ın açıkça göze çarpan şaşaası, kendinden bahsederken kraliyet üyeleri gibi çoğul zamiri kullanması ve “Demir Leydi” lakabından hoşlanması -Kinnock’un sık sık başvurduğu “maço retoriğini” hiç saymıyorum- kişisel bir iktidar duygusunu pekiştirmek için politik arenaları kullanma lüksünün ne aşırı sola, ne işçi sınıfına ne de erkeklere özgü olmadığını ortaya koyar.
Romanlarında erkekliğin nasıl esas itibarıyla bir iktidar yapısı olduğunu ve bu nedenle de birçok kişi için bir güven kaynağı olduğu kadar bir endişe kaynadğı da olduğunu incelemeye kalkışan yazarlardan bir de Fowles’dur. (...)

Fowles, erkeklerin kurtuluşunun sadece kadınlar sayesinde gerçekleşebileceğine inanır. Erkeklerle aralarında “yaradılışsal bir zıtlık” olması sayesinde, kadınlar onları eğitebilir ve iktidar ve bencilliklerinin prangalarından ve suçluluk duygularından kurtarabilir. Böylece, erkekliğin hassas yönlerinin bu erkekliğin kullanılışıyla ve iktidarın sömürülmesiyle ilgili olduğunu ortaya koyan Fowles, yine de, karşı durmaya çalıştığı erkek mitolojisinin sınırları -kadınların yaradılışsal fazileti ve erkeklerin kötülüğü- içinde hapsolmaktan kurtulamaz. Dahası Bruce Woodcock’un da belirttiği gibi, yazılarında politik olmaktan çok ahlâki bir çıkarıma varmaktadır: “Erkek iktidarı sorununu politik bir gerçeklik olarak irdelemenin bir faydası yoktur, çünkü bu erkeklerdeki her türlü değişim sürecini, yeni bir anlayış kazanacak şekilde eğitilen bireyin düzeyine yerleştirir.” Aynı zamanda, değişimin yükünü bizzat erkeklere değil de yine kadınların üzerine yükler.

Fowles’ın göremediği şey, iğrendiğini iddia ettiği erkekliğin (Jungcu olarak gördüğü) zıt ilkeler ve özlerden oluşan kendi kavramsal çatısının kaldırabileceğinden çok daha karmaşık olduğudur. Sözkonusu olan, erkekleri ya iddiacılığa ya da iktidarsızlık endişesine iten eril dürtüler değildir; farklı erkek gruplarının onlara bağışlanan veya bunu beklemeleri öğretilen belirli egemenlik konumlarını -bazen diğer erkekler üzerindeki ve daima, en azından bazı kadınlar üzerindeki- nasıl işgal ettikleri ve bu konumları nasıl koruduklarıdır. Bütün erkekler egemenliği meydana getiren toplumsal ilişkilerin içine girmeyi mümkün ve arzulanabilir bir şey olarak görmüş değillerdir.

DELİKANLILIKTAN ERKEKLİĞE GEÇİŞ AYİNLERİ

Modern dünyada genç erkeklerin tam bir “erkekliğe” sahip olurlarken çektikleri ileri sürülen sıkıntılar, günümüzde Batı’da erkek idealinin önemli olduğunu savunanların çoğunu düşündürmektedir. Erkekliğin erdemlerini eleştirenlerin bile, günümüzde erkeklerin genelde sinirli oldukları ve kendi erkekliklerinden emin olamadıkları konusunda hemfikir oldukları görülmektedir. Erkeklerin ruhsal dünyasını inceleyen Ray Raphael bunu şöyle ifade eder: “Maço erkek ve aciz erkek; erkek güvensizliğinin bu iki dışavurumu arasında umarsızca gidip geldiğimiz görülüyor”:

“Artık maçoluğun güvensizlik belirtilerinden biri olduğunu biliyoruz. Çoğumuz John Wayne’e gerçekten inandık, ancak muhtemelen çoğumuz Sylvester Stallone’nin bir sabun köpüğü olduğunu düşündük. Rocky’nin gerçek hayatta Batı Avrupa’ya gitmekten korktuğunu duyduğumuzda sessizce gülümsüyoruz” Çağdaş erkekliğin tehlikeleri konusunda endişeleri olan diğer birçok erkek gibi Raphael de şehirli bir sanayi toplumunda fiziksel güç ve cesaret gösterileriyle dışavurulan geleneksel erkeklik arayışının gitgide modasının geçtiğine işaret eder. Günümüzde bir erkeğin güçlü olduğunu kaslarından çok zekası, dayanıklılığından çok manipülasyon yeteneği gösterir. Robert Ardrey ve George Gilder’ın milyonlarca okurlarına çoktan duyurdukları gibi, modern yaşamdaki bu yumuşama erkeğin doğal saldırma ve savunma içgüdülerini kaçınılmaz bir biçimde boşa çıkarır. Raphael, erkeğin kadınlar ve rakip erkek grupları üzerinde egemenlik kurma ihtiyacından doğan “en eski dürtülerine” ve “arkaik anılarına” ilişkin bu kavrayışa sıcak bakmasına karşın, bir şekilde modern erkeğin -veya en azından modern Kuzey Amerikalı erkeğin- daha ayrıntılı bir analizini yapmaya çalışır.

Ona göre sorun, sahici “erkek” kimliğinin toplumsal ispatının veya kanıtının bulunmayışıdır. Bu nedenle Kuzey Amerika bugün şaşkın, güvensiz, endişeli, “eğreti erkeklerle” doludur. Raphael geçmişte erkekliğe geçişte yardımcı olan toplumsal kurumların bugün olmayışına vahlanır. Genç erkeklerin çocukluklarını geçirdikleri evden ve ailelerinden ani ve dramatik bir biçimde ayrılmaları, örneğin zorunlu askerliğin “erkekleri” “çocuklardan” ayırmaya hizmet ettiği anlamına geliyordu. Çocukluğun bağımlılığından, zayıflığından ayrılmayı ve yetişkin erkeklerin farklı dünyasında yeni bir ait olma duygusuna sahip olmayı içermesi gereken uygun erkekliğe geçiş törenleri varsa erkekler erkekliklerine kollektif bir güven duyabilirler. Raphael’in “ilkel toplum”unda başarılı erkekliğe geçiş törenleri olarak verdiği örnekler -bazen kalıcı yara izlerini ve genital organlarda açılan yaraları bile içeren- dayanıklılığı ve acı çekmeyi gerektiren görevlerdir. Bu gibi geçiş törenleri daima “işe yarar” çünkü erkekler bu törenlerden başarıyla geçtikleri zaman gerçekten erkek olduklarını bilirler. Böylece geleneksel erkekliğe geçiş törenlerinde bütün erkeklerin kendi gözlerindeki değerleri artar.

Bunun aksine, bugün Batı’da böyle kollektif erkekliğe geçiş törenleri yoktur. Raphael’in yüz farklı erkekle yaptığı ankette de doğruladığı gibi, erkekler bu yüzden bireysel olarak ve rekabete girerek -genelde yaygın bir kamusal takdir getirmeyen, spor yapmak, cinsel maceralara girmek, dağa tırmanmak gibi seçilmiş, ancak toplumun dışında kalan uğraşlarla- erkekliğin kanıtını aramak zorunda kalmışlardır. Günümüzde anti-militarizm insanların savaşın kaçınılmazlığını kabul etmelerini engelleyecek kadar güçlendiği için, savaş bile artık erkeklerin erkekliğe başarıyla geçmelerini sağlayamaz. Bu nedenle, Raphael ve diğerleri birçok erkeğin ya da çoğu erkeğin kendilerini “erkeklikten uzak” kişiler diye görerek yaşadıkları kişisel trajedinin acısını sessizce ancak ağır bir biçimde çektiklerinden şikayetçi olurlar. İnkar, aşırı tepki ve suçluluk duygusu, erkeklerin erkek kimlikleri yeterince doğrulanmadığında hissettikleri umutsuzluğa karşı geliştirdikleri savunma mekanizmalarıdır: “Rekabetçi erkekliğe geçiş törenlerimiz eril güvensizliğimizi azaltacağına arttırmaktadır ve güvensizliğimiz arttıkça zayıflığımızı aşırı ve saldırgan eril tavırlarla abartılı bir biçimde telafi etmeye yöneliriz.”

Raphael’in “erkeklik” dediği şeyi analiz etmekte başarısız olması şaşırtıcı değil, anlamlıdır; ancak, eril gelişimin temel ödevleri terk edilemeyeceği için bu kavramdan kolayca vazgeçmeyeceğimizi söyler: “Zayıflıktan dayanıklılığa, acizlikten sorumluluğa, bağımlılıktan bağımsızlığa geçmek zorundayız.” Erkekliğin elde edilmesine ilişkin daha kapsamlı tanımlara ihtiyacımız olduğunu düşünerek, özürlüler için düzenlenen, sadece yarışı bitirmenin önemli olduğu spor müsabakalarını bir örnek olarak verir: “Doğal olarak erkeklik de belirli sınırların ötesindedir. Hepimiz bir şekilde oraya ulaşmak isteriz; hepimiz bu çizgiyi geçmek isteriz.” Ancak, buradaki “biz”in şüphesiz özerk, yetişkin bir insan olma statüsünü hedefleyen herkesi içermesi gerekirken kadınlar kesinlikle bunun dışında bırakılırlar.

Asıl sorun, “erkeklerin” “çocuklardan” ayırt edilmelerinin onlara yetmemesidir; “erkekler” “kadınlar”dan da ayırt edilmelidirler. Günümüzde çoğu erkek, saf kan ataerkillik geri gelmedikçe “erkekliklerinin” ayırt edici özelliğinden gitgide daha az emin olarak yaşamaya mahkumdurlar. Çünkü artık hayatta tanım gereği kadınların her zaman dışında kalacağı birçok önemli etkinliğin veya alanın olduğunu düşünmek o kadar kolay değildir. Aynı şekilde, artık hayatta tanıma gereği erkeklerin asla dahil olamayacağı birçok etkinliğin veya alanın olduğunu düşünmek de kolay değildir. Her ne kadar erkek egemenliği kadınların fiilen dışlandığı veya erkeklerin çekildiği önemli alanları yeniden üretmeye devam etse de bu durum gittikçe daha belirginleşmektedir.

Tüm İngiltere’de bütün genç erkekleri kapsayacak şekilde düzenlenmiş son erkekliğe geçiş ayini olarak kabul edilen zorunlu askerlik hizmeti hakkında edindiğimiz raporlar, erkeklerin başarılı bir biçimde “erkeklik” kazanmaları için karmaşık, kaçınılmaz olarak çelişkilerle dolu bir egemenlik ve dışlama sürecinin gerektiğini ortaya koyar. Sosyolog David Morgan, “Askerlik sizi ‘adam’ etti mi ve bunun anlamı ne olabilir?” diye sorar. İngiliz Hava Kuvvetleri’nde geçirdiği iki yıla dayanarak askerî hayatın bazı şaşırtıcı anormallikleri hakkındaki görüşlerini bildirir. Birincisi, her yönüyle eril olan diğer kurumların çoğuyla yaygın bir erkek kültürünü -zorunlu sigara, küfür ve ayyaşlık, futbol ve kadın tutkusu- paylaşmasına karşın, askerî değerler ve erkeklik arasındaki, ideolojik olarak çok güçlü görülen bağlantılar gerçekte şüphelidir. Çarpışma, ulusal güvenlik ve disipline ilişkin askerî ideallere duyulan hevesin küçümseme ve alayla karşılanacağı çok açıktır: “Böyle şeyleri sadece çaylaklar ciddiye alır.” İkincisi ara sıra şiddet onaylanıp şiddet ve gerilim filmleri beğeniyle seyredilse bile, Morgan askerlik hizmeti sırasında açıktan açığa şiddet uygulandığına rastlamamıştır. Şiddet büyük ölçüde var olmadığı zamanlarda övülür: “Belki de şiddet genelde üslupla, tartışmalarda kullanılan ses tonuyla, vücut diliyle, yumuşak ve kof olarak görülen her şeyin açıktan açığa aşağılanmasıyla ilgili bir şeydi. Üçüncüsü, askerlik hayatında görülen yaygın homofobinin yanında açık eşcinsel davranışlara hoş görüyle bakılması bir paradoks oluşturur. Morgan, askerlikle “adam etme” süreci arasında gerçekten bir ilişki olduğu, ancak bunun genelde sanılandan daha karmaşık bir biçimde sağlandığı sonucuna varır: “Askerlik sizi adam ettiyse bunu büyük ölçüde dolaylı olarak ve dolambaçlı bir tarzda, işten kaytarmak ve sorumluluktan kaçmak gibi kesinlikle kahramanlıkla ilgisi olmayan ve görüldüğü kadarıyla erkeksi olmayan özellikleri teşvik ederek sağlamıştır... Ordu, genç erkeklerin çeşitli erkeksi özelliklerini edinebilecekleri bir yer sağlıyordu.”

Askerlik, kamuoyunun insan ilişkileri hakkındaki sevecenliğe yer vermeyen görüşlerini teşvik etmiştir: “O halde sözkonusu olan pek de bir kurala fiilen uymak değildi; daha kurnaz bir biçimde kendini sanki o kurala uyuyormuş gibi göstermek veya en azından bu kurala uymamayı bir erdem gibi göstermemekti.” Bu, gerçekten erkeksi özellikle, arzularla ve niteliklerle “doldurulmuş” olmaktan çok erkeklik hakkında kesin bir tarzda, nüfuz edici ve baskın bir tarzda konuşmayı öğrenmişlerdi.

O halde, manzara değiştiğinde performanslarından kesin bir biçimde emin olan, rahat rahat üstünlük taslayan erkeklerin bocalaması şaşırtıcı değildir. Bu anlamda ve toplumsal gerçeklik daima değiştiği için eril kimlik hiçbir zaman sabit değildir. Bazı erkekler uygun tavırları asla kazanmamış ve sergilemişlerdir.

Menu