19
Prş, Tem

Kuram

Füsun Akatlı'nın ilk kitabı Niçin Diyalektik 1977 yılında yayımlanmıştı. Aradan geçen otuz yılda sayıları epey kabaran kitapları çeşitli yayınevlerini dolaştı, şu sıralar Kırmızı Yayınları tarafından yeni baskıları yapılıyor. Aynı yayınevi için, hocası, ünlü profesör Nusret Hızır'ın kitaplarını da yayıma hazırlamış Akatlı. Böylelikle, kültür ve eğitim bakanlıkları bulunmayan bir ülkedeymişiz gibi kütüphanesiz yaşayan toplumumuzda her daim kitapçı raflarında bulunması gereken yapıtlardan bir bölümü daha yerini almış oluyor.

F. Akatlı, doktorasını edebiyat felsefesi alanında yapmış, felsefe kökenli bir edebiyatçı. Eleştirmen olarak en önemli katkılarından biri de felsefe-edebiyat ilişkileri üstüne yazdıklarıdır. 'Şiire felsefenin gölgesinin düşmesi'nden söz eden biri, aklınızın gözlerini fal taşı gibi açmasına yetiyor. Kişisel olarak, onun bu konudaki sıcak yazılarından hep yararlandım. "Sıcak"tan kastım, yazılarının hem taze ekmek gibi, hem de yaşayan yazılar olduğudur. Bu ikincisi galiba her gerçek düşünce ürününün özelliği: Yaşayan yazı, sıcak yazı. Biçemin sıcaklığı ayrı; yaşayan yazıda biçem soğuk da olabilir. F. Akatlı'da o da sıcaktır.

Eleştiri nedir, edebiyat eleştirisi sence nedir ve bunun edebiyatla ilgili diğer disiplinlerle ilişkisi konusunda ne düşünüyorsun?

Eleştiriyi tabii çok daha genel bir kavram olarak düşünmemiz gerekiyor, edebiyat eleştirisini de onun içinde belli bir bölgeyi kaplayan bir alan olarak düşünmeliyiz.
'Eleştiri şudur' diye çok kesin bir tanım vererek bunun herkesi, bütün eleştirmenleri ve bütün okulları bağlayacak bir tanım olmasını, bunun her eleştiri metnine uygulanarak tanıma uyuyor mu uymuyor mu diye ayıklamayı sağlayacak bir anahtar, bir şablon olmasını hiç düşünmem, tercih de etmem. Çünkü bütün sosyal bilimler ve bütün sanatla ilgili disiplinlerde bu çeşit kesinliklere, bu çeşit bağlayıcılıklara yer olmadığını düşünüyorum. O nedenle eleştirinin bir çeşit sorgulamayı, bir çeşit analizi ve bir çeşit değerlendirmeyi barındıran, ama ele aldığı, üzerine geldiği edebiyat metnine göre de yapı değiştiren bir etkinlik olduğunu düşünüyorum ben.
Diğer disiplinlerle ilişkisini de böyle kuruyorum. Öyle bazı metinler vardır ki edebiyat tarihinin devreye girmesinde eleştirmene ışık tutması veya eleştirmenin bakışını yönlendirmesi gerekir. Öyle bazı metinler de vardır ki edebiyat sosyolojisinden yardım alman veya onun bakış açısına yerleşmen gerekebilir. Sonra, kültür çalışmaları vardır, diğer çalışmalara göre genellikle oldukça genç, yeni olan bir disiplin, kendisi de bir disiplinlerarası disiplin olduğu için en çok onunla el ele verebilir eleştiri. Çünkü o, aynı metin içerisinde sosyolojiye, psikolojiye, antropolojiye, kültür değişimlerine, tarihe bakıp tekrar metne dönmene olanak veren yaklaşımlar sağlayabilir. Bütün bunlardaki ortak noktaysa, yani eleştiri disiplinini eleştiri disiplini yapan şey bence; içerikten ziyade, ele alınan eserden ziyade, eleştirmenin yaklaşımından ve dünya görüşünden ziyade, yöntemdir. Yöntemi de burada gene bir bilimsel yöntem gibi düşünmemek gerekir. Yöntemi ben eleştiride, özellikle edebiyat söz konusu olduğu zaman, yani bir bilim olmayan, bir sanat olan bir alan söz konusu olduğu zaman, belli adımları olan, vazgeçilmez kuralları olan bir süreçten çok, bir ilkeler bütünü olarak düşünüyorum.

Tam yeri geldi, 'edebiyat bilimi' kavramı hakkındaki fikrini sorayım.

'Edebiyat bilimi' kavramına oldukça soğuk baktığımı söyleyebilirim. Bir bilim olma, ne diyeyim... ('özentisi' kelimesini kullanmak istemiyorum ama) iddiasını yersiz bulduğumu söylemek istiyorum. Sanki 'edebiyat bilimi'nin, bu başlığın, bir saygınlığı var gibi düşünülüyor. Edebiyata saygınlık kazandırıyor sanki "bilim" yaftası. Yani 'edebiyat bir bilimdir, öyle palavra bir şey değildir arkadaşlar kendimize gelelim!', gibi bir şey seziyorum ben orada.

Eleştiri mi kasıt, edebiyatın kendisi mi?
Her ikisini de kastediyor olabilirler ama daha çok eleştiri ya da incelemeyi. İncelemeyi ben pek de eleştiri olarak görmüyorum. Yani inceleme bir teşrihtir, parçalara ayırır değişik değişik kaplara koyarsın, hatta sonrasını başka bir insana bile tevdi edebilirsin. Biraz adli tıp açıklaması gibi oldu ama, inceleme, analiz için bir hazırlıktır. O hazırlığın değerlendirilmesini, ister o hazırlığı önceden yapıp okura sunarak, istersen de, yapmış olduğun o analizden kendi kafanda vardığın sentezi okura sunmak yoluyla yapabilirsin. Sadece analizi yapıp ortaya koymak bir akademik çalışma olabilir, bir tez olabilir, bir makale olabilir ama ben onu edebiyat eleştirisi olarak pek düşünmüyorum. Belki işte o adım, bilim çerçevesi içerisinde, bir çeşit pseudo bilim olarak düşünülebilir. Dolayısıyla işin bütününe edebiyat bilimi diye bakmak bana son derece ters geliyor.
Bilimin saygınlığını, yani ta 19. yüzyıldan bu yana kazandığı ve kaybetmemiş olduğu o aşırı saygınlığı, yani pozitivist anlayışın bilime bahşettiği saygınlığı başka alanlardan esirgemenin haklılığına doğrusu ben çok inanamıyorum. Sanat da -edebiyat olsun güzel sanatlar olsun- veya felsefe ve felsefenin herhangi bir dalı da, bilim kadar, ama başka türlü, saygınlık taşıyabilir, taşımalı diye düşünüyorum. O yüzden ne edebiyatı, ne felsefeyi bilimle böyle ayrılmaz bir bütünleşme, birleşme halinde düşünmüyorum. Felsefe için de öyle. Yani, bilimsel olduğu zaman daha değerli, onun dışındaki felsefi yaklaşımların bir çeşit metafizik ya da fantezi olduğu görüşlerine de o yüzden karşıyım.
Şimdi tekrar eleştiri 'bence nedir'e dönecek olursak, 'bence nedir' değil de, ben eleştiriyi nasıl anlayıp nasıl uyguluyorum, diyelim. Ben tamamen edebiyatın içinde kalarak eleştiri etkinliğinin kendisinin de bir edebiyat etkinliği olduğunu, hatta üslubuyla aynı yapıya aynı bünyeye sahip bir etkinlik olduğunu, olması gerektiğini veya öyle olursa benim ilgimi çektiğini düşünüyorum ve belki de uygulamalardan sonra çıkarmışımdır bu sonucu. Ama yaptığım uygulamaların artık izini pek süremiyorum, otuz beş yılı aşkın bir süre olduğu için.

Daha çok eleştirel deneme yazdın ama sen.

Daha çok değil, hep. Hep deneme yazdım. Ben istiyorum ki eleştiri; hakkında konuştuğu yapıt üzerine elbette bir fikir versin, elbette bir değerlendirme bakışı getirsin, ama diyorum ki o kitabın, o eserin okunmadığı durumlarda da kendi içinde bir tutarlılığı ve anlamı olsun. Yani "Benim okumadığım bir eserden örnek veriyor ama, bir görüşü örneklendiriyor, bu görüşe ne ölçüde katılıyorum?" şeklinde tartışabilsin okur o yazıyla. Ve daha da ilgi çekici kılabilirse eleştirmen o yazısını, o zaman, neymiş bakalım hakkında konuşulan eser diye de ona dönebilsin, onu kovalayabilsin, gibi her zaman belki de çok gerçekçi olmayan, ama uzak hedef olarak öyle bir hedefim var.

Yani konu aldığı yapıtı aşan bir metin olsun ama aynı zamanda da konu aldığı yapıta yönelten, onunla okurun ilişkisi için birtakım açılımlarda veya önerilerde bulunan...

Ve onunla bağlantılı olarak edebiyata ilişkin söyledikleri, yani diyelim ki o yapıtın olumlu özelliklerinin altını çizerken şu şu şu bakımdan bunları olumlu buluyorsa eğer; demek ki bunlar edebiyat için önemli ki, bunları aramış o yapıtta ve onları bulmuş diyelim. Ya da o yapıtta onlar dikkatini çekmiş, çünkü edebiyattan bunu anlıyor, böyle olursa edebiyatın daha değerli bir etkinlik olacağını düşünüyor şeklinde... yani okurda öyle bir edebiyat bilinci uyandırmak, ya da tamamen farklı bir düşüncedeyse bile, diğer düşünceyle de bir yakınlık sağlaması, aa, düşüncesinin temelinde bu varmış, edebiyata benim gibi bakmıyor, benim yaklaşımımı benimsemiyor, benim beğendiğim eserleri beğenmiyor -aşama aşama-, ama kendisiyle ilgili şu noktaları, şu ilkeleri, şu edebiyat anlayışını, şu dünya görüşünü vurguluyor diyebilsin. Yani yazarı tanıdığı kadar ve hatta ondan çok, eleştiri yazanı tanısın.

Burada tabii bu söylediklerini doğru anlıyorsam, mesela senin eleştiri anlayışın Marksist eleştiri, feminist eleştiri gibi belirli başlıklar altında toplanabilecek eleştirilere sığmayan, onların dışındaki bir şey.

Evet. Vurgusu sıfatında değil, "eleştiri" kavramında olan bir etkinlik.

Peki bu tür kavramlara ne diyorsun? Başka benzer, toplumbilimsel eleştiri gibi kavramlar konusunda ne düşünüyorsun?

Onların da tıpkı demin konuştuğumuz diğer disiplinler, yani disiplinlerarası edebiyat, edebiyat sosyolojisi, edebiyat tarihi gibi, üzerine eğilinen eserlerin yapısına göre zaman zaman kendilerinden yararlanılabilecek kuramsal tabanlar olduğunu düşünüyorum. Ama insanın elinde tek geçerli araç olarak bulunup her esere o gözle bakılması, yani 'Marksist eleştiriyi ben benimsiyorum. Homeros'un İlyada'sına da Marksist eleştiri açısından bakarım, Balzac'a da öyle bakarım, Yaşar Kemal'e de öyle bakarım', görüşü bana çok yabancı. Öyle bazı yapıtlar var ki sizin Marksist eleştirinin birtakım anahtarlarından yararlanmanızı gerektirebilir çünkü sizin için o elverişli olabilir. Öyle bazı yapıtlar olur ki feminist bir eleştirmenin kimi yaklaşımlarından yararlanabilirsiniz, yöntemlerinden yararlanabilirsiniz. Kimisinde de hiç elvermez bu, onu uyguladığınız zaman, yanlış araçla yanlış iş yapmış olduğunuz için, eseri belli bir görüşe sığdırmak üzere kullanıyorsunuz ve ister istemez kenarlarından budayıp bazı öğeleri dışarıda bırakıyorsunuz, ya da kendisinde olmayan bazı unsurları ona yüklüyor, ekliyorsunuz demektir. Yani sizin görüşünüzü doğrulatmak amacıyla bakarsanız bir esere, o zaman tabii her eserde çekerek götürebileceğiniz yönler bulabilirsiniz. Ama eserde o hiç murad edilmemişse, onun edebi varlığına halel getirmiş olursunuz, diye düşünüyorum. Sözgelimi, yapısalcı yöntem benim hiç uzak durmadığım bir yöntem. İnsana analiz sırasında çok kolaylıklar sağlayabilen, oldukça elverişli bir yöntem; ama uyabileceği yapıt var, uymayacağı yapıt var ve ille de uygulandığı zaman indirgeyebiliyor bazı yapıtları. Ben Proust'a da uygulayabilirim, elbette uygulayabilirim, yapısalcı yöntemi ama, yapısalcı yöntemle bir Proust metnini yorumlayıp tam bir değerlendirmeye varmam mümkün değil. O esere büyük haksızlık olur çünkü ona sığmayan, onu aşan yönleri olacaktır. Aynı şekilde, diyalektik yaklaşımlar için de, psikanalitik yaklaşımlar için de söylüyorum: Mesela çok kolaylıkla bir Dostoyevski'yi alıp psikanalitik bakış açısından inceleyebilirsiniz. Bu psikanaliz bilimine çok ışık tutan bir inceleme olur. Ya da psikolojiye ışık tutar diyelim. Çünkü hayattaki deneklerin veya vak'aların sağlayamadığı zenginlikte, çeşitlilikle ve derinlikte örnekler sağlar size. Ama edebiyata aynı zenginlikte ve çeşitlilikte elvermez bu yöntem. İndirgemiş olursunuz. Dostoyevski gibi büyük bir yazarı psikanalitik açıdan ele alırsanız, bütün Dostoyevski'ye sadece Karamazof Kardeşler'deki baba düşmanlığı, babaya yönelik psikolojik karmaşalar açısından bakarsanız, yaklaşımınız çok indirgemeci olur. Ben bütün indirgemelere karşıyım, onun için eklektik demeyeceğim, yani biraz ondan biraz ondan demeyeceğim de, daha eserin sizi çağırdığı alanda ancak ben izin verebiliyorum kendime.

Evet, yani edebiyat bütün bu bakış açılarını aşan bir şey aslında, demiş oluyor musun?

Aşan derken, dışına taşan demek daha iyi olur. Yani değer olarak aşmaktan söz etmiyorum, içine sığmayanı kastediyorum.

Şimdi aslında eğer o konuyu yazmış olmasaydın sana en çok sorulacak soru belki edebiyatın felsefeyle ilişkisi olurdu, felsefe kökenli bir yazar olduğun için. Fakat onu epey yazdın, dolayısıyla bu kadar doğrudan sormak yerine, parantez açıp senin felsefe ile edebiyatın ilişkileri üstüne yazdıklarını hatırlatmak isterim. O arada benim dikkatimden kaçmadıysa, doktora sonrasında, edebiyat felsefesi üzerinde çok fazla durmadın sanki; daha genel bir felsefi bakıştan hareket ettin. Burada, edebiyat felsefesine yakınlık duymamanı belki biraz açabilirsin?

Şimdi o da, aynı yere geliyoruz, o da kısıtlayıcı olur benim için. Felsefenin o genel sorgulayıcı eleştirel yaklaşımı, analiz edici ve önyargılardan bağımsızlaştırıcı bir düşünsel tavır olarak felsefe, öyle bir etkinlik olarak felsefe yaklaşımı daha çok ilgimi çekiyor.

Ama mesela edebiyat felsefesi sana önyargı getirme tehlikesi yüksek bir şey gibi mi geliyor?

Hayır, o nedenle değil. Ama felsefeyi sadece yöntem, bakış tarzı, formasyon olarak bulundurmayı, arka planda bulundurmayı, onunla bakmayı tercih ederim. Ama kuramlara tatbik etmeyi, yani edebiyat felsefesinden yola çıkarak bir felsefe yapmayı ilginç bulmuyorum diyeyim en azından. Yani kendim için belki ilginç bulabilirim zaman zaman ilgimi çeken bir konu olabilir ama okur için, özellikle bir edebiyat okuru için, felsefeyle edebiyat ilişkisinin en çekici yanının bu olmadığını, en yararlı yanını da bu olmadığını düşünüyorum. Onun için felsefenin aydınlatıcı, ışık tutucu bakışını ve yanlışlardan, atlamalardan kurtarıcı ve çok parçalı olup sonradan birleştirici genel yaklaşımıyla bir arada düşünmek daha işime geliyor, okur açısından baktığım zaman.

Şimdi: Senin felsefi bakışın için -ki sen onu aydınlanmacı bakışa yakın diye tanımlıyorsun- ben şöyle bir tehlike görürüm, anlatımının berraklığı saptamasıyla da birleştirince: Aydınlanmacı felsefe, berrak bir anlatımla birleşince, seni neredeyse pozitivist diyebileceğim bir anlayışta görme tehlikesi var, genel okur açısından bakıldığında, gibi gelir bana.

Şimdi tabii öyle bir tehlikeyi niçin gördüğünü anlayabiliyorum. Cevap vereyim: Pozitivizmle bir alakam yok. Olmamasına ve uzak durmaya da -mümkün olduğu kadar, eleştirel bakmaya diyeyim uzak durmaya derken-, çalışırım. Aydınlanmacı bakıştan kastım, çok çok temel bir noktada söylemek isterim, aklı araç olarak görmek açısından aydınlanmacı. Yani inanç yerine, başka kavrama araçları yerine akıl.
E şimdi edebiyatta aklın ne önemi var? Edebiyatta belki de fazla merkezi bir önemi yok fazla ama edebiyat eleştirisinde var. Eseri incelerken bir sistematik, bir bilimsel çaba gösterirken, ayrıştırırken, analiz ederken, öğeler arasında bağlantılar kurarken akıl ve bir anlamda objektiflik. Yani herkesle paylaşılabilecek bir akıl araç olarak kullanılmalı. Yoksa yani hesabı verilemeyecek, ister 'sezgi' diyelim, ister 'özel bilgi' diyelim, hesabı verilemeyecek kimseyle paylaşılamayacak ve kimseye aktarılamayacak bilme araçlarını doğrusu meşru görmüyorum.

Metafizik ve mistik gibi şeyleri mi kastediyorsun?

Evet, evet.

Akılla açıklanamamış eleştirel söylemler... Postmodernizmin de bu tür eğilimleri var mı?

Var. Var, ama amaçlarda farklılık olabilir. Yani sanki postmodernizmde daha samimi, daha anlamaya çalışan, daha rekonstruksiyonun sağladığı imkanlardan yararlanmak isteyen bir tavır var. Diğerlerindeyse daha bir şarlatanlık var gibi geliyor bana.

Füsun Akatlı kitaplığı
•  Yaz Başına Neler Gelir, Ada Yay., 1980.
•  Bir Pencereden, Adam Yay., 1982.
•  Edebiyat Defteri, Afa Yay., 1987.
•  Felsefe Kıyılarında, Afa Yay., 1989.
•  Zamansız Yazılar, YKY, 1994.
•  Tenha Yolun Ortasında, Mitos Yay., 1994.
•  Öykülerde Dünyalar, Boyut Yay., 1998
•  Zamanı Yaşatan Roman, Zamana Direnen Şiir, Boyut Yay., 1998
•  Düşünce Ufkunda Pupayelken, Boyut Yay., 1999.
•  Sis Lambası, Boyut Yay., 1999.
•  Felsefe Gözlüğüyle Edebiyat, Dünya Yay., 2003.

Söyleşiyi yapan:
NECMİYE ALPAY

Menu