Marksizm

Kapital’in 140. yıldönümü üzerine yapılan etkinliğe izleyici olarak katıldık. Etkinlik bittiğinde, yüzümüzde tüketilmemiş bir keyif vardı; gönlümüz arkada kaldı. Keşke hiç bitmeseydi. Olsun! Hayata içkin Marx yaşıyor; her gün cebelleşip duruyoruz zaten… Yüzümüze bu keyfi konduran, bu etkinliği düzenleyen emeklere teşekkürler,ellerinize sağlık!

Bazen rastlantılar hayatın ihtiyaçlarına denk düştüğünde, yaşamın keyfine doyum olmuyor. Bizim açımızdan Kapital’in 140. yıldönümü etkinliği, devrimci hareketin ihtiyaçlarına denk düşen bir etkinlikti. Marx’ı, Kapital’i anmak, devrimci bir saygının gereğidir. Bu saygının, devrimci Marksist hareketin hangi ihtiyacına denk düştüğü de önemlidir. Bu önem yakalanamayınca, Marx ve Kapital üzerine düşünmek ya elit, entelektüel bir çaba olarak algılanmakta ya da ajitatif bir söylemle Marx anmasına dönüşmektedir. Bu gerçekliğimizle yüzleşmek gerekiyor: Marx ve Kapital üzerinde düşünmek, devrimci hareketimizin geleneğinde bir elitlik, bir entelektüellik, bir masa başı devrimciliği olarak, Lenin, Stalin ve Mao üzerine düşünmek ise, devrimci örgüt ve pratik üzerine düşünmek olarak bilinir. Bu algılama, genlerimize işlemiş bir düşünme biçimidir. Geleneksel bu düşünme biçimi altında Kapital üzerine düşünmek, edebi ve ajitatif bir söylemle Marx’ı anmaktan öteye geçmemektedir. Oysa bugün Marx ve Kapital üzerine düşünmek, antagonizma (sınıfsal uzlaşmazlık), emeğin öznelliği (emeğin politik bağımsızlığı), örgüt ve devrimci pratik üzerine düşünmek demektir. Bu bağlamda devrimci hareketin önemli ihtiyaçlarından biri de, Marx ve Kapital üzerinde yeniden düşünmektir. Kapital’in 140. yıldönümü üzerine yapılan bu etkinlik, devrimci hareketin Marx ve Kapital üzerine yeniden düşünme ihtiyacına denk düşmüştür. Olanaklar, her devrimcinin ihtiyacını giderecek imkânlardır. Olanakları kurmak ve yaratmak ve yaratıcı emeğin kendi emeğini değerli kılmasının imkânlarını mülk edinmeden sağlamak, komünalist bir kültürdür. Özgürlük bundan başka nedir ki!.. Dileğimiz bu etkinliğin sol’un geneline yayılan bir geleneğe dönüşmesidir.

Türkiye’deki Marksistler, Marx’ı, Lenin, Troçki, Stalin ve Mao üzerinden tanıdı. Bu bir yanlışlık değil, bir olgudur. Bilgi çatışmanın ürünüdür. Sınıflar mücadelesinin devrimci ihtiyacı, bu biçimde düşünmeyi zorunlu kıldı. Bugünün sınıflar mücadelesinin devrimci ihtiyacı ise, bu düşünme mantığını terse çevirmeyi gerekli kılıyor. Artık Lenin, Troçki, Stalin ve Mao, Marx üzerinden tanınacak ve tanımlanacaktır. Bu düşünme mantığının ters çevrilişi, yeni bir düşünme biçimini gerekli kılıyor ve zorluk da burada başlıyor.

Devrimci hareket bir kriz içindedir. Bu kriz herkes tarafından bilinen bir sırdır. Kriz aşılmadan, bu durum bir sır olarak devam edecektir. Bu sır, maddi olarak, arayışları, direnmeleri, ket vurmaları içinde barındırıyor. Sır, bir iç mücadeledir; komünistler iç mücadele içindedir. Bu durumun altı çizilmelidir. Bizim kültürümüzde bu bir zaaftır. Oysa kendi üzerine eleştirel düşünmek bir erdemdir. Bizim kültürümüzde kendi üzerine düşünmek, yanlışları üstlenme bağlamında özeleştiriyi ifade ediyor. Bu doğru bir şey değildir. Bu bir köle ahlakıdır. Yanlış, bir zaaf değil doğrunun oluşudur. Doğru, yanlışlarla kirletilmiş olandır. Yanlış yapmak hayatın kendisidir. Arayışlar yanlışların içinden geçer. Metafizik gelenekte, yanlış doğru tarafından kirletilmiştir ve yasaklanmıştır. Maddeci gelenekte ise doğrunun yolu yanlış yapmayı özgürleştirmekten geçer. Metafizikte varlık, ancak kendisini başkalaştırarak, olumsuzlayarak düşünebilir. Ötekinin olmadığı yerde düşünme donmuştur. Oysa erdem, başkası üzerinden değil kendi üzerinden düşünmedir. Ahlak ile etik arasındaki fark budur. Etikte, kendi üzerine düşünmek özeleştiri değil eleştiri, çözümleme ve var oluş pratiğidir. Sermayenin ahlakı diyalektik iken, emeğin etiği anti-diyalektiktir. Sermaye kendisini “sorun”laştırarak, emek ise kendisini “sorunsallaştırarak” devinir. Günümüzde politik olarak komünizm, tarihsel-toplumsal etiğin kendisidir. “Zaman”, olumsuzlanan varlıktan kendini olumlayan varlığa geçişin politik zamanıdır. Bugün, anti-kapitalizmin etiği komünizmdir.

Anti-kapitalizm, toplumsal antagonizmanın tözüdür ve sınıf antagonizmasıyla toplumsal antagonizma arasında artık bir dolayım kalmamıştır. Bu bağlamda politiklik yeniden kurulacaktır.

Bizim geleneğimizde, toplumsal antagonizmanın tözü anti-emperyalizm ve anti-faşizm olmuştur. Genel olarak söylersek, bundan on yıl öncesine kadar, politik gücün kurucu söylemi olarak anti-kapitalizm görülmezdi. Anti-kapitalizm politik güç oluşumunu darlaştırıcı işlevinden dolayı, anti-emperyalizm ve anti-faşizm söylemlerinin yanında bile kullanılmazdı. Bugün ise, anti-emperyalizm ve anti-faşizm söylemlerinin hemen arkasından kullanılan anti-kapitalizm moda olmaya başladı. Olsun! Bizim solumuz açısından çok önemli bir adımdır. Tahakküm denildiğinde aklına yalnızca devlet gelen bir aklın, kapitalizmde gerçek tahakkümün, toplumsal sermayenin mistifikasyonu ve yabancılaşmış emeğin toplumsal gücü olan “para”nın olduğunu tanıması için bir adımdır. Marx ve Kapital’i çağıran ve üzerine düşünülmesini zorlayan, işte bu anti-kapitalizmin toplumsal antagonizmaya dönüşmesidir. Marx anti-kapitalizmdir.

Emeğin Siyasal Demokrasi Gücü Olarak Sınıflaştırılması

Türkiye solunun politik teorisinin kuruluşunda, Marx üzerine düşünmenin pek yeri olmadığını söylediğimizde sol’a haksızlık etiğimiz söylenemez. Bu bir yetersizlik sorunundan kaynaklanmıyor. Her tartışmayı, arkasında yatan ihtiyaçlar belirler. Türkiye’deki Marksistler, Marx üzerine düşünmeye pek ihtiyaç duymadı. Türkiye devrimci hareketinin ruhunda sınıf kavramı, her zaman ideoloji ve önderlik bağlamında yerini aldı. Bu bağlamda, sınıf temsili öncüye indirgendi. Parti, örgüt algılaması sınıfın bedeninden aşkınlaştırıldı. Toplumsal antagonizmanın politik bedeni olarak siyasal demokrasi gücü olan “halk” kavramı görüldü; çünkü toplumsal antagonizmanın tözü anti-emperyalizm ve anti-faşizmdi. Sınıf kavramı her zaman halk ve ulus kavramları içinde kurulur oldu. Sınıf, emperyalizm karşısında ulus, faşizm karşısında halk oldu. İktidar perspektifi açısından bu durum meşru idi. Fakat hayat gösterdi ki Halk ve ulus kavramları sınıf ittifakını zorunlu kılan ve emeği sınıf olarak yeniden üreten politik söylemlerdi. Emeğin sınıflaştırılmasına karşı emeği sınıfsızlaştıran politik söylemlere geçilemedi. Bu durum, sınıf kavramını politik olarak komünist güçten çıkarttı ve sınıf kavramını siyasal demokrasi gücüne indirgedi. Aşamalı devrim bunu gerekli kılıyordu. Ücretli emeğin reddi üzerinden komünizm politik talep haline getirilemedi. Oysa emeğin özgürlüğü ücretli emeğin reddi idi. Sınıfın komünistliği, siyasal devrim sonrası toplumsal devrime ertelendi. Sınıf, politik devrimde siyasal demokrasi gücü, toplumsal devrimde de komünist güç olarak görüldü.
İşçi sınıfının siyasal demokrasi gücü olarak politik kuruluşu Kautskizmdir. Marx’ta, işçi sınıfı asla siyasal demokrasi gücü olarak görülmedi. Sınıfın siyasal demokrasi gücü olarak kurulması anlayışı, Lenin’e Marx’tan değil Kautsky’den mirastır. Kautsky, siyasal demokrasi gücü olarak sınıfın politik kuruluşunu evrimci bir biçimde devletin demokratikleştirilmesine indirgerken, Lenin, devrimci bir biçimde, demokrasi gücü olarak sınıfı politik devrimin yıkıcı gücü olarak gördü.

Sınıfı politik olarak kuran, toplumsal antagonizmanın tözüdür. Asıl olan devrimcilik de bu tözde yatar. Emek ile sermaye arasındaki antagonizma tarihseldir. Tarihsel olarak sınıf antagonizmasının toplumsal antagonizmaya dönüşümü politiktir. Sınıfı politik olarak kuran bu politikliktir. Lenin, sınıf antagonizmasını toplumsal antagonizmaya dönüştürmenin politikliğini buldu. İşçi sınıfını, diğer emek biçimleriyle, diğer toplumsal sınıflar ile, köylülük ve küçük burjuvazi ile ittifak üzerinden politik güce dönüştürdü. Parti, yalnızca sınıfın temsiliyeti değil, aynı zamanda diğer emek biçimleriyle ittifakın kurucu gücüydü. Öncülük ve önderlik, toplumsal antagonizmanın tözüne göre sınıf ittifaklarının kurulması bağlamında sınıf siyasetinin kuruluşu, bu kuruluşa göre sınıfın politik özneleştirilmesidir. Lenin açısından kendiliğindencilik, spontan bir hareket değil, tam tersine siyasi bir harekettir. Lenin açısından, kendiliğindenciliğin eleştirisi politiktir. Kendiliğindencilik, sınıf siyasetini, sınıfın toplumsal politik bedenini sınıfın toplumsal gücüne, sosyolojik gücüne indirger. Lenin, siyasal mücadeleden bunu anlamıyordu. Lenin’in anladığı siyasal mücadele, diğer sınıfların çıkarını da politik güce dönüştürmekti. Lenin açısından sınıf çıkarını toplum çıkarına dönüştürmek, diğer emek biçimleriyle birlikte politik güç olmaktan geçiyordu. Yaşanan dönemde, sınıf antagonizmasını toplumsal antagonizmaya dönüştürmek bir dolayımdı. Diğer emek biçimleri kapitalist birikime tabi olmasına rağmen kapitalistleşmemişti. Bu dolayımı siyaseten kuran söylem ise siyasal demokrasi söylemi olmuştur. Anti-emperyalizm ve anti-faşizm, sınıf antagonizmasını toplumsal antagonizmaya dönüştürmenin politik dolayımıdır.

Metafizik gelenek özcüdür. Pratik, kurucu değil kurulandır. Özne, kurulan eylemin kurucusudur. Oysa maddeci gelenekte, eylem, kurulan değil kurucudur. Kurucu ilişkisellik, yani pratik olan, özneyi kurar. İşçi sınıfını politik olarak kuran, maddi ilişkilerin çelişkileri ve çatışmalarıdır. Toplumsal antagonizma, sınıfı politik olarak, sınıf çıkarını toplum çıkarı olarak kurma dolayımı, işçi sınıfını siyasal demokrasi gücü olarak kurmuştur. İşçi sınıfının komünist “özünü” parti üstlenmiştir. Hiçbir varlığın özünü, temsiliyet adına başka bir varlık üstlenemez. Bu bir aşkınlıktır ve metafiziktir.
Marx, hiçbir zaman komünistliği temsiliyette, öncüde, önderlikte görmedi. Marx, komünistliği, sınıfın bugünden sınıf olarak kendini reddeden örgütlü somut politik pratiği olarak gördü. “Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda var olan öncüllerden doğarlar.”  Bu tarihsel-toplumsal öncüller önemliydi. Fakat Marx, sınıfın tarihsel antagonizmasını toplumsal antagonizma ile özdeşleştirdi ve 1848 devriminden çok şey bekledi. 1848 devriminin yenilgisi, bir özeleştiriyi beraberinde getirdi. Devrim, “henüz şiddetli sınıf çelişkileri haline gelecek kadar keskinleşmemiş olan toplumsal ilişkilerin sonuçları”na  çarptı. Emek ile sermaye arasındaki tarihsel sınıf antagonizması toplumsal antagonizmaya dönüşmemişti. Marx, 1848 devriminin özeleştirisinden sonra sınıf antagonizmasının toplumsal antagonizmaya dönüşmesi dolayımının çözümünü politik olarak görmedi. Bu dolayımın ortadan kaldırılmasını, sınıf antagonizmasının toplumsal antagonizmaya dönüşmesini sermayenin tarihsel-toplumsal olgunlaşmasına bağladı. Marx’ın ekonomi politiği, bu olgunlaşmanın değer teorisi üzerinden kuruluşudur. Gramsci’nin dediği gibi, Ekim Devrimi Kapital’e karşı yapılmış bir devrimdir. Lenin, bu noktada Marx’ı kendi özgünlüğünde yeniden kurarken, yaşadığı koşullarda ortodoks Marksistler karşısında heterodoks bir Marksistti.

Komünistlerin tarihinde, demokrasi kavramı maddi politik bir ilişkiye gönderme yapar. Marx’ta bunun karşılığı toplumsal demokrasidir ve kendilerine de sosyal demokratlar denmiştir. Bu bağlamda sınıf, toplumsal demokrasinin kurucu gücüdür. Emek, hiçbir zaman siyasal demokrasinin kurucu gücü olarak görülmedi. Emeğin siyasal demokrasi olarak görülmesine neden olan “ulus devlet”in kuruluşudur. Ulus-devlet egemenlik biçimi, emeği ücretli emek altında sınıflaştırmanın, emeği ücretli emek altında sınıflaştırarak sermayenin siyasi mülkü haline getirmenin bir egemenlik biçimidir. Alman Marksizmi ve Kautsky, tam da bu süreçte devreye girdi. “Her ulusal devlet içinde, proletarya da kendi ulusal alanının bağımsızlık ve birliğini korumak için tüm enerjisini kullanmalıdır. Demokrasinin, proletaryanın savaşımı ve zaferi için zorunlu olan bu temelin elzem bir parçası budur.”  “Demokrasi olmadan, proletaryanın kurtuluşuna dönük bir araç olarak sosyalizm düşünülemez.”  Kautsky ile birlikte, işçi sınıfı, devletin demokratikleştirilmesinin kurucu gücü olmalıydı. Emeğin komünist siyaseti, emeği sınıf olarak üreten ücretli emeğin sınıf siyaseti olan siyasal demokrasi mücadelesine indirgendi. Emeğin komünalist siyaseti, sermayenin kendini olumlama politik pratiğinin diyalektiğine gömüldü. Lenin, emperyalizm teorisini politik kriz teorisine dönüştürerek bu konseptin devrimcileştirilmesini sağladı. Emperyalist ülkeler, ulusal birliğin iç savaşla parçalanmasını devrimci görürken, emperyalizme bağımlı ülkeler ise, sınıfı siyasal bağımsızlık temelinde “ulusal birliğin” kurucu gücü olarak politikleştirdi.

Gelinen noktada, sonuç çıkarıcı bir toparlamaya girmek gerekiyor. Yukarıda özetleyerek anlattıklarımız, bizim açımızdan bir gerçekliktir. Bizim açımızdan, bu gerçeklikte kimse ve hiçbir düşünce ötekileştirilerek “sorun” haline getirilmemiştir. Bu gerçeklik bizim tarihimizdir. Bu tarihin içinde özgürce dolaşmak ve bu gerçekliğimizi “bugün” ve “yarın”lar için “sorunsallaştırmak”, bizim devrimci görevimizdir. Gerçekliğimizi sorunsallaştırmaktan ve bu “sorunsallaştırmalar” içinden sorular üretmekten, yanıtları Marksizm içinde aramaktan vazgeçmeyeceğiz.

Bu yazı kapsamında, bu sorunsallaştırmalardan çıkardığımız soyutlamaları şöyle sıralayabiliriz:

1. Emeğin siyasal demokrasi gücü olarak politikleştirilmesinin tarihsel-toplumsal zemini kalkmıştır. Demokrasi gücü olarak sınıfı politik güce dönüştürme siyaseti, ücretli emek siyasetidir. Ücretli emek siyaseti, emeği sınıfsızlaştıran bir siyasete değil, sınıf olarak devam ettiren bir burjuva siyasetine dönüşmüştür. Artık, emeğin siyaseti sınıflaştırmaya karşı sınıfsızlaşma olmalıdır; sınıfsızlaşma siyaseti, siyasal demokrasi değil komünalizmdir. Tarihsel antagonizmanın temeli, emek ile sermayenin yabancılaşmış biçimi olan ücretli emek arasındadır.

2. Sınıf kavramını yaşatmak politiktir. Emek kavramını halklaştırmak ve uluslaştırmak devrimci olmaktan çıkmıştır. Emek, toplumsallaşma sürecini artık tamamlamıştır. Emek, toplumsal bir güç olarak tanımlanmalıdır. Bu tanım, emeği sınıfsızlaştıran bir dil tarafından kurulmalıdır. Emeği toplumsal olarak sınıfsızlaştıran ve bu bağlamda emeği politik bir sınıf olarak kuran kavram çokluktur. Sınıfı “halk” ve “ulus” kavramlarına indirgemek, emeği toplumsal sınıf olarak üretmek politik olarak emeği sınıf olmaktan çıkarmaktır. Bu kesimin, emeği sınıfsızlaştırarak toplumsallaştıran ve politik açıdan sınıf olarak kuran “çokluk” kavramını kullandığımızda, bizlere “sınıfı reddediyorsunuz” derken, bizim üzerimizden kendilerini ifade ettiklerini düşünüyoruz.
3. Sermayenin emeği gerçek tahakküm altına alma süreci tamamlanmıştır. Küresel emek, küresel gerekli emek altında tahakküm altına alınmıştır. Sermaye, küresel çapta toplumsal bir güçtür. Emperyalizm, sermayenin politik olarak küresel gücüydü. İmparatorluk, sermayenin toplumsal olarak küresel gücüdür. Kapitalizm, emperyalizmi içererek aşan yeni bir küresel egemenliğin kuruluşu içindedir. Bu kuruluş, üçüncü dünya savaşının içinde kurulmaktadır.
4. Sermayenin kendini olumlama politik pratiğinin felsefesi diyalektiktir. Emeğin kendini olumlama politik pratiği ise anti-diyalektiktir. Sermayenin kendini olumlama politik pratiğinin diyalektiğinde sömürünün açığa çıkarılma politikliğinden, emeğin kendini olumlama pratiğinde sermayenin tahakkümünü açığa çıkarma politikliğine geçilmiştir.
Bütün bu soyutlamaların kurucu temelleri, Marx’ta ve Marksist birikimin tarihinde vardır.

Diyalektik, Sömürünün Maddi İşleyişidir


Marx için “Kapital” başlığı, kapitalizmin çözümlenmesi ve eleştirisidir. Burada bir sorun yok. Fakat Marx ve sermayenin çözümlenmesi ve eleştirisi Kapital I’e indirgendiğinde ve Marx “Kapital I” ile özdeşleştirildiğinde, sorunlar başlamaktadır. 1939’da yayımlanan, düzenlemeler ile yaygınlaşması 1950-60’lara yayılan Grundrisse “yok” sayılmıştır. İkincisi, “Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları” kitabı, Kapital I’in bir bölümü olmasına rağmen Kapital içinde yayımlanmamış, Ceylan Yayınları tarafından 1999’da yayımlanarak ülkemiz devrimci hareketine kazandırılmıştır.
Marx, ancak Grundrisse üzerinden bir Kapital okuması ile anlaşılabilir. Marx için sermayenin çözümlenmesi, sermayenin diyalektik işleyişinin çözümlenmesidir. Diyalektik işleyiş, tarihsel bir süreçtir. Bu süreç, sermayenin kendi elleriyle kendisini çözmesine kadar devam eder. Sermayenin kendi eleriyle kendisini çözmesi, sermayenin diyalektik işleyişini tamamlamasıyla sonuçlanır. Çözümleme bu iken, eleştiri, sermayenin bu diyalektik işleyişinin çelişkilerine ve bu çelişkilerin krizlerine bağlanır. Bu durumu, Grundrisse bir bütün olarak bize sunar. Bu bağlamda Kapital analitik ve eş zamanlı, Grundrisse ise tarihsel ve art zamanlıdır. Grundrisse, sermayenin biyografisidir.

Hegel’in iki temel yapıtını hatırlayın: Tinin Görüngü Bilimi ve Mantık. Marx, Hegel ile sorununu Hukuk Felsefesinin Eleştirisi ile bitirdi ve bir daha Hegel’e dönmedi. Grundrisse’yi yazarken, Hegel’in Mantık’ı yanı başındaydı. Marx'ın, başı üzerinde durur iken ayakları üzerine oturttuğu Tinin Görüngü Bilimi’ndeki Hegel idi. Fakat sermayenin çözümlenmesinin anahtarı olarak Mantık’ı içselleştirdi. Diyalektiği, sermayenin işleyişine bağlı olarak maddeci bir yerden yeniden kurdu. Sermayenin kendini olumlama pratiği, varoluşunun hareket dinamiği, ontolojisinin yasası diyalektikti. Diyalektik, akılsal kurulan bir yöntem değil, sermayenin maddi işleyişine içkin bir “töz” idi. Sermayenin tözü yakalanmadan sermaye çözülemezdi. Marx, Hegel’i sermayenin diyalektik işleyişinde yeniden keşfetti. Burada durmak gerekiyor. Çünkü sorunsallaştıracağımız eşiğin önündeyiz. O zaman neden sermayenin eleştirisi, diyalektik eleştirisine ve diyalektik eleştirisi üzerinden Hegel eleştirisine tekrar dönüşemedi? İşte temel ve kök soru budur. Çünkü diyalektik, belirleyen fakat belirlenmeyen, sınıflar mücadelesinden bağımsız ve sınıflar mücadelesini belirleyen tarihsel maddeciliğin temel yasası olarak görüldü, çünkü diyalektik üretici güçlerin gelişmesinin maddi işleyişiydi. Tarih, sınıflar mücadelesi iken üretici güçlerin gelişme tarihine dönüştürülerek evrenselleştirildi. Ve emek sermaye çatışması, sermayenin varoluş felsefesi olan diyalektiğin çelişkilerine gömüldü. Siyasal mücadele bu boyuttan sonra ekonomi politiğin türevine dönüştü. Komünizm ekonomi politik eleştirisi iken burjuva ekonomi politiğinin eleştirisine ve boş zaman üreten ekonomi politiğe indirgendi.

Bu noktadan sonra, Marksistler, eleştiriyi ve direnişi sermayenin diyalektik işleyişindeki çelişkilere bağlayıp durdular, sınıfsal antagonizmayı ve emeğin politik öznelliğinin bağımsızlığını diyalektiğin çelişkilerinden çekip çıkaramadılar. Marx, emeğin politik öznelliğinin ekonomi politiğin diyalektik işleyişinden bağımsızlaşmasını politik değil toplumsal olarak gördü. “ burjuva toplumunun üretici güçlerinin, içinde burjuva koşullarının izin verdiği bollukta geliştikleri bu genel gönenç dolayısıyla gerçek devrimden bahsedilemez.”  “Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrından çiçek açmadan, asla gelip yerlerini alamazlar.”  Marx, emeğin politik bağımsızlaşmasını sermayenin toplumsal çözülüşü üzerine temellenen siyasal bir devrime bağlar. Emeğin politik bağımsızlığı toplumsal bağımsızlığı üzerine temellenir ve bu toplumsal bağımsızlık ekonomi politiğin diyalektik işleyişinin olgunlaşmasına bağlı bir momentin tarihselliğine bağlıdır. Marksist tarihin temel tartışmalarının pek çok kökü bu gerilimdir. Lenin buna bir itirazdı. Lenin emeğin politik bağımsızlığını politik olarak görür. Siyasal devrim sermayenin toplumsal ilişkisini çözecektir. Fakat Lenin, devrim sonrası ekonomi politiğin diyalektik determinizmine teslim oldu.

Diyalektik bir sınıf üretme felsefesi, sömürü ve tahakkümün maddi işleyişidir. Diyalektik, bir sınıftır. Varlık, kudreti ile var olur. Kudret, varlığın eylemselliğidir. Varlığın varoluşu eylemselliğine içkindir. Bu bağlamda, varlık sürekli oluştur ve kendini olumlar. Diyalektik, sermayenin eylemselliği, kudreti ve oluşudur. Sermayenin kendisini olumlaması, olumsuzlamanın olumsuzlamasıdır.

Olumsuzlamanın olumsuzlaması ilkesi, sermayenin olumsuzlanması olarak çarpıtıldı. Diyalektik, Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kapısındaki “Her canlı bir gün ölümü tadacaktır” mantığına indirgendi. Sermaye, bir gün kendisini olumsuzlayarak yok olacaktır. Sermayeyi öldüren, sermayenin taşıdığı çelişkilerdi. Çelişki kavramı, devrimci hareket için sermayenin Azrail’i olarak algılandı. Oysa çelişki, sermayeye içkin kurucu güçtü; sermayeyi devindiren, sermayenin üretim ve yeniden üretiminin tözü idi. Karşıtların birliğinin temeliydi. Marx,

“Nihayet, bizzat sermaye-emek ilişkisinin, kapitalist ile işçi arasındaki ilişkinin yeniden-üretimi ve yeni-üretimi, üretim ve değerlenme sürecinin başlıca sonucu olarak görülmektedir. Bu toplumsal ilişki, bu üretim ilişkisi, gerçek sürecin maddi sonuçlarından çok daha önemli bir üründür. Gerçekten, bu süreçte işçi kendi kendini emek kapasitesi olarak ve kendi karşıtı olarak sermayeyi üretmekte, kapitalist ise kendi kendini sermaye olarak ve kendi karşıtı olarak canlı emek kapasitesini üretmektedir. Her biri kendini yeniden üretirken, kendi olumsuzlamasını da yeniden-üretmektedir. Kapitalist, emeği yabancı emek olarak üretmekte; emek, ürünü yabancı ürün olarak üretmektedir. Kapitalist işçiyi, işçi de kapitalisti üretmektedir, vb.” diyerek, çelişkinin bir ilişki üretimi olduğunu ortaya koymuştur. Sermaye ve ücretli emeğin kendilerini olumlamaları, kendilerini olumsuzlamalarına içkindir. Bu bağlamda, “Aynı zamanda hem ücretli emeğin korunmasını hem de sermayenin ortadan kaldırılmasını istemek, demek ki kendi içinde çelişkili ve kendi kendini çürüten bir taleptir.”  Çelişki, bir ilişkiselliktir, sermayenin hem nedeni hem de sonucudur. Sermaye bir çelişkidir. Sermayenin üretimi ve yeniden üretimi çelişkinin üretimi ve yeniden üretimidir. Sermaye çelişki ürettiği oranda var olur. Çelişki bir sınıf üretme ilişkiselliğidir ve sermayenin kudretidir. Bu bağlamda çelişki tahakkümdür ve politiktir. Sermaye çelişki ürettiği oranda değil tam tersi çelişki üretemediği anda krize girer.

Marx, diyalektik üzerinden Hegel ile mesafesini, “karşıtların özdeşliği” ilkesini sorunsallaştırarak koymuştur. Hegel, karşıtların çelişkili ve çatışmalı ilişkisini, “Bengi” ve mutlak olan “Tin” üzerinden özdeşlik olarak kurmuştur. Marx, diyalektiği bu İdealizmden kurtarır fakat maddeci bir yerden metafiziği yeniden kurar. Marx’ta, sonsuz bir mutlak varlık yoktur. Özdeşlik üzerinden çelişki kurulamaz. Karşıtların birliği üzerinden çelişki yeniden kurulur ve “Tin”nin yerini “üretici güçler” alır. Sonsuz olanın yerine mutlak belirleyen geçer. 1848 devriminin yenilgisinin özeleştirisinden sonra bu durum daha açık hale geldi. Sınıflar mücadelesini belirleyen “alt yapı” metaforu devreye girdi ve sınıflar mücadelesi nesnelcilik, determinizm ve erekselciliğe gömüldü. Sınıflar mücadelesi tarihi, üretici güçlerin gelişme tarihine dönüştü. “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz…”  soyutlaması, sınıflar mücadelesinin temeli haline geldi. Komünizm, politik olgudan ekonomi politiğin toplumsal olgusuna dönüştü. Boş zaman üreten toplumsal ekonominin toplumsallaşmış bireyi, komünizmin temeli olarak kuruldu. Grundrisse, sermayenin bu biyografisini anlatır. Negri, Kapital’in sınıfın politikliğini nesnelciliğe kapattığını, Grundrisse’nin ise sınıfın öznelciliğini öne çıkardığını söyler. Bu pozitif bir zorlamadır. “Marx Üzerine 20 Tez”de ise, “Grundrisse gibi mucizevi metinlerde dahi, emeğin ilerleyen bir şekilde sermayenin boyunduruğu altına alınışının doğal bir tarihini oluşturma ve değerin biçimini kendi mekanizmalarını mükemmelleştirmenin ilerleyen, ama ütopik, belirlenimci süreci içinde gösterme riskini taşır”  diyerek bu zorlamayı itiraf etmiştir.

Diyalektik, ekonomi politik üzerinden tarihsel maddeciliğin özü ve mutlak belirleyeni değildir. Maddi olan ilişkiselliktir. Diyalektik, sermayenin emeği, ücretli emek, üretken emek altında sınıflaştırmanın ekonomi politikliğidir. Bu bağlamda diyalektik, ekonomi politik üzerinden sermayedir. Kavram maddi ilişkileri kurmaz; kavramı kuran maddi ilişkilerdir. Bugünün maddi ilişkilerini geçmişin ve geleceğin sonsuz ve mutlaklığı üzerinden kurmak ve çalıştırmak metafizik özcülüktür. Diyalektik kavramını bengileştirip mutlaklaştırarak bugünün hareketini çözümleme mantığı, diyalektik kavramını “ide” haline getirmektir. Tarihsel ve toplumsal hareket “ide”nin, “kavram”ın açılımı olamaz. Tarihsel maddecilik sınıflardan bağımsız bir düşünceyi reddeder. Diyalektik, sınıftır ve sermayedir. Emeğin kendini olumlama politikliği ise diyalektik değildir. Emek, asla kendisini olumsuzlayarak kendisiyle ilişkilenmez. Sınıflar mücadelesinin antagonist maddi tözü, sınıflaştırmaya karşı sınıfsızlaşma, diyalektiğe karşı anti-diyalektiktir. Tersi, emeğin kendini olumlama politikliğini sermayenin diyalektiğine gömmek demektir. Bu ise, emeği bağımsız politik bir varlık olarak görmemektir. Sermaye emeğe ihtiyaç duyar; emek ise sermayeye asla ihtiyaç duymaz. Sermaye emeği diyalektiğine ve çelişkisine çekerken, emek sermayenin diyalektiğini ve çelişkisini kırmalıdır. Bu bağlamda ekonomi politik, sermayenin politik diyalektiğinin, emeğin sermaye tarafından boyunduruğu altına alınışının kendisi ve bir tahakküm ilişkisidir. Değer teorisi, bu ilişkinin diyalektik teorisidir.

Değer Üretme İlişkisinin Başkalaşımı

“Sermaye üretken midir değil midir sorusu, o halde, budalaca bir sorudur. Sermayenin üretimin temelini oluşturduğu, dolayısıyla kapitalistin de üretime kumanda etme konumunda olduğu yerde, emek ancak sermaye tarafından özümsendiği ölçüde üretken olabilir.”  Bu bağlamda sermayenin üretken gücü, emeğin sermaye tarafından özümsendiği oranda, emeğin kullanım-değerini artı-emek zaman üzerinden değişim-değerine dönüştürebildiği oranda, emek üretken emeğe dönüştüğü oranda mümkündür. Bu bağlamda sermayenin krizi, emeği tahakküm altına alamamasından kaynaklanmaktadır. Sermaye emeği üretken emeğe dönüştüremiyorsa ya da üretken emeğin üretimini ve yeniden üretimini sağlayamıyorsa krizdedir. Kriz, tahakküm altına alınamayan emeğin bir ifadesidir. Sermayeler arası güç çatışmasının altında yatan neden de budur. Gerekli emek zaman emeği, artı-emek zaman ise sermayeyi ifade eder. Gerekli emek ve artı emek arasındaki diyalektik, gerekli emek ve artı emek arasındaki çelişkiyi ürettiği oranda kriz yoktur. Sermaye gerekli emek zaman ve artı emek zaman çelişkisini üretemediği bağlamda krizdedir. Genel kanı bu krizleri üreten sermayenin başkalaşım süreçlerindeki sermayenin değersizleşme uğraklarıdır. Bu uğraklar sınıflar mücadelesine içkindir. Sermayenin değersizleşme momentlerinin oluşturduğu krizlerle ortaya çıkan sınıflar mücadelesi olumsaldır. Sınıflar mücadelesi ölçülemez. Krizin nasıl çözüleceği sınıfların öznel güçlerine bağlıdır. Krizi derinleştiren sınıflar mücadelesinin öznelliğidir. Herhangi bir krizde sermayeyi yıkacak olan emeğin öznelliğinden bağımsız bir yasa yoktur. Krizler, emek ve sermaye açısından sınıfsal güçlerini kurmak için bir fırsattır. Sermaye açısından krizler aynı zamanda kendini üretmenin en önemli fırsatlarıdır. Savaş, krizi derinleştirerek çözmenin politikliğidir. 1848 devriminin yenilgisi üzerine verilen özeleştiriyi dikkate aldığımızda yenilginin nedeni, emeğin politik öznelliğinin yetersizliği değil, sermayenin diyalektik işleyişindeki çelişkilerin yeterince derinleşmemesinin nesnel koşullarına bağlanır. Ne kadar kriz o kadar devrim! Krizin ekonomi-politik boyutu devrimin toplumsal derinliğini belirler. Sermayenin diyalektik işleyişinin çelişkilerinden kaynaklanan ekonomik krizlere bağlı politik krizler antagonist değildir; bir devrimle sonuçlansa da, kapitalizmi reforme etmenin politik temelidir. Ücretli emeğin sınıf siyaseti de işte budur. Yapılan siyasal devrim, ekonomi politiğin diyalektik işleyişini çalıştırmaya mahkûmdur ve toplumsal sermayenin yaratılması için ücretli emek devam ettirilir. Adına da siyasal bağımsızlık, demokrasi mücadelesi, kalkınma ve ilerleme denilerek devlet rasyonelleştirilir.

Antagonist kriz, emeğin direnişinin ürünüdür. Ekonomi politik, emeğin özümsenerek sermayeleşmesinin tahakküm biçimidir ve politiktir. Ekonomi politik, emeği ücretli emek altında özümseyerek sınıflaştırır. Emek ise, bu sınıflaştırmaya karşı sınıfsızlaştırma politikliğinin kurucusudur. Sermayenin politik gücü sınıflaştırmak iken, emeğin gücü sınıfsızlaşmanın toplumsal politikliğidir. Bu bağlamda emeğin devrimi toplumsal devrime içkindir. Burada durup bir soyutlama yaptığımızda, sermaye bir sınıf üretme ilişkisidir ve sınıflar mücadelesi sınıf üretme ilişkisine içkindir; kendini genişleterek üreten emek olan sermaye, sınıflar mücadelesidir.

1848 özeleştirisinin özü şudur: Sermaye üretici güçleri geliştirme gücüne sahip olduğu sürece gerçekçi bir devrimden bahsedilemez. Tam burada, şu soruyu sormak gerekir: Sermayenin diyalektik işleyişinin çelişkilerinden kaynaklanan konjonktürel krizlerin ötesinde, sermayeyi ortadan kaldıran tarihsel-toplumsal kriz ne zaman gelecektir? Rosa’nın sorunlaştırdığı ve yanıtladığı soru budur. Bu soru üzerinden Rosa emperyalizm teorisini geliştirir. Sermayenin ekonomi politik diyalektik işleyişinin çelişkilerine bağlı kriz anlayışına göre, sermayenin tarihsel krizi, gerekli emek ve artı-emek zaman diyalektiğinin işlemediği anda başlayacaktır. “Emek, evrime uğrayarak toplumsal emek haline geldiği ve böylelikle zenginliğin ve kültürün kaynağı olduğu ölçüde, emekçide yoksulluk ve teslimiyet, çalışmayanda servet ve kültür gelişir. Bugüne dek bütün tarihin yasası böyledir.”  Emek, “zenginliğin ve kültürün kaynağı olduğu ölçüde” gerekli emek ve artı-emek diyalektiği çalışır ve komünizmin toplumsal zemini kurulamaz. Komünizm, emek zenginliğin ve kültürün kaynağı olmaktan çıktığı zaman mümkündür. Bu, bir ereksel nedenselliğe bağlı determinizmdir. Evet, değer teorisi herkesin anladığı bir sömürü yasasıdır. Fakat değer teorisi, bu durumun ötesinde bir anlam taşır. Aynı zamanda Marx’ta değer teorisi, zenginlik kaynağının ölçüsü olan emeğin zenginlik kaynağı olmaktan çıkışının teorisidir. Değer teorisi, özgür emeğin boş zamanını artı-emek zaman içinde üretken emeğe dönüştüren ekonomi politikten, boş zaman üreten bir ekonomi politiğe geçişin teorisidir. İşte o zaman, değişim-değeri üzerinden işleyen toplumsal ilişkiler çöker. Grundrisse, değer teorisinin bu öyküsüdür. Ekim Devrimi, ekonomi politiğin bu diyalektiğine gömülmüş ve çözülerek çökmüştür.

Emeğin toplumsallaşması tarihsel-toplumsal olarak tamamlanmadan, toplumsallaşmış bireye geçilemez. Değer teorisi, emeğin toplumsallaşmasının öyküsüdür. Emek ve sermaye çatışmasının alanını belirleyen, emeğin toplumsallaşma boyutudur. Emeği toplumsallaştırma gücü sermayeye aittir. Üretken emek ve üretken olmayan emek tartışmalarının arkasında yatan gerçek budur. Bu bağlamda, üretken emek toplumsallaşmış emektir. Kendini genişleterek üreten emek, bir başka deyişle sermayeleşmiş emek, üretken emektir. Emek biçimi ister ücretli emek biçiminde, ister pre-kapitalist emek biçiminde olsun ve bu emek biçimlerinin hepsi de sömürülen emek olsun, bütün bu emek biçimleri sermayeleşmemiş emek ise üretken emek değildir ve toplumsallaşmış emek kategorisinde yer almaz. “Dolaşım alanı artı-değer üretmez, hizmet alanı da dolaşım alanıdır; bu bağlamda, hizmet sektörü alanındaki emek üretken emek değildir” düşüncesi, sorunu anlamayanların teorik kabalaştırmasının ürünüdür. Ücretini gelirden değil kârdan alan her emek üretken emektir. Gerekli emek ve artı-emek diyalektiğinde güce dönüşen her emek üretken emektir. Şirketleşmiş özel okullarda çalışan öğretmen üretken emektir. “Hizmetler şeklinde… bu iş türleri kapitalist üretimin hacmiyle karşılaştırıldığında devede kulak kalırlar. Dolayısıyla bunları tümüyle göz ardı edebiliriz ve üretken olmayan ücretli emek kategorisinde ele alabiliriz.”  Marx açısından önemli olan, hizmet sektörünün mutlak olarak üretken emek barındırmaması değil, emeği toplumsallaştıran, gerekli emek ve artı-emek zaman diyalektiğini işleten ve çalıştıran fabrikanın öne çıkarılmasıdır. Emeğin kullanım-değerini değişim-değeri üretimine dönüştürerek emeği toplumsallaştıran mekân fabrikadır. Emeğin toplumsallaşma boyutu, artı-değer üretme boyutudur.

Bu boyut, kapitalizmin manüfaktürden fabrikaya geçişinin boyutudur ve emeğin biçimsel tahakküm altına alınışını ifade eder. Biçimsel boyundurukta, sermayenin emeği boyunduruk altına alma işleyişi, mutlak artı-değer üretimi üzerinden yapılandırılır. Para, emeğin yabancılaşmış toplumsal gücüdür. Bu toplumsal güç üzerinden, sermaye genişleyerek üretimini ve yeniden üretimini sağlar. Toplumsal emek zaman tarafından belirlenen ölçü ve toplumsal bir güç olarak para, üretken emek dışındaki tüm emek biçimlerini tasfiye eden bir tahakkümdür. Sermayeye dönüşmeyen emek biçimlerin ürettiği değerin, toplumsal güç ilişkisi içinde hiçbir anlamı yoktur. Sermayenin emek-değer ölçüsü, ölçülemez olan emeğin üzerinde bir tahakkümdür. Biçimsel boyunduruk döneminde emeğin toplumsallaştığı ve ölçü üzerinden diğer emek biçimleri üzerinde tahakkümün kurulmasını işleten alan fabrikadır. Bu süreçte emeğin üretkenliği, verimliliği üzerinden değil, yoğunluğu ve üretim süresinin uzatılması üzerindendir. Biçimsel tahakkümden gerçek tahakküme geçişte, değer üretme ilişkisi değişir. Emeğin üretkenliği, emek verimliliği üzerinden gerekli emek zamanı küçülterek artı-emek zamanı artırır. Mutlak artı-değerden, nispi artı-değer üretimine geçilir. Cansız emeğin canlı emek üzerindeki tahakküm biçimi, değer üretme ilişkisini belirler. Gerçek tahakküm döneminde sermayenin genişleyerek üretimi ve yeniden üretimi, sermayenin toplumsal ilişkilere ve alanlara yayılmasına bağlıdır. İşte bu durum, sermayenin emeği işbölümü ağlarına açmasıdır. Emeğin toplumsallaşması, işbölümünün yaygınlaşması ve yoğunlaşması boyutudur. Bu noktadan itibaren artı-değer üretimi, bir fabrikadaki gerekli emek ve artı-emek zamanın diyalektiğine göre değil, işbölümü üzerine kurulmuş üretim birimleri arasındaki “ağ”ın işleyişine bağlıdır. Bu ağ, sermayenin toplumsallaşma boyutudur. Artı-değer üretimi ile gerekli emek ve artı-emek zaman diyalektiğinin işleyişi, sermayenin işbölümü ağı üzerinden toplumsallaşmasına bağlıdır. Bu bağlamda, gerçek tahakkümde, fabrika kavramı işbölümü ağının uzamına dönüşmüştür. Günümüzde sermayenin toplumsallaşması, fabrikadan toplumsal fabrikaya, toplumsal fabrikadan küresel fabrikanın işbölümü ağına dönüşmüştür. Emperyalizm, kapitalizmin politik küreselleşmesi iken, imparatorluk, kapitalizmin küresel toplumsal güce dönüşümüdür. Politik küreselleşme, toplumsal küreselleşmenin önünü açmıştır. Bu bağlamda, emperyalizm imparatorluğun kurucusudur.

Marx, manüfaktürden biçimsel tahakküme, biçimsel tahakkümden gerçek tahakküme ve gerçek tahakkümden değer teorisinin başkalaşımına geçer. Biçimsel tahakküm ve gerçek tahakküm süreçlerinde emek zaman, servetin ve değerin ölçüsüdür. Gerçek tahakkümden sonra değer üretme ilişkisindeki değişim sonucu, “emek zaman” değerin ölçüsü olmaktan çıkar.

“Canlı emeğin nesneleşmiş emek karşılığında değişimi; yani toplumsal emeğin sermaye ve ücretli emek karşıtlığı halinde konumu –değer ilişkisinin ve değere dayalı üretimin son gelişmesidir. Bunun koşulu, doğrudan emek zamanı kitlesi, servetin üretiminin kesin etkeni olarak uygulanmış emeğin niceliğidir. Bununla birlikte, büyük sanayinin gelişmesi ölçüsünde, gerçek servetin yaratılması, emek zamanından ve kullanılmış emek niceliğinden daha çok emek zamanı boyunca harekete geçirilen aracıların gücüne bağlıdır. Bu aracıların gücünün –onların etkili gücünün– onları üretmek için harcanan doğrudan emek zamanı ile hiçbir ilişkisi yoktur; daha çok bilimin genel düzeyine ve teknolojinin gelişmesine, ya da bilimin üretime uygulanmasına bağlıdır.”

Marx, gelinen noktada, değerin ölçüsünü emek-zaman niceliğinden daha çok, “büyük sanayinin gelişmesi ölçüsünde, gerçek servetin yaratılması, emek zamanından ve kullanılmış emek niceliğinden daha çok emek zamanı boyunca harekete geçirilen aracıların gücüne” bağlar. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. “Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında” artık çiçek açmıştır. Geçiş artık aşama değil, komünizmdir; komünizm geçişin ta kendisidir. Negri’nin anlatmak istediği budur. Değerin ölçüsü, emeğin niceliğinden çıkmış, “daha çok bilimin genel düzeyine ve teknolojinin gelişmesine, ya da bilimin üretime uygulanmasına bağlı” hale gelmiştir. Ve “Bu aracıların gücünün –onların etkili gücünün– onları üretmek için harcanan doğrudan emek zamanı ile hiçbir ilişkisi yoktur.” Zenginliğin ve kültürün kaynağı “emek zaman” olduğu dönemde maddi olmayan emeği kuran maddi olan emekti. Şimdi durum tersine dönmüştür. Maddi olmayan emek, maddi olan emeğin kurucusu ve üreticisidir. Bu durumda,

“Değişime uğramış doğal nesneyi, nesne ile kendisi arasına ara halka olarak sokan artık işçi değildir; işçi sanayi sürecine dönüştürdüğü doğal süreci kendisi ile egemenliğine aldığı anorganik doğa arasına araç olarak sokar. Üretim sürecinin baş aracısı olmak yerine sürecin yanında yer alır. Bu değişimde üretimin ve servetin büyük temel direği olarak ortaya çıkan, ne bizzat insanın yaptığı doğrudan iş, ne onun çalışarak geçirdiği zamandır; bu, onun kendi genel üretim gücünün mal edilmesi, onun doğa kavrayışı ve toplum üyesi olarak varlığı yoluyla doğaya egemen olması –kısacası, toplumsal bireyin gelişmesidir. Bizzat sanayi tarafından yaratılmış ve yeni gelişmiş bu temele karşı bugünkü servetin dayanağı olan, ötekinin emek zamanından yapılan hırsızlık, bayağı bir temel olarak karşımıza çıkar. Emek doğrudan biçimiyle servetin büyük kaynağı olmaktan çıkar çıkmaz, emek-zamanı da onun ölçüsü ve dolayısıyla değişim-değeri kullanım-değerinin ölçüsü olmaktan çıkar ve çıkmak zorundadır. Kitlenin artı-emeği, genel servetin gelişmesinin koşulu olmaktan çıkmıştır, bunun gibi, birilerinin emeği olması da insan beyninin genel güçlerinin gelişmesinin koşulu olmaktan çıkmıştır. Değişim-değerine dayanan üretim bununla birlikte çöker ve doğrudan maddi üretim süreci de geçicilik ve karşıtlık biçimine girmiş olur.”

Hiç kimse, değer teorisindeki başkalaşımı kendinden üretmiyor; bu durum Marx’ta vardır. Artık değer teorisi, biçimsel ve gerçek tahakküm ile sınırlanamaz ve dondurulamaz. Marx, önümüze devasa bir sorunsal alan koymuş bulunuyor. Bu sorunsal alan üzerine düşünmek kaçınılmazdır. Yanlış yapmalar bizi bekliyor. Fakat bazı noktalar bizim açımızdan nettir: Sermayenin küresel toplumsal güce dönüşmesi, emeğin de küresel toplumsal güce dönüşmesini ifade ediyor. Emeğin toplumsallaşma boyutu, sınıf antagonizmasının boyutunu belirler. Artık, sınıf antagonizması ile toplumsal antagonizma arasındaki dolayım kalkmıştır. Anti-kapitalizm, toplumsal antagonizmadır; sınıf, siyasal demokrasi gücü olmaktan çıkmıştır. Emek, toplumsal boyutta özneleşmiştir ve çokluk, toplumsal boyutta sınıftır.

http://otonomdergisi.org/index.php/makaleler/politik-felsefe/158-diyalektik-siniftir

Menu