Marksizm

Liberal kişilik, Sloterdijk’in “Sinik Aklın Eleştirisi”nde tartıştığı üzere, güya “ideoloji sonrası” olan bir öznenin sinizmiyle de maluldür. Bir yanda “demokrat” bir gazetedeki köşesinde “derin devlet”e savaş açtığını söylerken, öte yanda bir televizyon programında 1 Mayıs olaylarında polisin uyguladığı şiddetin ne kadar “orantılı” ve “elzem” olduğunu anlatıyor olabilir. Veya Ergenekon soruşturmasındaki tavrı yüzünden solculara-devrimcilere şiddetle saldırırken, kendi gazetesindeki bir köşe yazarının, oğlu yargısız infaza kurban gitmiş bir babayı “sizin oğlunuz da zaten saldırganmış; hem siz niçin Diyarbakır’dan göçtünüz?” yollu konuşmalarını kendine mesele etmeyebilir. Bu kişiliğin sinikliği, “Bu vatan için kurşun atan da bizim...” şiarının müellifi bizzat kendisi iken, bu durum hatırlatılınca oralı olmayıp da, solcuların-devrimcilerin kendi geçmişlerinin günahını çıkarmalarını isteyebilmesi ölçüsüne dahi varabilir. Hatta ve hatta Diyarbakır, Mamak, Metris cezaevlerinde veya ölüm oruçlarında yaşananları bildiği halde, solcuların cezaevlerinde işlediklerini iddia ettiği cinayetlerle yüzleşmeleri gerektiğini  Ermeni soykırımı, Kürt sorunu, Maraş olayları vb. bahislerinin hemen ardından söylemesi de mümkündür. Sinik özneyi sinik yapan da ne yaptığını bilmesidir zaten.

Bahsi geçen liberal kişilik kendisi de bir vakitler “solcu” olduğunu söylediğine göre, sol içinde işlenmiş olan veya işlenmiş olabilecek olan “suçların” Ermeni meselesi veya Maraş olayları ile ardı ardına sıralanacak bir “toplumsal fenomen” olamayacağını da elbette bilir. Devrimcileri “silah, şiddet kültürü” sahibi olmakla suçlayan aynı liberal kişilik, kendi akademik çalışmalarına konu ettiği cemaatin önderini “Komünizmle Mücadele Dernekleri”ndeki geçmişiyle yüzleşmeye çağırmayı aklının ucundan geçirmez. Hakeza, solcuları-devrimcileri otoriter zihniyetle eleştirirken, ele aldığı veya temas kurduğu cemaatin kendi içinde ne gibi bir “demokratik kültür” eseri barındırdığını anlatmak lütfunda de bulunmaz.

•••

Ele aldığımız liberal kişiliğin kendisini “genç subaylara” karşı konumlandıran bir alt tiplemesi olan “genç sivil” kişiliğin sivilliği ve anti-militarizmi Çankaya köşkündeki davete icabet ederken ayağına giydiği Converse ayakkabıların sivilliği ve anti-militarizmi kadardır. Peki Converse ayakkabılar ne kadar sivil ve anti-militaristtir? İşte bu noktada, ideolojinin maddiliği ve globalliği ile karşı karşıyayız. Genç liberal kişiliğin asker postalına karşı ayağına taktığı Converse ayakkabıların memleketin özellikle yeni orta sınıf gençliğinin favori ayakkabıları olarak gerçekten de “sivil toplumu” gösterdiğini düşünebiliriz elbette. Lakin “globalleşen dünyamızda” metaların neyin göstergesi olduğu hususu o kadar basit değildir. Bu sivil spor ayakkabıların üreticisi olan Converse’in bünyesinde yer aldığı Nike adlı dev şirket, üçüncü dünya ülkelerinde ucuz çocuk emeği ve başka vahşi sömürü yöntemleri ile “taşeronlarına” üretim yaptıran ve buna karşı “liberal” Amerikan kampuslarında boykotlar düzenlenmesi karşısında da sorumluluğunu kabul etmeye yanaşmayan bir şirkettir. Liberal kişilik, bu cümleleri okuduğunda, “solcuların sınıf takıntılı malum kafası” diye düşünecektir muhtemelen. Biz işin liberal kişiliğin kendisini özdeşleştirdiği “demokratik” tarafı ile devam edelim: Nike, Endonezya’daki üretimini sağlama almak için cuntacı generallerle işbirliği yapmış, hatta onları teşvik etmiştir! (Bkz. Google!)

Liberal kişilik, bütün bu bahislerde “sinsi” bir “anti-emperyalist” zihniyet ve dahası -her “anti-emperyalizm”i milliyetçiliğin utangaç hali olarak düşündüğü için de- “ulusalcı” bir damar bulabilir; ki bu eşdeğerlik zincirinin bizi ırkçılığa, onun da faşizme götürmesi pek muhtemeldir. (Bir televizyon programında konuşurken “Çok uluslu şirketler, milli olan... milli değil de, o toprağa, o coğrafyaya ait her şeyden orayı arındırmaya çalışıyor; biz çok uluslu şirketlerin bir şeyler satmaya çalıştığı insanlarız” dediği için faşist ilan edilen aktörün başına gelen de budur.) Dolayısıyla, “ne kadar sivil ve anti-militarist” olduğunu sorduğunuz bir paragrafınız liberal kişiliğin söyleminde pekala örtük faşizan niyetlerinizin dillenmesi muamelesi görebilir!

Son olarak, “iyi ama benim Converse ayakkabı giymem niye Nike’ın militarist tezgâhlarına destek sayılsın?” gibi bir itirazla da karşılaşabiliriz. İşte bu noktada, ideolojinin maddiliği bahsine girmiş oluruz. Siz neye inanırsanız inanın, kendinizi ne kadar anti-militarist hissederseniz hissedin, “orada”, ayaklarınızın altında cisimleşmiş, ayaklarınızı saran bir ideoloji var. Althusser’in bize hatırlattığı üzere, ne demişti Pascal? “İnanman gerekmiyor, diz çök, dudaklarını kımıldat, dua ediyormuş gibi yap, yeter”. Elbette Nike’ın sivilliğine de inanmamız gerekmiyor; zaten o da bizden bunu beklemiyor; ürettiği ayakkabıyı giyelim yeter! Sivil ve liberal kafalarımızı çocuk işçilerin ellerinin üstüne basa basa gezdirmemizde ne gibi bir “barbarlık” olabilir ki, değil mi?..

Ama belki de, Marx’ın bize gösterdiği üzere, “sivil toplum”un “burjuva toplum” olduğunu ve içinde bir “canavarlık” barındırdığını hatırlayacak olursak, Converse ayakkabı sivilliğinin gerçekten de bir “sivillik” olduğunu teslim etmeliyiz.

•••

Liberal kişiliğin sözünün içeriğinin artık neredeyse herkesin malumu olan bir “formül”e dayandığını ve uzun uzadıya tartışmayı pek de hak etmeyen bir Türkiye toplumu analizi klişesini durmadan tekrarladığını söyleyebiliriz. Öyleyse, temel soru, liberal kişilik konuşuyor olmakla bize ne söylemektedir? Bu soruya çok çeşitli yönlerden cevap arayabiliriz. Ancak asıl cevabı psikoanalizden yardım alan bir ideoloji eleştirisi verebilir. Zira Ermeni soykırımı bahsinden solun “cezaevi suçlarına” zıplamak veya kendi desteklediği hükümetin bakanının “iyi ki kurtulduk Ermenilerden ve Rumlardan” demesinin kendi gazetesinde bile eleştirildiği bir zamanda hala solcuların ırkçılığından bahsetmek başka türlü zor analiz edilir. Biraz olsun vicdan veya biraz olsun izan veyahut da biraz olsun malumat sahibi olan bir insan, liberal kişiliğin sunduğu sol imgesinin Türkiye solunu-devrimci hareketini anlamak ve açıklamak için neredeyse hiçbir işe yaramayacağını teslim eder. Yeryüzünde ettiği son üç beş cümleden biri “yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” olan bir kişiyi ırkçılıkla suçlamak veya 1983-4’te Kürt hareketi ile beraber “Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi”ni kurmaya girişmiş bir harekette “faşist” damar keşfetmek veya gazete köşesindeki yazısına “12 Eylül’ün Solcu Generali” gibisinden bir başlık atıp “solcuları kollayan” generalden ve solcuların 12 Eylül’e destek vermesinden utanıp sıkılmadan dem vurmak gibi “semptomlar”, liberal kişiliğin sol analizinin kendisinin psikoanalize tabi tutulması gerektiğini gösteriyor.  Bir “organik aydın” olan bu liberal kişilik bütün bunların farkındadır; ayrıca anti-semitizm, anti-sabetayizm vb. şeylerin soykütüğünün şimdi müttefiki olduğu muhafazakarlığın tarihinde nasıl kökleşmiş olduğunun da “bilgisi”ne sahiptir. Ama Cevat Rıfat Atilhan, Necip Fazıl veya Samiha Ayverdi okuyarak büyümüş şimdiki müttefiklerini değil de, Zap suyuna köprü yapmış devrimcileri “ırkçılıkları” ile yüzleşmeye, Mamak’ta “Saldırın aslanlarım!” diyen subayları değil de, o “aslanların” saldırdığı insanları gizli faşizanlıklarını-“Ergenekonculuklarını” itiraf etmeye çağırmakla meşguldür. Yukarıda da dediğimiz gibi, sinik bir kişilik olarak, “öyle olmadığını bilmekte ve fakat öyle olduğunu söylemeye devam etmektedir”. Liberal kişiliğin bu anlatısı, Türkiye toplumunun ve sol-devrimci hareketinin tarihine ilişkin bir “hatırlama biçimi”dir ve bizimki de dahil hiçbir hatırlama biçiminin olmadığı üzere, “masum” değildir. Bir “kolektif hafıza” yaratma edimi olduğu ölçüde, basitçe “çarpık” diyip geçilemez de. O yüzden de psikoanalize muhtaçtır.

Bunun bir psikoanaliz konusu değil, siyasal mücadele biçimi olduğunu da söyleyebiliriz elbette... Yine de, liberal kişiliğin, bugün itibarıyla siyasal güç ilişkilerinde esamesi okunmayan ve herhangi bir ciddi toplumsal veya siyasal nüfuz alanına sahip olduğunu söyleyemeyeceğimiz solu-devrimci hareketi dönüp dolaşıp kendine hedef seçmesini ve diline pelesenk etmesini basit bir siyasal rasyonel ile açıklayamayız... Psikoanalitik olarak, liberal kişiliğin solla olan derdi, müesses nizam ile “pek de mutlu olmayan beraberliğinin” huzursuzluklarını solculara “yansıtmak”, kendi ideolojik suç ortaklıklarını bastırmak için kefareti solcu keçilerin sırtına yüklemek, kendi vicdanının kirleniyor oluşunu “reaksiyon formasyonu” ile inkâr edip solda kirli çamaşır bulup çıkarmaktır belki de. Böylesi bir psişik mekanizma, Maraş’la yüzleşmekten bahseden liberal kişiliğin, bu bahsin hemen ardından orada katledilen insanların ve onları canları pahasına korumaya çalışan devrimcilerin de dahil olduğu bir siyasal geleneği cezaevlerindeki “vahşetiyle” yüzleşmeye çağırmasında kendini ele verir.

•••

Liberal kişiliğin solla ilgili anlatısı akla La Fontaine’nin “Kurt ile Kuzu” masalını getiriyor. (Vaktiyle Neo-Kemalistler ile “ikinci cumhuriyetçiler” arasındaki ilişkiyi tartışırken de bu masala atıfta bulunmuştuk.) La Fontaine’nin bu masalını inceleyen M. Serres, masalda kurulan bu “oyun-mekanı”nın güçlü ile güçsüz, büyük ile küçük arasında bir hiyerarşi kurduğunu ve daha (en) güçlü, daha (en) büyük olanın daha (en) zayıf, daha (en) küçük olanı sanki kendisi zayıf veya mağdur olanmış gibi yaparak alt etmesine dayalı bir mantık içerdiğini ve bu mantığın doğa-insan ilişkilerinden siyasal güçler arasındaki ilişkilere kadar uzanan bir şekilde modernliğe içkin olduğunu söyler. Hasımları karşısındaki liberal kişilik de masaldaki kurt gibidir. Solcu-devrimci bütün bahanelerini boşa çıkarsa bile, onu yemek için bir bahane bulmakta kararlıdır. Dikkat çekici olan, tıpkı vaktiyle yazdığımız şekilde ikinci cumhuriyetçi karşısındaki neo-Kemalistin konumu gibi, liberal kişilik karşısındaki solcu-devrimci de savunmacı ve tepkisel bir konumdadır. Dolayısıyla, terimleri böyle konulan bir diyalogda veya zemini böyle kurulan bir ilişkide “kuzu” olarak solcuların-devrimcilerin kazanma şansı daha baştan yoktur.

Öyleyse asıl yapmamız gereken kurda dert anlatmaya çalışırken yem olmak değil, ormanın diğer “küçük”, “zayıf” hayvanlarıyla diyaloga girip “çoklukların”, “kitlelerin” gücüyle onu “tesirsiz” hale getirmektir. Kurdu kaçıracak olan onların çığlıklarının “ilahi şiddetidir”; kendisinden başka hiçbir şeyi göstermeyen, hiçbir şeyin aracı-temsili olmayan bir ses olarak ezilenlerin çığlığı... Ama kurdun yaptığını yapmayıp, “hakiki bir liberal” tavırla onun “yaşama hakkını” da teslim ederek.

kaynak: birgün.net

Menu