Marksizm

Marksizmin, Alman felsefesi, Fransız politika teorisi ve İngiliz ekonomisi arasında bir sentez olduğu kabul edilir. Bu gözlemin doğru olmasına karşın eksik olduğunu, çünkü onun Marksist sentezin dördüncü olmazsa olmaz kaynağını, yani radikal tinselliği dışarıda bıraktığını tartışmak ve ispatlamak istiyorum.

Bu dışta bırakmanın sebebini bulmak hiç de zor değildir. Marksizmin övünülen materyalizmi tinin adı kötüye çıkmış “idealizm” alemiyle herhangi bir bağlantıya izin vermezmiş gibi gözükmektedir. Bu bakış açısından, Marksizme tinsellik atfetmek onu, gevşek, değişebilen ve henüz oluşmakta olan sağcı “Yeni Çağ” denilen çağdaş tinsel hareketlerle olduğu kadar, geleneksel dinsel gericilik ve tepkiyle de bağlantılandırmaya eşdeğerdir. Hegel felsefesini içselleştirerek onun yerini alan Marx’ta tin kavramı aslında hayli geri plana çekilmiştir. Kuşkusuz, Tin (Geist) Hegel düşüncesinin önde gelen terimidir; ancak, Hegel bu kategoriyi öteki dünyayla ilgili dinsel bir alana ait olmaktan çıkarıp, nesnel, doğası gereği de maddi dünya tarafın-dan dolayımlanan bir idealizme taşımıştır. Bu bakış açısına göre, Marx’ın yaptığı yalnızca, Hegel’in diyalektiğini muhafaza ederken, onu tarih ve doğa temeline daha sıkıca yerleştirerek maddi boyut doğrultusunda kati bir ileri adım daha atmaktan ibarettir. Böylece, Hegel, dini felsefeye dönüştürürken, Marx da bunu, tin kategorisinin içini boşaltıp politik ekonomi ve devrimci politik etkisinde tarihsel materyalizme dönüştürmüştür.

Böyle görünebilirdi, ama, o zaman, genç Marx’ın, Hegel’in ötesine geçmek için yaptığı en zorlu, en açık çabalarından birinde, dinden “ruhsuz koşulların ruhu” diye söz etmesi olgusunu nasıl açıklayabilirdik? Hiç kuşkusuz, “halkın afyonu” şeklindeki çok daha ünlü din kavrayışına karşıt gibi duran bu ünlü pasajda güdülen niyet, burjuva düzeninin geri kalanına göre dinin değerini ve hakkını teslim ederek yetersizliğini eleştirmektir. Bu yüzden Marx  dine “kalpsiz bir dünyanın kalbi” olarak da atıfta bulunur. Hiç kimse bu son ibareyle ilgili olarak Marx’ın dünyadaki “kalp”in -yani, merhamet ve insan duygudaşlığıyla dolu bir dünyanın- yanında olduğunu inkâr edemeyeceğine göre, onun dünyadaki “ruhun” da yanında olduğu nasıl inkâr edilebilir? Ayrıca ruhu onaylamak tinsel boyutu onaylamak olduğuna göre, Marx tinsel gerçekleştirmeyi bir anlamda bir devrim hedefi olarak kabul ediyor olmalıdır.

Bu marjinal bir pasaj olmuş olsaydı, tartışmayı daha ileriye götürmemize gerek kalmazdı. Ancak hiç de marjinal değildir: “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı”nın Giriş’inde yer alan bu satırlar, Marx’ın düşüncesi içindeki bir tuhaflığı yansıttıkları için değil, Marksizme ait olan devrimci şevk ve hümanizmin bir örneği oldukları için ünlüdürler. Nerede Marksizm kötüye gitmişse -reformist, ekonomist, dogmatik, ve/veya otoriter olarak- böylesi içgörüleri ihlâl ederek köklerine ihanet etmesindendir. Bu içgörüler tinsel olduğundan, tam gerçekleşmiş Marksizmin onları tam gerçekleşmiş tinsellik olarak cisimlendirmesi gerektiğini, ve başarısız bir Marksizmin ya tinsel boyutu es geçtiğini ya da onu saptırdığını iddia edebiliriz. Alman işçi sınıfını Nazizmin sapkın tinselliğine teslim etmiş olan anti-tinsel, ekonomist Marksizmin yaptığı buydu, yine yarı-dinsel Stalinizme dönüşen şey saptırılmış bir tinsel Marksizmden başka bir şey değildi.

Eğer tin, tam anlamıyla gerçekleşmiş bir Marksizm için bir şekilde gerekliyse, Mark-sist söylemin de bir bileşeni olmak durumundadır. Marx’a göre moral tutku “bilimsel” içgörüden ayrılamaz; otantik Marksizmi ayırt eden şey değer ve teori arasındaki sentezdir. Eğer bu sentez Marx’ı burjuva dünyasında eksik olan ve devrimci pratikle res-tore edilmesi gereken şeyi “tin” terimiyle betimlemeye götürmüşse, o zaman aynı “tin”, dünya görüşümüze de dahil edilmek zorundadır.

Ama bu ne anlama gelir? Marx’ın kapitalist toplumda eksik olduğunu iddia ettiği metaforik anlamlı “kalp”i usa uygun olarak somut terimlere tercüme edebiliriz. Ama ya tin? O yalnızca bir tür vecd hissi ya da yüceltilmiş moralitenin metaforu mudur? Eğer bir metafordan daha fazla bir şeyse tin hakkında din ya da Yeni Çağ dili dışında nasıl konuşabiliriz?

Teorik olarak bunu yapmak mümkündür, çünkü tin dine önceldir. Din, tin boyutunun belirli bir grubun tahayyül ve ihtiyaçlarına göre biçimlenmiş tarihsel bir projeyle birleştirilmesinden oluşur. Din, tini gerçekleştirme tarzıdır, ama aynı zamanda da tini bağlayandır. Süreç içinde, din, tin dilini ele geçirir. Teolojisini -“Tanrı kelamı”nı- tinin kavranılışının arasına koyarak bir tür peçe olur. Eğer din, teolojinin tinsel gerçekleşmesine doğru hareket etmek ise hâkim teoloji üzerine eleştirel bir düşünme zorunludur. Bu eleştiri, tıpkı Marx’ın gençlik yazısında, (insanlığın) “hayali çiçekleri zincirden koparması... böylece zinciri fırlatıp canlı çiçeği koparması”  - yani, tinin hakiki içeriğini komünizmde bulması için dinsel ilüzyonun peçesini kaldırmak istemesi gibi aynı bir amacın doğrultusunu izler.

Ancak burada Marx’ın böyle yaparak başarılı olmadığını eklemek gerek. İster ilgisi çok fazla dağıldığından, ister çok fazlasıyla zıt değerlere sahip olduğundan olsun her durumda Marx’ın tinselliğin rolüne ilişkin içgörüsünün izini asla sürmediği olgusu değişmez olarak kalır. Yukarıda işaret edilen tavrı sonradan reddetmedi, ama erken düşüncelerinin çoğu gibi bu da bir kenara bırakıldı. Tinsel terimler daha sonraki eserlerinde de görülse bile bunlarda tinin Marksizm için ne anlama geldiğinin araştırılmasına rastlanmaz.

Bu hedef önümüzde durmaktadır, ve bu yazıyla birlikte de hâlâ duruyor. Ancak, soruyu keskinleştirmek, ya da en azından tinsel meseleler konusunda hüküm süren kuşkuculuk içinde bir gedik açmak olasıdır. Çağdaş Marksist ve radikallerin çoğu sıradan söz oyununun ötesine geçen bir tin kavramını tamamıyla reddederler. Biraz sıkıştırılırsa birçoğu tin kavramının felsefi olarak değersiz olduğunu söyleyecektir. Mitolojiden arındırılmış Aydınlanma-sonrası zihniyetine göre, tini onaylamak sonuç itibarıyla bir Tanrı kavramını geri getirmeyi gerektiren tarih dışı bir özü, bir tür metafiziği doğrulamaktır.

Bu kısa yazının sınırları içinde felsefi sorunlar ile yeterince ilgilenme imkânımız yok. Yine de, tinin dine öncel olduğunu ve dinin Tanrıyı tinden kurduğunu kendimize hatırlatmamızda yarar var. Dahası, tinin doğasında ayrılmaz bir özellik olarak tarih dışılık yoktur. Tersine, tin özellikle tarihsel olarak ele alınmalıdır. Dinler, tinsel sonucun bir türünden başka bir şey değildir ve onların tek tür olmasını gerektirecek ne önsel bir sebep vardır, ne de monoteizmin Tanrısının tinselliğin son ürünü olduğunu gerektiren bir sebep vardır. Dolayısıyla, dünyadaki dinlerin kendi zamanları için tinin evrensel-özgül tezahürleri olmaktan daha fazla bir şey olmadıkları, oysa zamanımız için tinin teist-olmayan başka bir tezahürüne gerek olduğu öne sürülebilir. Bütün bunlar bizi bir kez daha tinin tanımına götürür.

Tinsel fenomenin ayrılmaz özelliği olan söze gelmezliği ve tinselliğin sürekli değişen tarihi göz önünde bulundurulduğunda “tin”in anlamını tanımlamak hiç de kolay değildir. Yine de, en azından terimin beş ana anlamını ayırt edebiliriz:

• Esinlenmek, yaratıcı güçle dolmak, canlanmak ifadelerinin anlamında olduğu gibi bir hayat gücü olarak tin.
• Ataların ruhları anlamında olduğu gibi bir tür esrarlı varlık olarak tin – daha genel olarak, buna Öteki olarak “tinsel oluş” kavramı diyebiliriz.
• Anlaşmanın ruhu ifadesinde olduğu gibi bir otantik anlam türü olarak tin.
• Gönül istiyordu ama vücudumda derman yoktu ifadesinde olduğu gibi, özellikle arzuyla bağlantılı olarak bedenle karşılaştırma içinde ele alınan tin
• Katolik teolojisinin Kutsal Ruh anlayışında olduğu gibi bir tür Tanrısal varlık olarak tin.

Burada kendini apaçık gösteren ortak bir paydanın olmadığı ortadadır. Bütün bu önermelerce paylaşılan bir temel bulmak için yüksek derecede bir soyutlama yapmak gereklidir. Bu soyutlama yapıldığında, tinsel fenomenin ortak özelliğinin benin dolaysızca verili özelliklerini aşma olduğu görülür; yani, benin kendi sınırlamaları içinde mümkün olan haliyle çatışan bir tür genişlemiş ben ile ilişkisidir bu. Dolayısıyla esinlenmiş olmak benin mevcut enerjisinin olağan sınırlarının üstüne çıkmak demektir; “tinsel oluş” deneyimi psikolojinin “ego-sınırı” dediğinin ötesine geçmek anlamına gelir; şeylerin ruhundaki anlama ulaşmak, onların hakikatine varmak için şeylerin apaçık, verili anlamlarının ötesine geçmeyi içerir; tini bedenle karşılaştırma içinde ele almak arzunun sınırlarını aşmak anlamına gelir; son olarak, tanrıyla ilişki en açık anlamını bir biçimde benin ötesine geçen, ama hâlâ ben ile ilişkili olan tinde bulur.

Belki de şimdiye kadar ele aldığımız şekliyle tinsel deneyimin en önemli özelliği onun beni değiştirmeden bırakmadığıdır. Tinle karşılaşma parmağını suya değdirip tekrar dışarı çekmekten daha radikal bir deneyimdir. Benin ötesinde olanla karşılaşma gerçekten beni değiştirir. Belki de bunun en bilinen örneği Hıristiyanlığın “yeniden doğuş” kavramıdır. Ancak kapsamlı bir tin görüşü gözönüne alınınca beni radikal olarak değiştiren tüm olguların doğası itibarıyla tinsel olduğunu söyleyebiliriz; ve Marksizm radikal değişim programından başka bir şey olmadığına göre o da doğası gereği tinsel olmalıdır.

Tin, “ olmak” fiili “insan”a uygulandığında ne anlama gelir, şeklindeki ontolojik soruya bir yanıttır. Kısa bir düşünme bu sorunun hazır bir yanıtı, hattâ belki de olumlu bir yanıtı olmadığı konusunda ikna olmamıza yetecektir. Bu noktada akademisyen bir felsefeci, işlemsel olarak kurulamayan önermelerle uğraşmaya değmeyeceği inancına sığınarak tartışmayı bitirebilir. Ama akademinin tersine hayatta bu fiil olmadan ilerleyemeyiz, ona şekil ve ilişki atfetmeyi öğrenmemiz yerinde olur. Bu çeşitli toplumsal formasyonları oluş ile ilişkileri açısından görmeyi gerektirir. Bu açıdan ele alındığında kapitalizm, yalnızca ekonomik bir düzen değil aynı zamanda bir oluş formu, Marx’ın görüşüne göre ise bir deformasyondur. Bu yüzden El Yazmaları’nda Marx , yabancılaştırılmış emek koşullarında, toplumsal ilişkilerin merkezinde “olmak” fiilinin yerini “sahip olmak” fiilinin aldığını gözlemler. Ancak, işçi için geçerli olan şey, bütün üretim tarzı için de geçerlidir. Aslında, kapitalizm toplumun tüm veçhelerinde sahip olmanın olmaya üstünlüğü değilse nedir? Kapitalizmin böylesi bir ontolojik tanımı -eğer ekonomizmin sınırları aşılacaksa- ekonomi-politiğin eleştirisinin zorunlu bir tamamlayıcısıdır; yani, zorunludur. Marksizm tüm toplumsal var olma formlarına, insanların birbirlerini sevme ve birbirlerinden nefret etme tarzlarına, ebeveynlerin çocuklarla birlikte olma tarzlarına, insanların çalışma tarzları kadar eğlenme ve kültürü kurma tarzlarına, ben-deneyiminin kurulma tarzlarına, ve zorunlu olarak, ben-deneyiminin tinde aşılma tarzlarına hitap etmezse başka nasıl ekonominin dar bir yeniden yapı-landırılmasının dayattığı sınırlardan kurtulabilir?

Bu bakımdan, tinsel dönüşüm, var olmanın tüm veçhelerinin yeni bir gelişme durumuyla bütünleşmesidir. Olmanın sahip olmadan kurtulması, Komünist Manifesto’nun “her bireyin özgür gelişmesinin bütünün özgür gelişmesinin koşulu olduğu bir beraberlik” dediği, yani, dayanışma ve yabancılaşmamış emek içinde kapitalist bencillik ve mülkiyet hırsından özgürleşmedir. Dolayısıyla, tinsel dönüşüm ve sosyalist dönüşüm temelde birdir.

Özetlersek: Ontolojik soruya bir yanıt olarak tin, insanın kendini aştığında tam olarak “var olduğu” önermesidir. Bu Marksizmin felsefi kökleriyle bütünlük içindedir, çünkü Marx’ın insan kavramının çekirdeği olan emek süreci içindeki yaratıcı güç, toplumsal dönüşümü olduğu kadar ben-dönüşümünü de kapsayan bir yaratıcılıktır. Özne, nesne yapımı içinde kendisini yaratır. Ürettiğimiz sürece biz “oluruz” – tahakküm koşulları altındaki yabancılaştırılmış üretim vasıtasıyla değil, ama yaratıcılığın özgür gelişimi ve birlikteliği sayesinde. Dolayısıyla, var olmayla yeni ben-ilişkileri ürettikçe tin olarak kendi kendimiz oluruz.

Bu düşüncelere karşın, gerçek dünyada kendilerini tinsel olarak tanımlayan kişilerle Marksist olarak tanımlayanlar arasındaki uçurum olduğu gibi durmaktadır. Marksistler tinselliği idealist ve metafizik karakteri dolayısıyla reddetmişlerse, tinsel olarak geleneksel dine ya da Yeni Çağ’a eğilimli kişiler, hemen hemen birörnek tavırla sözde “materyalizm”ini temel alarak Marksizme düşman olmuşlardır. Aslında burada, Marksist materyalizmin doğasına bağlı olarak iki karşıtlık söz konusudur. Biri, kapitalizmin dünyayı hammaddeye indirgemesinin en kötü yönlerinin bir taklitçiliğinden başka bir şey olmayan Stalinist Marksizmin “materyalizm”i ile tinsellik arasındadır. Stalinizmin gömülmesini pekiştirecek bir tinsel eleştiri en iyisi olurdu. Ama, daha derin, başka bir karşıtlık daha vardır. Çünkü otantik Marksizm de materyalisttir ve karakter olarak mekanik olmaktan çok, tarihsel olan bu materyalizm de tinsellikle çatışmaktadır.

Bu noktadaki gerilim, tinin cisimsiz kavramlarıyla insan etkinliğini “duyumsal etkinlik” olarak ele alan Marx’ın vurgulamaları arasındadır. Başka bir açıdan, Marx insan etkinliğinin bütün formları gibi tinselliğin de praxis, bilinçli, amaçlı, tarihsel olarak konumlanmış eylemin bakış açısından eleştirilmesini istemektedir. Tin, varoluşun gerçekleşmesidir, ama bu gökten inmez maddi dönüşüm içinde olur. Marksizm tarihsel materyalizm olması nedeniyle tinin tarihsel bir materyalizmini gerektirir. Bunun bir koşulu tinselliğin sınıf ve üretim ilişkilerinin bakış açısından görülmesidir. Bu noktada, kilisenin politikası, ya da Yeni Çağ tilmizlerinin sınıfsal konumu gibi tatsız konular da dahil olmak üzere Yeni Çağ tinselliği kadar geleneksel din tinselliği de ciddi bir teste tâbi tutulur. Bu aynı zamanda tinselliği, tahakküm ve sömürüye karşı savaşımdaki rolü açısından ele almak anlamına gelir. Son olarak bu, tin ve doğa arasındaki ilişkinin radikal bir yeniden gözden geçirilmesi anlamına gelir. Çünkü eğer tin praxisten çıkıyorsa, ve praxis doğanın bilinçli dönüştürümüyse, o zaman, doğa ve tinin birbirinden ayrılmaması gerekir. Tin soyut, boş bir uzaydan zuhur etmez; doğaya içkindir ve özgürleştirici eylem aracılığıyla serbest kalır. Bu eylem değişik arzularıyla bedenimiz dediğimiz doğa parçasına da -aslında, özel bir vurguyla- uygulanmalıdır. Bu bakış açısından, insan kendi kendinin bilincinde olan doğadır, ataerkil düzen, ırkçılık, ve sınıf tahakkümündeki yabancılaşmanın tüm değişimlerine marûz bilinçliliktir. Ve tin, maddenin belirlenmesinden ziyade maddeyle doğrudan, duyumsal karşılaşmadan zuhur eder.

Tinin tarihsel materyalizmi Marksizmin gerçekten nasıl tinsel olabileceğine ve bir Marksist toplumsal dönüşüme uygun tinselliği neyin oluşturduğuna işaret eder. Bunun modelleri bölük pörçüktür ve çelişkiyle doludur. Onlar, tahakkümün kasvetli tarihindeki ani parıltılardan, yenilmiş devrimci hareketlerden, tinsel dehaların içgörülerinden oluşur. Oysa herhangi bir gerçek tinsel yol gibi bu da zorlu ve belirsizlikle yüklü bir çalışmayı gerektirir. Her halükârda, Marksizmin potansiyellerine uygun bir tinselliğin geleneksel dinin örneğine uyacağını düşünmüyorum.

Büyük dünya dinlerinin hepsi, daha önce gözlemlenmiş olduğu gibi sınıflı topluma aittir. İster Museviliğin adalet Tanrısı ister Hıristiyanlığın sevgi Tanrısı ya da ister Budizmin şefkatli beni; özgürleşmiş varlık rüyasını yansıtırlar. Bu yüzden ruhsuz koşulların ruhudurlar. Ancak dinler buradan öteye bakar, ve düşmüş bir dünyayı cennetlerine taşırlar. Budizm dışında, dünya dinleri -özellikle Musevilik’ten Hıristiyanlığa oradan İslâma kadar uzanan baskın çizgide yer alanlar- ideal krallıklarında ataerkilliği yeniden üretirler. Güç Tanrıları erkektir ve en önemli temsilcileri Havva ve Meryem olan kadın figürler Baba aracılığıyla tanımlanmış olarak kalırlar, onunla ilişkileri içinde ya beyhude ayaklanırlar ya da edilgin bir biçimde boyun eğerler.

İsa figürü bu kurala en büyük istisnayı oluştururken Marksizmin tinsel potansiyelleriyle de en dolaysız ilişki içinde olan figürdür. Bu benzerlik, Marx ve Engels’in en büyük hayranlarından olduğu Reformasyonun radikal eserlerinde ve İncil’in özgürleşmeyle ilgili pasajlarında perçinlenir. Bu durum, esin vericilerine Orta Amerika devrimlerinde rastlanan sayısız din adamı ve din adamı olmayan inananlarla daha ileriye götürülmüştür. Bu devrim pratiğinin düşüncesindeki refleks, Hıristiyan-Marksyen bir sentez için çalışan gerçekten birçok eser üretmiş bir hareket olan özgürleşme (liberation) teolojisiydi. Özgürleşme teolojisi bir hayli gerilemiş olmasına karşın, tutucu Papa II. John Paul’a, onun Marksizm ile Hıristiyanlık arasındaki bağı sürdüren “yoksullara bağış” düşüncesine epeyce müteşekkirdirler.

Ama bu benzerlikten ortaya çıkabilecek bir sentez olduğunu sanmıyorum. Bana göre, herhangi bir kurumsal kilise hiyerarşisi kendi devrimcileşmesine nezaret etmeyecektir. Hıristiyan radikaller, “Tanrının Oğlu” İsa’yla temelden farklı bir tinsel gerçekleşmeyi talep ederek geleneksel dinsel yapılardan kopmuş bir İsa arasında seçim yapmak zorundadırlar. Ancak Tanrının kutsal Oğlu (ya da bakir doğumun mahsulü) olmayan bir İsa büyük tinsel güçlere sahip, bütün insanlarda tinsel dönüşüm düşünü (Hıristiyanlık içindeki bir başka ataerkil kalıntıya ait olan “Gökyüzü Krallığı” düşünü) uyandıran yegâne insandır. Bu ikilemin baskısı altında, birçok dindar Hıristiyan, kiliseyi terk etmiştir. Ama eğer radikal dindarın önündeki seçenek buysa, tinsel eğilimli bir Marksist, kurulu dinsel alan içinde nasıl bir yol bulabilir?

Budizm ise tersine, varlığın kendisiyle dolayımsız bir karşılaşmasını araştırır. Tanrı-kurgusuna bağlı olmayan bir din olarak Budizm, tinsel eğilimli Marksistin kullanımına özellikle uygun gibi gözükmektedir. Budizm, bir illüzyon olarak değerlendirdiği beni eritir, bir duygu birliği mesajı vererek kapitalist egoizmi aşar. Ama, özellikle şiddet karşıtı hareketlerde birçok Budist politik olarak aktif bir şekilde yer almasına rağmen yakınlaştırıcı bir Budist-Marksist diyaloğu yoktur. Bunun bir sebebi, meditasyonda temellenen Budist praxisin bireysel dönüşüm üzerinde odaklanması ve toplumsal sorunlar konusundaki kararları hâkim iktidar yapısına bırakmasıdır. Pratikte Budizm, meditasyon koşulu olarak dünyadan çekilmeyi gerektirir. O tefekkür dinidir; bu şüphesiz Marx’ın uyardığı burjuva tefekkürü değilse de Budizm, bireyi duygu birliği ve zararsız meşguliyet yollarına yeniden yöneltmeyle kendini sınırlamış gözükmekte ve bu esas olarak gönüllü yolun bir şekilde yayılıp toplumu dönüştüreceğini ummaktadır. Bu, Budizmi, sınıf adaletsizliğinin, ataerkilliğin ya da devletin katı gerçeklerine açıkça kayıtsız kalmaya sevketme eğilimi taşımaktadır - bu kusurun Budist grupları, daha büyük toplulukların otoriter yönlerinin bazılarını yeniden üretmeye götürdüğü eklenebilir. (Ancak, farklı bir yaklaşımın ipuçları için Jones 1989’a bakılabilir.)

Bu diyalog, Budizmin radikal anlayışta, yani bir bakıma voroluşumuzun gök kubbesi olan bir tür içsel sınırsız var olma dünyasının bulunduğu şeklindeki içgörüyü karşılayamadığını şimdiye dek kanıtlamış olan Marksizm tarafında da kapalıdır. Bu anlayışta varlık içimizde konuşur. Varoluşun bu yönünü anlamak için onu almaya hazır olmak gerekir. Genel olarak ele alındığında, Karl Marx’dan günümüze kadar Marksistler böylesi bir alma eğilimini yüklenmek istememişlerdir. Bununla birlikte biz bu tavrı, kişinin tinsel olarak varlığın tüm olanaklarına açılmayı sağlayabilecek herhangi bir düşünsel pratiği dışta bırakacak kadar “mücadele” ile meşgul olduğu şeklinde rasyonelleştiriyoruz. Kanımca, Marksizm içinde tinsel gelişimin önünde duran gerçek engeli oluşturan, materyalizmin herhangi bir teorisinden daha çok bu tavırdır.

Özetle, tinin tarihsel bir materyalizmi, hem geleneksel tarihsel materyalizmin alanını hem de praxis kavrayışını genişletir. O ne dinsel inziva durumlarındaki gibi içsel dünyaya ayrıcalık tanır ne de tinsizleştirilmiş politik geleneklerde olduğu gibi onu marjinalize eder. Dışsal savaşım üzerine yapılan vurguya, oluşa açık olma ve onu almaya hazır olma boyutunu ekler. Bu alma eğilimi, etkinliğin nasıl şiddetle karıştırıl-maması gerekiyorsa edilgenlikle ya da ataletle karıştırılmamalıdır. Sessizce meditas-yon yapan kişi varlığa daha açık olmak için etkin olarak egosuyla savaşıyordur.

Marksizme uygun tinsellik için en iyi modeller dünya ölçeğindeki dinlerde değil, yerli halkın tinselliğinde bulunabilir. Burada, bu komünizmde, koşullar ruhsuz değildir. Örneğin, Amerikan yerlilerinin, ne kilisesi ne de papazları vardı, çünkü sınıf sistemi ya da devlete sahip değillerdi. İtaat isteyen tekil bir Baba Tanrı yükünü taşımayıp her şeyde bir tin görmüş, her şeydeki bir tür Yüce Tinle bütünleşmişlerdi. Değişim değerinin kullanım değerinden süzülüp çıktığı bir meta sistemine marûz olmadıkları için her şeyi kutsallaştırabiliyor ve her şeye varlık katabiliyor, kendilerini doğanın geri kalanı üzerinde görmüyorlardı. William Blake’in (1956, 193) dediği gibi, “yaşayan her şeyin Kutsal” olduğunu hissettiler. Bu arada tahmin edileceği gibi uzlaşmaz bir devrimci ve zamanının standartlarına göre bir deli olan Blake, kişinin sınıflı toplumun ortasında bile bu tür bir tinsellik yaşayabileceğini gösterir. O, bize aynı zamanda tinsel realizasyonun, dinsel deneyim yanısıra, sanat ve politikanın bütünleşmesini gerektirdiğini hatırlatır. Belki, şu anda en büyük yenilgisine uğramış ve temellerine dönmeye zorlanmış Marksizm bunu da öğrenecektir.

Antonio Callari-Stephen Cullenberg-Carole
Biewenger, (der.) Marxism in The Postmodern Age, New York, Londra 1995, sayfa 42-50

Çev.:Ergun Akça

KAYNAKÇA

Blake, W., 1956, “The Marriage of Heaven and Hell” içinde Poetry and Prose of William Blake, (der.) G. Keynes, Londra.
Jones, K., 1989, The Social Face Buddhism, Londra.
Marx, K., 1975, “A Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy of Right. İntroduction”, Karl Marx Early Writings, içinde, New York.
1978, “Economic and Philosophic Manuscripts of 1844”, The Marx-Engels Reader, (der.) R. Tucker, New York.
Marx, K.-Engels, F., 1992, The Communist Manifesto, içinde, New York.

Menu