Marksizm

“Liberal kişilik nedir?” başlıklı yazıdakine benzer sorularla başlayalım: Solcu kişilik nedir? Hayatla ne derdi vardır? Bu sorulara verilebilecek basit ve kestirme bir cevap elbette yok. Tek bir solcu kişiliğin olduğunu söylemek de imkânsız. Bu yazıda bütün bir sol ve bütün solcu kişilik tipleri üstüne bir tartışma yapmaya yeltenmeyeceğim. Tartışmam sol siyasal söylemlerle değil, kimi “solcu”ların ideoloji ile kurdukları ve pratiklerinde maddileşen ilişkileri ile ilgili olacak. Bu açıdan kabaca üç kişilik tipinden söz etmek mümkün görünüyor: Ortodoks mümin, liberal sinik ve devrimci bir pratik arayışındaki kişilikler. Bu kişilik tipleri ile soldaki siyasal söylemler arasında kabaca paralellik olduğunu, ama mutlak olarak örtüşmediklerini kaydedelim. Ayrıca aynı insanda bile bu üç kişilik tipinin öğeleri iç içe geçebiliyor. Giderek zor rastlanır hale gelen ilk kişilik, inancından şüphe etmez bir sadakatle bağlı olduğu geleneğini yaşayan ve politik ve ideolojik iklimin bir altkültür olarak varolmaya zorladığı bir kişiliktir. İkincisi kendisini “solcu” olarak tanımlamakla birlikte, ideolojiyle arasına sinik bir mesafe koyan ve sola ve solculara ilişkin negatif imgeleri bilinçdışı bir şekilde de olsa “ideoloji sonrası”na giden pratiğini haklılaştırmakta kullanan bir kişiliktir. Üçüncüsü ise yeni zamanların devrimci-sosyalist “üçüncü yolu”nu ve “üçüncü kişiliğini” yaratmaya çalışan, bu çabaya inanan ve bu çaba için kendini var eden bir kişiliktir. Bu yazıda hegemonik ideolojinin soldaki etkisi olarak düşünülebilecek olan ve maalesef sol çevrelerde sıklıkla da karşılaşılan ikinci kişilik tipi ele alınacaktır. Bu nedenle de, aşağıda kullanılan “sinik-sözde solcu kişilik” ifadesiyle bu tip anlaşılmalı ve bütün solcu kişiliklerden söz ettiğimiz düşünülmemelidir. Bu tartışmamızın Tanıl Bora’nın Birikim’de yürüttüğü sol ve sinizm tartışmasıyla –tamamen değilse de- birçok noktada örtüştüğünü ve onun argümanlarıyla beraber düşünülmesi gerektiğini de vurgulayalım [1].

Hemen belirtelim ki burada kullandığımız “sözde” ifadesi resmi söylemdeki kullanımları anlamını “inkârcılık” yönünde sabitlemiş görünse ve o yüzden resmi bir dille konuşulduğu izlenimi verebilirse de, tartışmamız açısından kaçınılmaz bir ifadedir. Zira bahsedeceğimiz kişiliğin kurucu öğesi söz ve sözelliktir. Marx “Nasıl özel yaşamda bir adamın kendisi hakkında düşündükleri ve söyledikleri ile gerçekte ne olduğu ve ne yaptığı birbirinden ayrılırsa, tarihsel savaşımlarda da, özel yaşamdakinden daha çok, partilerin sözlerini ve emellerini onların kuruluşlarından ve gerçek çıkarlarından ayırt etmek, kendileri hakkında düşündükleri ile gerçekte ne olduklarını birbirinden ayırt etmek gerekir”[2] diyor. Tam da bu anlamda bir “sözdelik”ten söz ediyoruz. Ama tartışacağımız üzere, bu kişilik esasen bir teori-pratik veya söz-eylem çelişkisi yaşayan bir kişilik de değildir çünkü onu tanımlayan çelişki bu iki ayrı katman arasındaki bir çelişkiden çok, her ikisini de dik bir açıyla kesen bir çelişkidir.
Şunu da vurgulayalım ki bu sinik-sözde solcu kişilik üstüne yapılacak bir tartışmanın önemli bir handikabı var: Solun kendi kendisi üstüne konuşması ile bu kişilik ve onun sahip olduğu sol imgesi arasında bir bağ olduğu ölçüde, tartışmamızın kendisinin tartıştığı ve eleştirdiği konuma dâhil olması ve bu kişiliğin kendine ve sola ilişkin imgesini yeniden üretmesine malzeme sunması tehlikesi. Ancak bu tartışmayı “solun günahları muhabbeti”ne malzeme etmeyecek ve devrimci bir hareketin ve siyasal pratiğin gelişmesi açısından verimli bir şekilde değerlendirebilecek bir başka solcu kişiliğin olması bu tehlikeyi göze almamız için yeterli sebeptir.

• • •
Bir dizi soruyla “eşkâl”i tarif etmeye çalışalım:
“Taşeronlaşmaya hayır” diyen bir kamu emekçileri sendikasının kendi binasının işlerini taşeron bir şirkete vermesine ne denebilir? Bunun birilerinin veya bir grubun sorumlusu olduğu bir “hata” veya ideolojik tutarsızlık olduğunu düşünsek bile, onlarla aynı örgütün içinde yer alan başkalarının bu duruma karşı ciddi bir tepki göstermemesine ne diyebiliriz? Dahası emekçiler örgütünün temizliğini yapan bu emekçilerin o örgütün üyelerinin aksine güvencesiz ve çeşitli sosyal haklardan yoksun bir şekilde çalıştıkları düşünülürse, “sınıf dayanışması”na katılmaları nasıl sağlanabilecektir? En önemlisi, bunun farkına varamamış veya farkında olup da bir şey yapmamış olduğumuz bir durumda sol veya devrimci bir siyaseti nasıl geliştirebiliriz?

Global piyasa karşısında tavırlarının ne olacağı sorulunca “Salı Pazarı değil ki kaldırdık deyip kaldırasın” diyen biri aynı zamanda “devrimci geleneği” sahiplenmek iddiasında bulunur ve özgürlükçü ve eşitlikçi bir dünya hayalinden dem vurursa ve üstelik de bunlar arasındaki aşikâr çelişkileri veya gerilimleri dert etmeden konuşursa ne yapmış olmaktadır? Sermaye mantığının bayraktarlığını yapanların bile en azından görünüşte mahcup olan bir edayla ilişki kurdukları IMF ile gerekirse anlaşma yapabileceklerini kürsüden ilan eden birini dinleyen kişiler onunla aynı yolda yürümekte nasıl beis görmezler? Daha önce kendisinin de içinde yer aldığı grup başka bir grup tarafından “şoven” olmakla suçlanırken kendi grubunu savunan biri bir süre sonra grubunun karşısına geçip “aslında nasıl da milliyetçi olduklarını” nasıl rahatça söyleyebilir? Hatta yıllarca içinde yer aldığı bir hareketin üyelerine öyle olmadıklarını herkesten daha iyi bilmesi gerektiği halde “karanlık” ilişkilere sahip olduğu imasında bulunabilir?

Yazdığı internet forumunda solcu bir gazeteyi generallerle ilgili güncel bir haberi “görmediği” için “paşasının gazetesi” diye yaftalamaktan geri durmayan ve bunu da  yorumunun altına eklediği gazetenin baş sayfa imgesinde tutuklanan Kürt çocuklarla ilgili bir haberin manşete taşındığı görülmesine rağmen yapabilen bir kişiliğin derdi “sol bir dert” midir, “solla ilgili bir dert” midir? Ya peki Tekel direnişi kendisinin ve örgütünün pek de umurunda olmazken ona verilen desteği -sanki “ulusalcılar” damgalarını vurmuşlar gibi- “Kızıl Elma koalisyonu”na yoran ve bunu yaparken de destek verenler arasında sosyalist-devrimci grupların -ve tabii “eski arkadaşlarının”- da bulunduğunu bilen bir kişiliğin solla ve hayatla derdi nedir?

“Özgürlükçü” bir sol sevdasıyla belki de samimiyetle yanıp tutuşan ve “siyaseten doğruculuğu” savunan birinin etrafındaki insanlarda veya şeylerde bir “köylülük” veya “taşralılık” bulması ve bundan rahatsız olmasını sorgulamamasını neye yormalıyız? Zap suyuna köprü yapan veya örgütlenmek için köy köy dolaşan kişiliğin devrimci romantizminden bu ince seçkinciliğe geçişi nasıl mümkün olabilmiştir? Her yerde milliyetçilik damarı bulmakta mahir iken kendi “köylülük” imgesinde sorun edecek bir şey bulmamak nasıl bir solculuktur? Daha da önemlisi böyle bir zihniyet ezilenlerin bir parçası olarak köylülerle hangi “dille” bağ kurabilir?

Sağlıkta sermaye mantığının hâkim olmasına karşı mücadele eden bir sendikaya üye olan bir sağlık çalışanının aybaşında alacağı “performans primi”nin hesabını yaparak elinde barkot olmayan hastaya bakmak istememesi en gevşek tanımıyla bile hangi “sol ahlaka” sığar? Böyle bir “solcu” karşısındaki hastanın da dâhil olduğu ezilenler kitlesi ile bağ kurabilir mi? Dahası kendisi hakkında söylediklerine gerçekten inanan bir zihniyete sahip olabilir mi? Aynı işyerinde çalıştıkları taşeron firma işçileriyle bağ kurmak için aynı birimde çalışanların aldıkları performans primlerinin küçük de olsa bir kısmını onlara dağıtılmak üzere bir havuza aktarmaları örneğini ve önerisini duyunca “Oldu olacak sokak çocuklarına da yardım edelim!” diyebilen biri kendini “dayanışma”cılar arasında nasıl sayabilmektedir? Yoksulların örgütlenmesi için çalışmak önerisini duyunca “Ben şimdi oralara nasıl gideyim?” diye tepki gösteren bir kişi, bunu “eski usul” bir “adam devşirmek için görevlendirilme”den başka bir şekilde düşünmeye yanaşmaması bir yana, bu örgütlenmeye doğrudan katılamayacak olsa bile nasıl bir katkıda bulunabileceğini düşünmek yerine neden “mahallelere gitmenin” imkânsızlığı ile meşgul olur?

“Maden suyuyla soda arasındaki farkı bilmedikleri için yıllarca soda (yani karbondioksit basılmış bildiğin musluk suyu) tüketen Türkiye solu, maden suyundan alabileceği minerallerden mahrum kalmış, bu durumda gelişiminde eksikliğe yol açmıştır... Kendini alabildiğine çaya ve kahveye veren Türkiye solu, bu türlü sıcak içeceklerin verdiği rehavete ve geçici keyif haline aldanarak hiç de öyle olmadığı halde devrimci durumlar içinde bulunduğunu hayal edip, o türlü söylemler geliştirmekte ve maden suyu içen yoldaşlarını liberallikle suçlamaktadır” diye giden bir “tahlil”i kamusal bir metinde ciddi ciddi yapabilen bir kişilik neyi telaffuz etmiş olmaktadır? İlk bakışta kendini aşağılama olarak görülebilecek bu tavrın aslında kendine dışsallaştırmayı içerdiği düşünülürse, aynı sürecin şimdilik de olsa kendini özdeşleştirdiği grubun üyelerini de kapsayacak şekilde bir zincir oluşturmayacağının garantisi nedir? Bu kişilik sol adına solcuları rencide etmekte beis görmeyerek onlarda ancak küfretme isteği uyandırabilirken, kendisini hor görenlere itibar etmemek gibi sağlıklı bir siyasal reflekse sahip olduğu söylenebilecek halk kitleleri ile iletişim kurabilir mi?

Herhangi bir konuyu insanlarla görüşürken kararı “beyin takımının” vereceğini söyleyen biri eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum tasavvurundan ne anlıyor olabilir? Başkalarının hazırladığı bir metni veya yaptığı bir işi kendine mal ederek kendi ismini öne çıkarmak isteyen bir kişinin iktidarla ne derdi vardır? Siyasal pratikle toplantı yapmayı eşitlemekle kalmayıp, katıldığı toplantıda da refleks olarak “yanlış fikirler” tespit etmekle ve kendi çevresindekileri bile oklarından esirgememekle meşgul olan bir kişilik nasıl bir “cemaat” algısına sahiptir?

Mesai arkadaşlarını iş bırakma eylemine katılmaya çağıran ve onlar işlerini gerçekten bırakıp yürüyüşe veya mitinge katılırken kendisi “vizite kağıdı” almış bir halde “alandaki yerini alan” bir işyeri temsilcisi gerçekte hangi tavrın “temsilcisi”dir? “Boş zamanını” sendika lokalinde geçirirken yanı başındaki dayanışma örgütlenmesine -örneğin haftada iki saat de olsa yoksul çocuklara ders vererek- destek olmayı aklından geçirmeyen bir eğitimci veya uzman için “dayanışma”nın pratik anlamı nedir?

Kamusal söyleminde imanından şüphe etmez görünse bile özel söyleminde kendi söylediklerini ciddiye almadığını belli eden kişi neye inanmaktadır? “Kitle yürüyüşe geçti” cümlesini sarf ederken kullandığı “kitle” sözcüğünü kendi arkadaşlarından ibaret bir gruba işaret ettiğini bildiği halde kullanmaya devam eden biri ne yapmış olmaktadır? Lügatçesindeki sözcüklerin soyut ve kapalı bir jargon oluşturmanın da ötesine geçerek toplumsal karşılığı olmayan ifadelerden (“gösterilen”i olmayan “gösteren”lerden) oluşan bir dil oluşturmaya başladığının pekâlâ farkında olan ve fakat böyle yapmaya devam eden biri ürettiği söylemle nasıl bir ilişkiye sahiptir?

Daha da çoğaltılabilecek olan ve birbirinden farklı pratik bağlamlara atıfta bulunan bu karma sorularla tarif etmeye çalıştığımız sinik-sözde solcu kişiliği hiç kimsede aynen ve tümüyle vücut bulmayan, somut kişiliklerin karmaşıklığını asla tüketmeyen bir analitik kategori olarak düşündüğümüzü derhal kaydedelim. Bu kişiliğin sorunu basitçe bir “teorinin iyi, ama pratiğin sallanmakta olması” durumu değildir. Söylediklerine olan inancından da emin olamayan ve ideolojisi ile arasına ciddi (ve yine ideolojik) bir mesafe girmiş bir kişiliktir çünkü. Sözgelimi kitlelerle “organik bağlar”ı olmadığını bilir; bunu da açıkça teslim eder ve kurulması gerektiğini söyler. Dahası kurulması için pek bir şey yapamadığını da kabul etmeye hazırdır ve hatta bunu da dillendirir. Ancak tam da bu konuşma (“söyleyip ruhunu kurtarma”) ediminden sonra, bir başka vesile çıkıncaya kadar -ki bu vesile tipik olarak bir sonraki toplantı veya arkadaş sohbetidir- her şeyin eskiden olduğu gibi devam ettiği gündelik hayatına dönecektir. Nihayetinde “yaşanacak bir hayat” ve onun gaileleri vardır çünkü.

Tam da bu nedenle, ne kadar “post-ideolojik” görünse de (yani mesafeli tutumu ne kadar ideoloji tarafından “çağrılması” ve ideolojinin öznesi haline gelmesinin başarısız kalmasına işaret eder gibiyse de), pratiklerinde cisimleşen bir kendiliğinden ideolojisi vardır. Althusser’in “insanların gerçek nesneler ve kendi toplumsal ve bireysel varlıklarına ve tarihlerine ilişkin sorunlar karşısındaki davranışlarını ve somut tavır almalarını yöneten pratik kurallar” olarak tanımladığı “pratik ideoloji”[3] açısından düşünüldüğünde, “solculuk” ile “hayat” arasındaki bu gidiş gelişi kolaylaştıran ve doğallaştıran şey onun “nesnel sinizmi” ve kendiliğinden pragmatizmidir. Bu pratik ve kendiliğinden ideolojide inanç başka şeylerden ayrıştırılmış ve özel bir alana hapsedilmiş görünen bir fanteziye dönüşmüştür. Böyle bir kişilik için sol da inanıp inanmadığı şüpheli haline gelmiş bir “hayali cemaat” projeksiyonu olur. Giderek bu kişilik hayali cemaatin “meçhul asker”ine bile şüpheyle yaklaşır; onu karalayanlarla yan yana durmakta da beis görmez. (Burada “meçhul asker”i Mahir, Deniz, Che imgesi olarak düşünebiliriz.) Devrimcileri eleştirirken faşistlerden bile daha zalim olabilen bir kişiliğin sahip olduğu cemaat hissi böyle bir fantezi değil de nedir?

Bu sinik-sözde solcu kişiliğin bir alt tipi, geçmişte “solculuk yapmış” ama şimdiki bütün siyasallığı solun dünü ve bugününün eleştirisinden ve hatta yerden yere vurulmasından ibaret sohbetlerle sınırlı olan kişiliktir. Bu kişiliğin soykütüğünün 1980’lerin ortalarında dillendirilen “bireysellik eksiği”, “kolektivitenin içinde özel alanın kalmaması”, “feodal ahlak”, “cinselliğin reddi ve bacı muamelesi” gibi eleştirilere uzanıyor. (“Hızlı Gazeteci” söylemini akla getirelim.) Bunun yanı sıra, “solun alternatif proje geliştiremediğinden” başlayıp “liderlerin kötülüklerine” kadar uzanan anlatıları da bu soykütüğüne dâhil edebiliriz. Kendine dönük bir eleştirelliği içerdiği ölçüde olumlu bulunabilecek olan bu vurguların zaman içinde “kendine dönüklük” yerine “sola yöneliklik” özelliği kazanmaya başladığını söyleyebiliriz. Buradaki önermelerin her biri kendi içinde doğru olsa bile bu önermelerin kendini bilinçdışı bir şekilde de olsa soldan ayırmaya hizmet edebildiğini düşünmeliyiz. Yani Althusser’in deyişiyle “açıklamak istediği gerçeklikten farklı bir gerçekliğin belirtisi olduğu için”, “içeriği doğru olsa da ideolojik olan” bir sözle karşı karşıya kalabiliyoruz.[4] Zira tam da bu sözü söylemek siyasal pratiğe dâhil olmaktan veya pozitif-kurucu bir (başka) siyasal pratik geliştirmekten kaçınmanın haklılaştırılması olduğu ölçüde, söylenen söz ile sözün söylenmesiyle ne yapıldığı arasında ciddi bir fark ortaya çıkar. Bu açıdan, bu satırların yazarının da geçmişte zaman zaman aldığını düşündüğü türden bir negatif konumun kendisinin sorgulanması gerekiyor. Çok yaygın olan “şefler eleştirisini” yapan insanların, bu eleştiri doğru veya masumane olsa bile, bütün sorunların kefaretini “şefler”e yükleyerek kendilerine dışsallaştırabildiklerini, kendilerinin de içinde yer aldığı topluluğun bu sorunların aşılmasındaki ortak sorumluluğunu es geçebildiklerini düşünmeliyiz. Ancak bu alt kişiliğin de ötesinde, solcuların genel olarak sol, kendilerinin dışındaki hareketler ve hatta kendi hareketlerinin içindeki insanlar veya eğilimler hakkında konuşurken hâkim vurgularının negatif olduğunu söylemek yanlış bir izlenim olmasa gerektir. Kendimiz hakkında hep negatif terimlerle konuşuyorsak, inandığımız şeye inancımız açısından ortaya nasıl bir tablo çıkıyor? Neredeyse kompülsif bir nitelik kazanan bu tavır kolektif kişiliğe ilişkin derin bir şüphenin semptomu olarak görülebilir.

Marksist ideoloji eleştirisini değerli kılan şey kendi ideolojik söyleminin eleştirisinin araçlarını da sunabilmesidir. Bu açıdan kendi ideolojik söyleminin kapanmasına izin vermemek ve kendi siyasal pratiğini sorgulamak (“sorarak ilerlemek”) özgürleşimci bir perspektifin olmazsa olmaz koşuludur. Ancak sözünü ettiğimiz kişilikte ilk bakışta böyle bir eleştirel mesafe var gibiyse de, pratikte ortaya sinik bir mesafe çıkıyor. Zira kendine gülmek veya kendi kendini hicvetmek ile kendine dışsallaştırdığı bir şeyi müstehzi bir edayla karşılamak ve horlamak arasındaki yolu bir çırpıda kat ediyor. İroni meraklısı, alaycı, her şeye ve herkese ürpertici bir soğukluk ve kıyıcılıkla yaklaşan bu sinik kişilik bir grubun içinde yer alsa da içten içe bir aidiyet ve bağlanma sorunu yaşayan bir kişiliktir aynı zamanda. İdeolojilerin “fazlasıyla totaliter ve irrasyonel” oldukları yönündeki liberal argümanın gizli bir cazibesi vardır onun için. Üstelik bütün bunların farkındadır. Sloterdijk’in sinizm için kullandığı “aydınlanmış yanlış bilinç” kavramlaştırması başka herkesten önce bu sinik-sözde solcu kişilik için geçerlidir.[5] Bu açıdan, Marx’ın yazının başında aktardığımız sözünün yine onun “Ne yaptıklarını bilmiyorlar ve fakat yine de yapmaya devam ediyorlar” sözüyle uyumlu olduğunu düşünebiliriz. Ancak bu sinik kişilik Zizek’in revizyonuyla “ne yaptığını bilen ve fakat yine de yapmaya devam eden”[6] bir kişilik olduğu ölçüde bir “bilinçsizlikle” suçlanabilecek bir kişilik değildir. Kendi şizoidliğinin farkında olan, karamsar ve mutsuz bir bilinçtir burada söz konusu olan.

Simmel’in para ekonomisi ve kültürü bağlamında çözümlediği bir toplumsal tip olan “sinik” hakkında söylediklerini bağlamından koparmak pahasına da olsa bu sinik kişiliğe uyarlayabiliriz[7]: Eski Yunan’daki kinik kişiliğin özgürlük gibi bir takım mutlak değerler adına toplumda kabul gören değerleri ve bunlar arasındaki farklılıkları cesaretle reddetmesine karşılık, sinik kişilik bütün yüksek değerleri aşağılar veya aynı düzeye indirirken herhangi bir pozitif ve ideal ahlaki amaca dayanmaz. Bütün eski değerleri hor görür ve fakat bunu kiniğin yaptığı gibi daha yüce bir insani ideale dayanarak yapmaz. (Bu açıdan kinik “hala” ideolojik bir kişiliktir; oysa sinik “ideoloji sonrası”na geçmiştir. Kendisini solcu olarak tanımlamasına rağmen solu her fırsatta aşağılaması kat ettiği “mesafe”ye işaret eder.) Nitekim Simmel de sinik ile ateşli veya heveskâr kişilik arasında bir karşılaştırma yaparak, ikincisinin aşağıda görülen değerleri yükseltmeye çalışmasına karşılık, birincisinin tersi yönde bir hareket gösterdiğini belirtiyor. Yine Simmel’den uyarlayarak diyebiliriz ki, alaşağı etmek şeklinde de olsa değerlere karşı bir tepki gösteren bu sinik kişilik ile her şeyi eşit ölçüde sıkıcı, boş ve heyecanlanmaya değmez gören ve değerler arasındaki farkları artık hissetmeyen bıkkın kişilik iç içe de geçebilir. (Bıkkın kişilik fazla uyarana maruz kaldığı için hissizleşmiş, bir çeşit sinir zafiyeti (nevrasteni) yaşayan bir kişiliktir. Bizim bağlamımızda, “biz vaktiyle çok gördük bunları, çok duyduk bu lafları” diyerek kayıtsızlığını ilan eden “eski solcu” kişiliğe denk düşer.) Bu kişiliklerden birini girdiği marketteki her ürüne burun kıvıran ve hepsinde bir kusur bulan müşteriye, diğerini de raflar arasında “ne fark eder ki?” diye düşünerek hissizce dolaşan müşteriye benzetebiliriz. Bu benzerliğin biçimsel olmanın da ötesinde Simmel’in tartıştığı para ekonomisiyle gerçekten ilişkili bir “ailevi bir benzerlik” olup olmadığı ise ayrı bir tartışma konusudur.
Marx’ın sermayenin “nesnel olarak sinik” olduğu vurgusunu ve bu arada Bourdieu’nün “neoliberalizmin sinizmi bütün pratiklerin normu haline getirdiği” argümanını düşünürsek, bu kişilik ile hâkim ideolojik iklim arasında yüzeydeki olası çatışmaların altında temas noktaları var demektir. Nitekim günümüz Türkiye’sindeki ideolojik alanın hegemonik kodunun post-ideolojik görünen bir sinizm olduğunu dahi iddia etmek mümkündür. “Angaje” olmaktan, bağlanmaktan, taahhütte bulunmaktan kaçınan bu sinik-sözde solcu kişilik ile ibadetini öte dünya için “rasyonel bir yatırım” veya “sigorta”ya indirgemiş bir Müslüman, milliliği arabasının arkasına yapıştırdığı slogandan ibaret olan milliyetçi ve -Ertuğrul Kürkçü’nün anlattığı bir öyküye göre[8]- sahip olduğu trikotaj atölyesinde çalıştırdığı gözaltında kaybedilmiş bir devrimcinin kızlarına 29 Ekim öncesinde 48 saat uyumadan Türk bayrağı diktiren Kürt “yurtsever”i arasında bir akrabalık vardır. Bu kişiliğin Ali Şimşek’in “yeni orta sınıf”ın mizahında izlerini sürdüğü[9] ve İnternet forumlarında da kendini gösterebilen bir başka kişilikle, “her şeyi çözdüğü” ve ideoloji dışı ve üstü bir konum işgal ettiği vehmiyle “yurdum insanı”nı da, “yurdum insanı”ndan söz edeni de tutarlılık gibi bir derdi olmadan alaya alan, tek angajmanı kendi sarkastik bakışına olan ve bütün diğer angajmanlarla dalga geçen, hiçbir şeyle “boşu boşuna” özdeşleşmediği için şişinen kişilikle de bir bağı kurulabilir. Giderek, bu kişiliğin geç veya yeni kapitalizmin “esnek çalışma” rejiminin yarattığı -Sennettt’ın deyişiyle- “karakter aşınması”yla da ilginç bir paralellik içinde olduğunu söyleyebiliriz[10]. Zira güveni, sadakati, karşılıklı bağlılığı ve “ortak kader”e inancı aşındıran bu rejim bir “ironik karakter”, yani kendi benliği de dâhil hiçbir şeyin sabit olmadığına inandığı için kendi kendisini dahi ciddiye almayan, kendi kendisine ironik bir gözlükle bakan, sorumluluk ölçütleri belirsizleşmiş olan ve derinlerde bir “biz” özlemi yaşasa da bağımlılıktan ve özdeşleşmeden korkan bir karakter yaratmaktadır. Hakeza bu sinik kişiliğin solculukla bağı, “akışkan modernliğin” “akışkan aşklar”ı gibidir.

Türkiye solunun yaşadığı travmatik süreçler solculuğun bir kolektif eylemden çok bir kolektif oluş fenomeni haline gelmesine -Tanıl Bora’nın deyişiyle “kimliğe indirgenmesine”[11]- yol açmıştır. Sol, adacıklara çekilmeye zorlanır ve kendi adacıklarında var kalmak için mücadele ederken, kendini kendi kendisine (mitingleri, müziği, siyasal metinleri, toplantıları yoluyla) beyan ve temsil etmekle (rutin bir “bayrak göstermeyle”) meşgul olan bir pratik geliştirmiştir. Solcular arasında oldukça muteber olan ve angajmana işaret etmek için kullanılan “duruş” sözünün Bora’ya “pirupak durmayı” çağrıştırması, “özne-lik kapasitesini değil, öznelliğin kozasını güçlendiren” bu hal yüzündendir.[12] Sözelliğin hükmü de bundan kaynaklanmaktadır. Tam da bu durumda, solculuk bir kişilik sorunu haline gelmeye başlamıştır. Ancak ilk bakışta paradoksal görünse de, bu süreçte solcu kişiliği tanımlamak da zorlaşmıştır.

Nitekim bugün bir solcunun eşkâlini tarif etmek her zamankinden daha zordur. Yalnızca parka ve bıyık gibi dış görünüşle ilgili kodların artık hükümsüz olması yüzünden böyle değildir bu. Kullandığı birkaç sözcükten bir kişinin hangi harekete mensup olduğunu tahmin edebildiğimiz dönemden çok uzağız artık. O durumda söz konusu olan kişilik kendini kolektif kişilikle özdeşleştirmiş bir kişiliktir. Taktığı maske onun yüzüdür de aynı zamanda; bu nedenle de kendine dönük mesafesi azdır. Kolektif kişiliğin vazettiği maskeyle tümüyle özdeşleşmese de, onu bir norm olarak kabul eder. (Birinci sigarası içmenin kural olduğu bir durumda çorabında filtreli sigara saklayan kişilik kurala inanmasa da “gibi görünmek” derdinde olduğu ölçüde normu tanımıştır.) Kolektif kişilikle özdeşleşmenin eleştirelliği kısıtladığını söylesek de, eleştiri-özeleştiri mekanizmasının “ritüel” haliyle bile olsa işlemesi manidardır. Oysa şimdiki durumda sözünü ettiğimiz kişilik maskeye de ihtiyaç hissetmeyen ve kendine karşı fazlasıyla mesafeli bir kişiliktir. Tam da bu nedenle eşkâlini tarif etmek zorlaşmıştır. Solculuk bir kişilik sorunu haline geldikçe, sembolleri değişken olan kişiliği “okumak” da zorlaşmıştır. Kendine karşı mesafe tartıştığımız üzere sinik bir biçim almaya başlamıştır. Kolektif yaptırımlardan yoksun eleştiri ise başkalarının düşüncelerinde hata arayarak kendini öne sürmenin bir aracına dönüşmüş veya kendi kendine yöneltildiğinde bile “yapılıp geçilen”, sonrasında her şeyin eskiden olduğu gibi devam ettiği ve bunun bilincinin de esaslı bir sorgulamaya yol açmadığı bir zihin egzersizi haline gelmiştir.

Bu bakımdan, sinik-sözde solcu kişilik vaktiyle Mao’nun -“Liberalizmle Mücadele” yazısında[13]- sözünü ettiği “kendine karşı liberal bir tavır takınan”, “kolektif hayatın ilkelerine kulak asmayıp kendi bildiğini okuyan”, “çalışmada savruk, öğrenmede gevşek” olan, “hatalara” karşı kayıtsız kalan ve “sadece suçlanmamaya bakan”, “kitlelerin dertleri” ile hiç ilgilenmeyip “sıradan biri gibi davranan”, “Marksizmi başkalarına, liberalizmi kendilerine uygulayan” kişilikten farklıdır. Zira onun sözünü ettiği kişilik sinsi, gevşek ve sorumsuz olsa da, “kolektif hayat”ı ve kolektif kişiliği en azından başkalarına karşı norm olarak alır ve bunlara olan “inancı” açıktan sorgulamaz. Söyledikleri ile yaptıkları arasındaki çelişki basittir. Oysa bizim sözünü ettiğimiz kişilik “kolektif hayat”ı kendisi uymasa bile bir norm olarak vazetmekten çok, ona olan inancını neredeyse kaybetmiş ve hatta bunu da saklamayan bir kişiliktir. Yaptırımlara maruz kalmadığı gibi yaptırım da uygulamayan, suçlanmamaya bakmak gibi bir derdi esasen olmayan, kendi durumunun farkında ve hatta bu durumu dillendirmekten de kaçınmayan bir kişiliktir.

Tabii onun bu durumu ile Mao’nunki gibi bir söylemin şimdiki halde kendinden menkul bir otoriteyle konuşamaz olması arasında doğrudan bir bağ var. Sennett “kolektif kişiliğin mantığının tasfiye olduğunu” ve kolektif arınmanın “sadık Amerikalı” veya “sahici devrimci”yi arayıp durmayı içerdiğini söylemişti[14]. İdeolojisiyle tümüyle özdeşleşmiş, bireysel kişiliği ile kolektif kişilik arasında boşluk veya gerilim olmayan, “çelik disiplinli” bir “gerçek devrimci” tipini vazeden ve buna uymayan durumlarda (veya bu bahaneyle kişisel veya “sekter” bir iktidar kurmak hesabıyla) “tasfiye”ye girişen bir sol söylemden söz etmemiz artık zor. Bu da aslında şimdi karşı karşıya olduğumuz durumda “gevşekliğin genelleşmesi” ve hatta mevcut biçimiyle kolektif kişiliğin herkesçe teslim edilen bir parçası haline gelebilmesiyle doğrudan ilişkili.

•••
Böyle bir kişiliğin oluşumu Türkiye’deki hegemonik süreçlerin solcular üzerindeki etkisi olarak görülebilir. Ancak hegemonik ideolojinin sola sirayet etmesinin bu biçimiyle doğrudan ilişkili olsa da görece ayrı düşünülmesi gereken bir başka biçimini unutmamak gerekir ki bu da Gramsci’nin “transformizm” (dönüşümcülük) adını verdiği şeydir[15]. “Pasif devrim” veya “devrim-restorasyon”un tarihsel biçimlerinden biri olan transformizm, müttefik ve hatta antagonist-düşman grupların aktif öğelerinin yerleşik düzen tarafından derece derece ama sürekli olarak soğurulmasına işaret eder. (Gramsci’nin bu kavramı 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren İtalya’daki sağ ve sol partiler arasındaki yakınlaşma ve giderek aralarında anlamlı bir farkın kalmaması sürecine ilişkin kullanması ile Türkiye’deki –şimdilerde pek işlenmeyen - sağ ve sol ayrımının geçersizleştiği iddiaları arasındaki paralellik dikkat çekicidir.) Gramsci transformizmin iki döneminden söz eder: “Moleküler transformizm” adını da verdiği birincisi muhalefet partilerinin siyasal figürlerinin tek tek muhafazakâr-ılımlı “siyasal sınıfa” dahil edildikleri, ikincisi ise solcuların gruplar halinde ılımlı kampa geçtikleri dönemdir. (Ilımlılar üst sınıfların organik entelektüelleri olarak yoğunlaşmış bir güç oluşturuyorlardı ve dağınık ve moleküler bir haldeki her dereceden entelektüellerin oluşturduğu bütün bir kitle üzerinde “kendiliğinden” bir güçlü cazibe kazanmışlardı.) Gramsci’nin “bir entelektüeller kitlesinin” “sözde sosyalist ama gerçekte sadece demokrat olan” sol partilere geçtiği bir ara dönemden söz etmesi bizim açımızdan dikkate değer. Bu entelektüel, ahlaki ve siyasal hegemonya aygıtının kurulmasında önceden hazırlanmış bir parti programının değil de –onun “liberal” olduğunu söylediği- bireysel, “moleküler” ve özel girişimlerin etkili olduğunu vurgulaması da önemlidir.

Bir zamanlar Maoizmin ideologluğunu yapmış ve Stalin’e toz kondurmamış bir figürün şimdiki mesaisini devrimci-sosyalist hareketin nasıl da totaliter ve antidemokratik olduğuna harcaması veya bir ay öncesine kadar dahil olduğu sosyalistler cephesinin medyada temsilciliğine soyunan bir figürün “bir çırpıda” diğer cepheye geçmesi ve eskiden çalıştığı gazeteye ve sola oklarını çevirmesi tam da Gramsci’nin sözünü ettiği türden bir moleküler transformizm örneği değil midir? Gramsci’nin sözünü ettiği gibi kitlesel olarak karşı kampa geçme durumundan Türkiye sosyalistleri-devrimcileri açısından söz edemesek de, en azından bir kısmının çok çeşitli siyasal, ahlaki, entelektüel, ekonomik-mesleki yollarla massedildiğini, “sisteme dahil edildiğini” veya en azından nötralize edildiğini söyleyebiliriz. Zira 1960’larda başlayan ve 12 Eylül cuntası döneminde doruğa çıkan solcuların fiziki varlığına karşı taarruzlar transformizm yoluyla, yavaş yavaş, kendiliğinden bir şekilde işleyen bir hegemonik tahkimatla devam ettirilmiştir. Gramsci, düşman grupların massedilmesini bu grupların önderlerinin “başlarının vurulması ve çok uzun bir süre için bir şey yapamaz hale getirilmesi” ile de ilişkilendiriyor. Şiddet-zor-tahakküm yoluyla imha edilmeye, sindirilmeye veya en azından travmatize edilmeye çalışılan solun yeniden canlanma hamleleri de çok çeşitli kanallarla inceden inceye yürütülen ve “yeni bir insan” yaratmayı hedefleyen mevzi savaşıyla “baştan boşa çıkarılmak” istenmiştir. (Kürt sorunu, laiklik çatışması ve “kültürel kimliklerin keşfi”nin milliyetçilik, laikçilik ve Alevicilik gibi dinamikler oluşturarak, zaten zayıf düşürülmüş olan solun mevcut veya en yakın potansiyel kaynaklarını kuruttuğunu ve gücünü daha da aşındırdığını unutmamak gerekir elbette.)

Bu tahakküm ve hegemonya süreçleri solun en azından kısmen varolan organik kitle bağlarını başarıyla koparırken, sahip olduğu (edebiyat, yayıncılık, üniversite, sinema vb. alanlardaki) entelektüel ve ideolojik üstünlüğü kaybetmesine de yol açmıştır. Eskiden beri olanlardan başka, yeni ve etkili iktisatçılar pek de çıkaramaması, sıkı bir habercilik yapabilen, etkili köşe yazarları bulunan ve dar bir solcular çevresinin ötesine kendini yayabilen bir gazetesinin olmaması, ezilenlerin ve sömürülenlerin neoliberal zamanlardaki hikâyelerini çok çeşitli biçimlerde anlatan güçlü edebi metinler üretememesi, İslami cemaatlerin çocuklar için bile televizyon kanallarına sahip oldukları bir durumda herkese ulaşabilen bir televizyona dahi sahip olamaması ve hatta -tek tük örnekleri haricinde kendi sinemacıları olmayan- devrimcilerin “belgesel işini” öğrenip kendi belgesellerini kendileri yapmak zorunda kalmaları bu üstünlük kaybının işaretleridir.

Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi muhafazakâr-(neo)liberal hegemonyanın solcular üzerindeki etkisi bu dışsal biçimlerden ibaret değildir. Zira burada sözünü ettiğimiz sinik-sözde solcu kişilik onun kimi “solculara” sirayet eden içsel bir biçimidir. Yani bu kişilik transformizmin çekim alanına girmiş olan, Gramsci’nin sözünü ettiğinden görece farklı da olsa bir çeşit “moleküler transformizm” süreci yaşayan bir kişilik olarak düşünülebilir. Böyle olduğu ölçüde de, devrimcilerin-sosyalistlerin ayrı ve özel bir mesai harcamasını gerektirmeyen, etkisi ancak bu transformizme kaynaklık eden sermaye mantığına ve muhafazakâr-(neo-)liberal hegemonik projeye karşı ezilenlerin karşı hegemonik siyasal ve toplumsal projesini çıkarma mücadelesiyle giderilebilecek bir durum söz konusudur.
Bu mücadelenin yürütülebileceği ve başta sözünü ettiğimiz üçüncü kişilik tipinin işaret ettiği yol ise, Ortodoks Marksizm ile post-Marksizm (“işçicilik” ile “sınıftan kaçış”) arasında olduğu gibi, doktriner ve disipliner bir tavır ile pragmatik ve liberal bir tavır arasında, püritenizm ve tasfiyecilik ile sinizm ve “mezhebi genişlik” arasında bir üçüncü yoldur aynı zamanda. Heterodoks, heterolojik ve karşı hegemonik olduğu ölçüde basitçe “orta yolculuk” olarak görülemeyecek olan bu yol, devrimci hareketin geleneğindeki dervişane ve kendini adamış tavır ile yeni zamanların “esnek” ve “kendine mesafeli” tavrını yeni bir solcu kişilikte eklemleyip “koruyarak aşabilen” ve yeni bir devrimci gelenek icat edebilen bir yol olacaktır. Böyle bir yolu açmak için mücadele eden, hayatı ve kendisini samimiyetle dert eden ve çok çeşitli yapısal engellerle karşı karşıya olmakla birlikte yeni zamanların devrimci kişiliğini yeşertmeye çalışan insanların ve onların geliştirmeye çalıştıkları bir “hareket”in olması ümitlenmemiz için yeterlidir. TEKEL işçileri bir ateş yaktığı gibi, yetmiş küsur gün onlarla beraber sabahlayan insanlar ve onların sahici kişilikleri de bizi yanlarına çağıran bir ateş yakmıştır. Bu çağrı, başkalarının yanı sıra, yukarıda tartıştığımız kişiliğe de bir çağrıdır.


[1] Bkz. Tanıl Bora; Sol, Sinizm, Pragmatizm
Birikim Yayınları, İstanbul 2010.                                                               

[2] K. Marx; Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i
Çev. S. Belli, Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 47.                                      

[3]     L. Althusser; Felsefe ve Bilim Adamlarının Kendiliğinden Felsefesi - Çev. Ö. Sezgin, Birey ve Toplum Yayıncılık, Ankara 1984, s. 18.
[4]     A.g.y., s. 12.
[5]     Sloterdijk’in argümanının kısa bir özeti için bkz. T. Bora, a.g.y., s. 24-5.
[6]     S. Zizek; Sublime Object of Ideology (İdeolojinin Yüce Nesnesi) - Verso, Londra 1989.
[7] G. Simmel; The Philosophy of Money - Der. D. Frisby, Routledge, Londra 2004, s. 255-7.
[8]     Aktaran Y. Göktürk; “Solun Ufku, Express, 2009/12, s. 4.
[9]     A. Şimşek; Yeni Orta Sınıf, L&M Yayıncılık, İstanbul 2005.
[10] R. Sennett; Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri - Çev. B. Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2002, s. 122. [11] T. Bora, a.g.y., s. 76.
[12] A.g.y., s. 27.
[13] Bkz. http://www.sosyalistforum.org/mao-zedung/26676-mao-zedung-liberalizmle-m...
[14] R. Sennett; The Fall of Public Man (Kamusal İnsanın Çöküşü), Faber and Faber, Londra 1986, s. 223.
[15] A. Gramsci Selections from Prison Notebooks, - Der. Q. Hoare ve G. N. Smith, Lawrence and Wishart, Londra 1971, s. 57-60

Menu