Marksizm

L'Humanite ve France Nouvelle'de yayımlanan birçok yazı, kongreye sunulan belgede"proletarya diktatörlüğü"ne atıf yapılmasından kâh yana, kâh karşı tavır almışlardır; ve hattâ bu kavramın parti tüzüğünde yer alıp almamasından yana ya da karşı görüş belirtmişlerdir. Anten 2 radyo programında sorulan bir soru üzerine, Georges Marchais terimlerinden her ikisinin de ne bugünkü duruma ne de Komünistlerin hedeflerine uyduğu, “proletarya diktatörlüğü”nün terk edilmesinden yana olduğunu bildirmiştir."Kongre bu sorunu kesip atacaktır" diye eklemiştir.

Öyleyse, şu durum karşısında bulunuyoruz: 22. Kongre, başlangıcından bu yana, Komünist partilerin siyasal eylem ve örgütlenmelerinin dayandığı ilkelerden yapılacak radikal bir dönüşü onaylama tehlikesiyle karşı karşıyadır. Marx'ın anlaşılmaz olmayan tezlerini aktaran Lenin şöyle yazıyordu

"Marksizm'i sınıf mücadelesi öğretisiyle sınırlandırmak, onu burjuvazi tarafından kabul edilebilir bir şeye indirgemek demektir. Sadece, sınıf mücadelesini tanımayı, proletarya diktatörlüğünü tanımaya vardıran kimse Marksisttir." Devlet ve İhtilâl.

1. İlk uyarı ortaya çıkıyor: Böylesine önemli bir teorik dönüş, mal kaçırır gibi aceleyle gerçekleştirilemez. Nasıl oluyor da, bugünkü tartışmanın temeli olan Kongre hazırlık belgesi bunu sessizce geçiştiriyor? Komünist militanlar, açıkça koyulan bir sorunun şokuna dayanma ve siyasetlerinin ilkeleri üzerine tam bir tartışma yürütebilme yeteneğinden yoksun mudurlar? Özellikle Kongre dolayısıyla, Komünistlerin eylemini yeni temeller üzerinde kurmaya, ona, bundan böyle proletarya diktatörlüğünü dışarıda bırakan yeni tarihî hedefler göstermeye yönelen kanıtların tümünü, Komünistlerin sadece"diktatörlük" kelimesinin getirdiği itme duygusuyla değil de tartışmayı bilerek düşüncelerini açıklamaları için ayrıntılı olarak sergilemek gerekmez miydi?

Gerçekte, ki bu benim ikinci uyarımdır, ne yazık ki biz Komünistlerin -yani partinin- şu anda bu temel tartışmayı iyi sürdürme yeteneğinde olmamamız çok endişe verici bir durumdur. Çünkü, bunun koşulları bir araya getirilmemiştir.

(...) Fransa Komünistleri, daraltılmış koşullar içinde, bilimsel olarak analiz etmeden, Marksist gelenekle bir bütün oluşturan ve kelimelere indirgenemeyecek bir ilkeyi reddetmeye çağrılmaktadırlar. Onun yerine koyacağımız şeyin nesnel anlamını ölçebileceğimizden emin miyiz?

2. Yukarıda bir alıntı yaptım. Daha binlercesi gösterilebilir. Alıntılar hiçbir şeyi kanıtlamaz. Alıntılara indirgenince, Marksizm verimsiz bir skolastik, bir formüller dini olur: acılı bir deneyin sonuçları, bize bunu yeterince öğretti. Yine de şunu hatırlatalım:"proletarya diktatörlüğü" Marksist teorisyenlerin kafasından çıkmış bir teorik türetim değildir, yapmak zorunda kaldıkları ve uzun bir pratiğin derslerini özümleyen bir bulgudur. Ve bu pratiğin öğrettiği, özellikle, devrimci sınıfın, burjuva hukuk ideolojisinin üzerinde temellendiği aldatıcı alternatifler içine kapanmasının imkânsızlığıdır: kendiliğinden"diktatörlük" ya da kendiliğinden"demokrasi"; emekçilerin, egemen sınıf olarak devlet zorlaması aracılığıyla örgütlenmesi ya da kurtuluşları için demokratik kitle mücadelesi. Oysa, işte şimdi bu alternatifler içine kendimizi kapatmaktayız.

Ortaya koyulan şeyi iyi görmek gerekir. Eğer işçi hareketinin sınıf mücadelesi, kendisine hedef olarak"basitçe" mutluluk, özgürlük, demokrasi vb. değil de, bütün güçlüklere ve hattâ içinde taşıdığı kuşku verici çelişkilere rağmen proletarya diktatörlüğünü koyduysa, bunun maddî bir nedeni vardır. Çünkü kapitalist sömürü, kaçınılmaz olarak burjuvazinin sınıf diktatörlüğünü getirir ve bu diktatörlüğün özel tarihî koşulları içindeki eşitsiz biçimdeki şiddetli ve açıkça baskıcı biçimleri ne olursa olsun, kapitalist sömürü onun üzerine dayanmaktadır; ve çünkü, olduğu gibi"emekçilerin hizmetinde" çalışamayacak olan, varolan devlet aygıtını yıkmaya hemen girişmeksizin, burjuva diktatörlüğünün tarihî temellerini yıkmak imkânsızdır.

Dolayısıyla, proletarya diktatörlüğünden geçmeden"gerçek" demokrasi için, halk kitlelerinin demokrasisi için mücadele edebileceğimize inanıyorsak, demek ki burjuva diktatörlüğünün varlığını inkâr ettiğimizi söylemek istiyoruz ve devlet aygıtının sömürü aracı olarak rolünü inkâr ediyoruz. Bugünkü Fransa'daki mücadeleler içinde emekçilerin deneyine uygun düşen bu mudur?

3. Kitlelerin hareketi üzerinde ağırlığını duyurduğunun bilincine vardığımız dramatik bir olguyla karşı karşıyayız. Bu olgu, Sosyalist ülkelerin (ya da bazı Sosyalist ülkelerin) tarihinin"proletarya diktatörlüğünün" biçimini bozmuş ve değerden düşürmüştür. Parti ile devleti özdeşleştirerek, onu proletarya üzerinde diktatörlüğün eşanlamlısı yapmıştır; pratik olarak, proletarya diktatörlüğü ve siyasal kitle demokrasisini karşı karşıya getirmiştir. Ağır siyasal bunalımlara ve uluslararası Komünist harekette derin bölünmelere götürmüştür. Ama bu durum karşısında yakınmak yetmez, önce işin içinden sıyrılarak, sonra da proletarya diktatörlüğü sorununu reddederek yanından dolaşmayı ummak nafiledir. Tam tersine bu durumu analiz etmek gerekir. Tarihi bir olgunun tarihi nedenleri vardır. Sosyalist ülkeler halklarının proletarya diktatörlüğünü tam olarak gerçekleştirmelerini engellemiş (bütün"kişilik" sorunlarının ötesinde) ve böylece onu, eğilim olarak kendi karşıtına dönüştürmüş olan tarihi nedenler nelerdir? Burjuva devlet aygıtının fiilen yıkılmasını ve dolayısıyla da yüzyılların sınıf baskısı tarafından bırakılmış dev toplumsal çelişkilerin tam olarak çözümünü engellemiş olan tarihi nedenler nelerdir? Bu nedenler, bugün kapitalist dünya ve sosyalist dünyada hangi biçimlere bürünmektedirler ve bunlara karşı durmak nasıl umulabilir? Dolayısıyla, Komünistlerin devrimci eylemine kılavuzluk etmesi için proletarya diktatörlüğü kavramına getirilmesi gereken zenginleştirmeler (buna düzeltmeler de dahildir) nelerdir?

4. Bu soruların yokluğu, parti içinde bugünkü tartışmayı geniş ölçüde işe yaramaz duruma sokmaktadır. Etkileri, bazen şaşırtıcı sonuçlar gösteren belge tasarısının her satırında kendini hissettirmektedir. Bunun sadece bir tek örneğini vereceğim. Tasarı,"uluslararası bağlam"a küçük bir paragraf ayırmaktadır. Bundan şu izlenim çıkıyor ki, bir yanda, dünyadaki durum aynı biçimde emperyalizmin zararına, sosyalist kampın, kurtuluş mücadelelerinin, işçi hareketinin ve bu ilerici güçlerin birliği yararına gelişmektedir; öte yandan Fransa,"dünyadaki ağırlığı" dolayısıyla, emperyalizmin müdahalesinden kaçarak kendi iç toplumsal dönüşümünü sürdürme imkânlarına sahiptir. Oysa, olgular bu basit ve iyimser görüşü tamamen yalanlamaktadır. Son birkaç on yıldır emperyalizmden kurtulmayı ve Sosyalizme doğru yürümeye başlamayı başarmış olan halklar bunu, emperyalist müdahaleye karşı uzun mücadeleler pahasına yapmışlardır: bunlar da Küba ve Vietnam'dır. Tabii bu zaferlerin tarihî önemini azımsamak söz konusu değildir, çünkü bunlar, halklar ve emekçiler için devrimin mümkün olduğunu göstermektedirler. Ve bu, sosyalist kampın bölünmüşlüğü ve üzerinde emperyalizmin başarıyla oynamaktan geri durmadığı, sosyalizmle ulusal bağımsızlık mücadeleleri arasındaki ittifakın hassaslığından (Ortadoğu'ya bakınız!) doğan engellere rağmen gerçekleşmiştir.

Peki o zaman, bu ayırımı üstü örtülü olarak gidermek için değinilen"Fransa'nın dünyadaki ağırlığı" kanıtı hakkında ne düşüneceğiz? Açıkçası, bu bir tek anlama gelebilir: Fransa'nın kendisi de emperyalist bir ülke olduğu için, dünya emperyalist sisteminin (ki kendisi de onun bir parçasıdır) iç tarihine müdahalesini nötralize etmek, hattâ bundan tamamen kaçmak için daha elverişli koşullar içinde yer alacaktır! Ama bu kanıt desteklenemez: bu yüzden de gerçekten hiç kimse, bunu böylesine açıkça formüle etmeye kadar işi vardırmamıştı; çünkü doğru olan tersidir: bir ülke ne kadar emperyalist sistemin yüreğinde yer alıyorsa, emperyalizm için, onun devrimci gelişimini engellemek o kadar hayatidir ve bunu yapmak için de o kadar ekonomik, ideolojik, siyasal ve askeri araçlara sahiptir. Ayrıca halk güçlerinin ulusal birliğinin kendisine karşı kenetlenmesiyle sonuçlanacak bir dış saldırı gibi aşırı bir biçime hemen başvurmak zorunda değildir. Fransa'da halk hareketi 1945-1947'de böyle tecrit olmuş ve yenilgiye uğratılmıştır. Ama 1976'da, Fransız toplumunun dünya emperyalist sistemine bağımlılığı azalmamış, önemli ölçüde artmıştır.

Şili, Portekiz, belki de şu sıralarda komşu İtalya örnekleri bize ne öğretmektedir? Emperyalist müdahalenin hiçbir zaman tam olarak aynı biçime bürünmediğini, somut koşullara kendini uydurmak zorunda olduğunu. Bunda dikkati çeken biçimde başarılı olduğunu da ekleyelim: kitle hareketinin özgül zayıflıklarını her yerde sömüren Avrupa sosyal-demokrasisinin karşı-devrimci eyleminin kılavuzluk etmesi, nöbet değiştirmesiyle şurada askeri darbe, burada Ortak Pazar'ın ekonomik baskıları. Bu örnekler, varolan durumu belirleyen temel bir veriyi ortaya koymaktadır: emperyalizmin, bugün henüz çok büyük olan gücü, girişim ve önceden düşünebilme yetenekleri Kapitalist dünyanın herhangi bir ülkesinde, sadece kısıtlı toplumsal değişiklikleri kabul ettirmek için bile olsa, tam siyasal birliklerini henüz gerçekleştirmemiş olsalar ve mücadelelerinin zorunlu sonucunun kapitalizmin devrilmesi olduğunun bilincinde olmasalar da, kitlelerin siyasal alana bizzat müdahale etmeye başlamaları, emperyalizmin müdahale etmesi ve hattâ önce davranarak karşı-devrimi öngörmesi ve örgütlemeye başlaması için yeterlidir.

Bu yüzden, ülkemizde gerçek bir toplumsal değişimin gerekliliği ve koşulları olgunlaştığı anda, buna ulaşmak için bir strateji, bugün çıkarları büyük sermayenin politikası tarafından zedelenmiş ve ilke olarak ona karşı birleşmek zorunda olan toplumsal tabakaların basit bir  muhasebeleştirilmesine dayanamaz; bu tabakaların kâğıt üzerinde"salt çoğunlukçu" olmaları gibi basit bir gözleme dayanamaz; genel sloganlar ve böyle bir çoğunluğu kendiliğinden bir araya getirecek evrensel ideolojik temalar ileri sürmekle yetinemez. Bizzat kendi varlığını gözeten emperyalizmin müdahalesinin özel koşularını öngörmesi gerekir; üzerinde emperyalizmin oynayabileceği halk kesimindeki çelişkileri, değişikliğe karşı, hattâ kendi çıkarlarına karşı sömürülenler dahil büyük kitleleri ayağa kaldırmak için emperyalizmin elinde bulunan -ve tümünü kullanacağı- araçları, analizde hesaba katmak gerekir (Portekiz'de kendisinin sefalete ve göçe zorladığı yoksul köylüleri ön hatta çıkarmayı başarmadı mı?). Bunu şematik olarak söylemek için, değişim ve sosyalizme geçiş için halk birliğinin temellerini göz önüne almak yetmez, gerektirdikleri mücadele biçimlerini analiz etmek ve düşünmek için, karşı-devrimin potansiyel temellerini de göz önüne almak gerekir, bütün güçlük buradadır. Sorunun bu iki yanını fark etmeyen her strateji hayalci olacaktır, zaferleri değil yenilgileri hazırlayacaktır.

Burada -bu, sorunun sadece bir yanıdır, kabul edilebilir sınırlar içinde kalmak için ayırdım  yeniden proletarya diktatörlüğüne geliyoruz."Proletarya diktatörlüğü" kelimesi değil, ortaya koymamız ve çözümlememiz gereken, bizim yerimize hiç kimsenin çözümleyemediği ve çözümleyemeyeceği proletarya diktatörlüğü sorunlarına geliyoruz. Burjuvazinin bize kabul ettirmek istediği alternatife göre, demokratik kitle mücadelesi yerine proletarya diktatörlüğü değil, proletarya diktatörlüğünü fiilen gerçekleştiren, geniş ölçüde demokratik, kitle mücadele biçimlerine sömürücülere ve burjuva devlete karşı emekçilerin ve halkın mücadele birliğine geliyoruz. Kendi, payıma, özgün aşamalardan sosyalizme geçişin, başka kapitalist ülkeler gibi Fransız toplumu için de"gündemde" olduğuna derinden inanıyorum. Düşmanın ideolojik baskısına boyun eğerek, bu sürecin çelişkilerini gerçekte olduğundan daha aşağıda değerlendirerek ve bunun gerektirdiği sınıf mücadelesinin keskinliği ve ortaya getirdiği üzerinde kendimizi aldatarak buna ulaşabilme şansımız olduğuna inanmıyorum.

Yoldaşlar, proletarya diktatörlüğü sloganını düşüncesizce fırlatıp atmayalım! Teoride ve pralikte, her zamankinden daha fazla Komünist olalım.

Proletarya Diktatörlüğü Üstüne, Etienne Balibar

Menu