Milliyetçilik
Çok değil, bundan birkaç yıl önce, Türkiye‘de birisi milliyetçilik denilen olguyu incelemeye kalksa, küçümsenmekten tutun da faşistlikle suçlanmaya kadar yolu vardı. ’70’lerin başında, Afrika’daki azgelişmiş ülke milliyetçiliğini neden incelediğimi insanlar çok merak ettiler. Aynı onyılın sonunda, Kemalist milliyetçilikle ilgili bir kitap yazıyorum diye az laf işitmedim.
İnsanlar, kendilerince haklı olarak, yaptığımın a-nakronik (zamanını şaşırmış) olduğunu düşünüyorlardı. Çünkü milliyetçilik aşılmış, zamanın gerisinde kalmıştı. Anakronik olduğunu kabul ediyorum, ama zamanının gerisinde kalmış olmasından değil de, biraz tersi nedenden ötürü. Neyse.
 
’90’larda artık kimseciklerin milliyetçilik olgusunu anakronik falan ilan etmeye gücü mecali yok. Kendisinin yerini alma savında olan tutunum (cohesion) ideolojisinin, Proletarya Enternasyonalizmi’nin başarısızlığa uğramasından sonra milliyetçilik öyle bir patlama yaptı ki, kişilikleri ve meslekleri itibariyle en ilgisiz olanlar bile, her yakaladıklarına “Yahu, Yugoslavya’da neler oluyor, bir anlatsana” demeye başladılar.

Milliyetçiliğin encamını, bazı makaleler dışında, daha önce iki kitapta ele aldım (Azgelişmiş Ülke Milliyetçiliği, Kara Afrika Modeli, Ankara SBF Y., 1977; Atatürk Milliyetçiliği, Resmî İdeoloji Dışı Bir İnceleme, 2. Basım, Ankara, Bilgi Y., 1990). Bir de, Marksizm ve Gelecek dergisinin 1992 başında çıkan 5. sayısında İlhan Tekeli, Alaeddin Şenel ve Mehmet Ali Ağaoğulları’yla birlikte bir açıkoturum yaptık. Daha fazla bilgi ve ayrıntı için oralara bakabilirsiniz. Burada lafı idareli kullanarak, hem olgunun en can alıcı noktalarını öne çıkarmaya hem de milliyetçiliği 21. yüzyıl eşiğindeki yerine oturtmaya çalışacağım. Yöntem olarak da, arabaşlıklar koymayı ve küçük küçük sorular sorarak yanıtlamayı deneyeceğim. Okuması kolay olur diye.

“BİZ” VE “O’NLAR”

Milliyetçilik, insanların kendi benzerleriyle bütünleşme yoluyla kendilerini güçlü ve huzurlu hissetmek için tarih boyunca başvurdukları yollardan bir tanesidir.

İnsanlar, bir gruba ait olduklarını, o grubun üyesi sayıldıklarını hissedince rahatlarlar. Bunun için iki yol kullanırlar. Ya grubun diğer üyeleriyle ortak yönlerini vurgulayarak biz duygusunu güçlendirirler, ya da grubun dışındakileri (o’nlar) dışlayarak, kötüleyerek kendi gruplarının dayanışmasını bu olumsuz yöntemle arttırmaya çalışırlar. Genellikle bu iki yolun ikisi birlikte kullanılır, ama ilke olarak, biz duygusunu oluşturan ögeler zayıf olduğu zaman, ikâme etmek için, o’nlar kavramına daha çok başvurulur. Huzursuz bir insanın, çevresiyle daha çok çatışması gibi.

Soru: “Grup” ama, hangi tür grup? Sınırları ne?

Bu kavram tarih boyunca değişmiş ve sınırları gitgide büyümüştür. İlk zamanlarda klan’dır. Feodal dönemde, feodal beyin malikanesine dahil topraklarda yaşayanlardır. Daha sonra, feodal beylerden en güçlüsü diğerlerini (burjuvazinin yardımıyla) ortadan kaldırıp mutlakiyetçi krallığı kurduğu zaman, bu krallık sınırları içinde yaşayanlardır.

EKONOMİK PAZAR OLGUSU

Soru: İçinde yaşadıkları siyasal birim büyüyüp de örneğin feodal beylikten mutlakiyetçi krallığa ulaştığında, bu insanlar otomatik olarak biz duygusuna sahip olup, bu sınırların dışında yaşayanları o’nlar mı saymaya başlıyorlar?

Hayır. Çok özet olarak, olay şu: Belli bir toplumdaki ekonomik pazarın (ticaretin) ulaştığı topraklarda yaşayanlar yavaş yavaş bir biz duygusuna sahip olmaya başlıyorlar. Çünkü, ticaret yapabilmek için, daha önce olmayan, örneğin ortak bir dil ve ortak davranışlar üretmeye başlıyorlar. Bunun sonucu olarak da, ekonomik pazarın sınırları içindeki alana “vatan” demeye, bunun dışında yaşayanları da dışlamaya başlıyorlar. Vatan, bir zamanlar feodal beyin malikânesi iken, ekonomik pazarın boyutları büyüyünce, bu sefer yeni boyutların kapsadığı yer vatan oluyor.

Soru: Bu iş ekonomik pazar olgusu dışında herhangi bir mekanizmaya sahip değil mi? Her şey görünmez bir elle otomatik mi oluyor?

Ekonomik pazar bu işin özü ama, bu duygu yaratıcı mekanizma dışında bir de ideoloji yönü var işin. Toplum hangi tür toplum olursa olsun, seçkinlerin (yani sanatçıların, bilimadamlarının) yaptıkları ve yazdıkları, hep bu biz duygusunu oluşturmaya, onu güçlendirmeye ve bunu da bir yüce sadakat odağı çerçevesinde yapmaya yönelik oluyor. Tabii, bu odak, o toplumdaki başat veya egemen sınıfın çıkarlarını gözetecek biçimde saptanıyor. Örneğin, klan toplumunda bu odak, yaşlıların sözünün geçmesini sağlayan “Ataların Ruhu”. Kilise kurumunun en büyük bey olduğu feodal toplumda: “Tanrı”. Mutlakiyetçi krallık döneminde: “Hükümdar”. Toplum, işte bu “yüce” odaklar çevresinde bütünleşsin isteniyor.
Milliyetçilik de, tarih içinden uzanagelen bütün bu duygu ve ideoloji yumağının, zincirinin bir halkasından başka bir şey değil.

Burjuvazi, feodal toplumun siyasal parçalanmışlığı ve asayişsizliği yüzünden istediği gibi ticaret yapamadığı için mutlakiyetçi krallığın kurulmasına yardım etti ve yeni siyasal birimin hem daha büyük, hem daha güvenli olan ekonomik pazarından yararlanarak zenginleşti. Bir süre sonra daha da güçlenince, ekonomik iktidarın yanı sıra siyasal iktidara da sahip olmak istedi ve 1789 Devrimi’ni yaptı. Artık monarşi kaldırılmıştı. Yerine ne konacaktı?

İşte burjuvazi, bu sorunu, yeni yüce sadakat odağına millet kavramını koyarak halletti. Bu kavram, mutlakiyetçi krallık döneminde homojen bir görünüm alan, yani aynı dili konuşan, aynı dine (mezhebe) inanan, aynı duyguları paylaşan insanlardan oluşan yeni grubu temsil ediyor, insanların yeni biz duygusunu ifade ediyordu. Burjuvazi bu odak noktasına doğrudan doğruya kendini koyamazdı, çünkü devrimi tek başına yapmamıştı; halktan büyük destek görmüştü. Zaten, buna gerek de yoktu, çünkü millet’i nasıl olsa burjuvalar temsil edecekti. Nitekim, ancak belli miktarda vergi verenler (yani parası olanlar) oy hakkına sahip oldu.

BATI AVRUPA DIŞINDA DURUM

Soru: İngiltere ve Fransa’daki milliyetçiliğin bu işlevi başka ülkelerde görülmüyor. Hele, azgelişmiş ülkelerde durumlar bambaşka.

Aslında, duygu planında değişen bir şey yok. Her yerde insanların derdi, çeşitli köklü değişikliklerin (Sanayi Devrimi, köyden kente göç, alışılmış yaşam düzeninin teknolojik değişiklikler sonucu bozulması vb.) iç dünyalarda yarattığı kimlik bunalımını gidermek. Bu açıdan, 1800’lerde Manchester’a göçeden insanla, 1960’larda Afrika’nın derinliklerinden kentlere göçeden insanın kimlik sorunu ve gereksinmeleri açısından bir fark yok. Değişiklik, ideoloji alanında. Kitlelerin bu huzursuzluğunu giderme reçetesi olarak seçkinlerin önerdiği çözümlerde. Milliyetçilik’in tanımına bazı ögeleri sokan da bu çözümler zaten.

Almanya ve İtalya’da önerilen reçete ulusal birlik oldu, çünkü Alman ve İtalyan burjuvazilerinin Batı Avrupa’daki başarılı örneğe yetişmek için birleşik bir ulusal devlet kurmaya gereksinmesi vardı.

Balkanlarda ulusal bağımsızlık önerildi. Azgelişmiş ülkelerde ilk etapta ulusal bağımsızlık, arkasından da modernleşme (Batılılaşma) önerildi. Toplumun yapısı, temeli millet’e dayanan Batı’ya benzetilmeye çalışıldı. Bunun için de, özellikle azgelişmiş ülkelerde, olmayan bir millet’i milliyetçiliğin yaratması gerekti. Çünkü, Batı eğitimi almış seçkinlerin (aydınların) önce Batı emperyalizminin sömürge yöneticilerini tasfiye ederek onların yerine geçmeye, sonra da, kendi ortamlarını (Batı ortamını) yaratmaya gereksinmeleri vardı. Halk da, emperyalizm tarafından bozulmuş eski bünyenin huzursuzlukları içinde bu aydınlara sarıldı. Yani, bütün milliyetçilikler ilk örneklere, Batı Avrupa örneğine öykündükleri için, milliyetçilik eşittir Batılılaşma demek yanlış olmaz.

Soru: Bazı azgelişmiş ülkelerde (Angola, vb.) milliyetçilikler Marksist çözümler önerdiler ve uyguladılar.

“İkinci kuşak” diyebileceğimiz, 1970’lerin ikinci yarısından sonra ortaya çıkan milliyetçilikler arasında Marksistler de vardı. Fakat, unutmamak gerekir ki Marksizm de bir Batı ideolojisiydi, Batılılaştırıcı ideolojiydi. Bunun yanı sıra, Etiyopya’nın Marksizmle yönetilmesi, SSCB’den aldığı yardımdan ötürüydü. Angola ve Mozambik’deki Marksizmin nedeni, Agostinho Neto ve Samora Machel’in Marksist oluşlarıydı. Tabii, kapitalist dünyanın sürekli kösteklemelerini de unutmamak gerek ama, ülke içinde Marksizmi destekleyecek bir taban ve ortam olmadığı için tutmadı bu ideoloji. Her neyse, bu Marksizmlerde de temel olgu Marksizm değil, milliyetçilikti.

Bu noktada, duygu ile ideoloji arasındaki ilişkiye bu fırsattan yararlanarak bir dönüş yapmak ve önemli bazı noktaları aydınlatmak mümkün olabilir. Şöyle:

DUYGU VE İDEOLOJİ

Milliyetçilik duygusu ile milliyetçilik ideolojisinin farklı şeyler olduğu görmüştük. Milliyetçilik hareketinin oluşması için bu ikisinin de mevcut olması ve bir noktada kesişerek ideolojinin duyguya yön vermesi, hedef göstermesi gerekir. Bu hedef de, millet denilen olgunun ulusal devlet biçiminde örgütlenmesidir. Millet yerine başka bir yüce sadakat noktası, örneğin aile, kabile, hanedan, sınıf, ümmet vb. (veya, millet’ten başka herhangi bir kavram) olamaz. Milliyetçilik ideolojisinin şimdiye değin izlediği sürece bakılırsa, milliyetçilik ideolojisinde “bağımsız ulusal devlet” kavramı da millet kavramı kadar temel bir kavram gözüküyor.

Eğer yalnızca duygu olur da ideoloji henüz formül edilmemiş bulunursa, ortaya çıkan milliyetçilik hareketi değil, yalnızca bir başkaldırı, bir patlama olur. Kenya’daki Kikiyu kabilesinin, 1950’lerde Batılılarca “Mau Mau” diye adlandırılmış hareketi gibi. Bu tür hareketler millet kavramını değil, kabile ve benzeri kavramları hedefler ve ileri değil, geriye gidiş anlamındadır.

Eğer bir ülkede milliyetçilik duygusu yeterince gelişmeden, seçkinlerin zorlamasıyla bir milliyetçilik hareketi ortaya çıkarsa, büyük olasılıkla kötü biter. Belçika Kongosu’nda (bugünkü Zaire) P. Lumumba’nın yönettiği hareket gibi.

Soru: Bir ülkede milliyetçilik ideolojisi olur da milliyetçi duygu olmazsa ne olur? İdeoloji, duygu’yu yaratabilir mi?

Duygu hiç yoksa, yaratılamaz. Milliyetçi ideoloji bir fikir cimnastiği olarak kalır. Ama bu daha çok kuramsal bir durumdur, çünkü ideolojinin ortaya çıktığı bir durumda, zayıf da olsa, bir miktar duygu ortamı olacağı tahmin edilir. Bu durumda seçkinler bu duyguyu geliştirmeye çalışırlar. Fakat duygunun biz yönü zayıf olacağından ve bu yön kısa erimde geliştirilemeyeceğinden, ideoloji o’nlar kavramına alabildiğine vurgu yapar.

Bu yazının başında daha önce de değindiğim bu durumun milliyetçilik açısından önemi şuradan geliyor: Milliyetçilik ideolojisi, “ulusal bilinç” dediğimiz olguyla ters orantılı güçtedir. Biz bilinci ne kadar sağlam olursa ulusal bilinç o kadar gelişmiştir ama, milliyetçilik ideolojisi de o kadar zayıftır. Çünkü, bu durumda ideolojiye fazla iş düşmez. Birtakım milliyetçilik hareketlerinin “hırçınlığını” incelerken bu noktaya ağırlık vermek uygun olacaktır.

TÜRKİYE’DE DURUM - DİN VE MİLLİYETÇİLİK

Soru: Bu yukarıda anlatılanlar, Türkiye’de “millî”, “milliyetçi” sıfatları kullanıldığında kastedilenle hiç ilgisiz.

Evet, çünkü bu sıfatlarla anlatılmak istenen kavramların milliyetçilikle hiçbir ilgisi yok; dahası, tam tersi şeyler. Osmanlı’da “Millet Sistemi” diye bir şey vardı. Bir tür yerinden (özerk) yönetim olan bu uygulamada cemaatlar (“millet”ler) dinlerine (gayrı müslimler, mezheplerine) göre tanımlanırdı. Rum Milleti, Ermeni Milleti, Müslüman Milleti, gibi. Müslüman milletinin içine Türk, Arap, Kürt, Lâz, Abaza, Çerkes, hepsi girerdi. Yani, o zamanlar millet demek, ümmet demekti. Bugün artık “millî” sıfatını kullanılırken kesinlikle “ulus” kastediliyor ama, bazıları hâlâ eski anlamını kastediyor. Yani, millet’ten çok daha geniş olan ümmet kavramını. Bunun tek nedeni de, bu sıfatın büyük prestijinden yararlanmak, belli bir dünya görüşü olmayan (ve sırf bu nedenle bile geniş bir müşteri toplayan) milliyetçiliği araç olarak kullanarak, belli bir dünya görüşünü lânse etmek. Bunda da fazla zorlanmıyor, çünkü müşteri gözüyle baktığı birey, zaten ümmet’in ağır bastığı ortamdan (köyden, kasabadan) göçetmiş kişi.

Ümmetçilerin yanı sıra, millet’ten çok daha dar bir kavram olan ırk’ı kastedenler de bu sıfatları gene aynı nedenden dolayı, sözcüğün prestijinden yararlanmak için kullanıyor. Irkçı sağ son zamanlarda iyiden iyiye dincileşti. Bu sayede, ümmetçilerin doğal müşterilerine sahip olmayı umuyor.

Soru: Bu yazılanlardan, din ile milliyetçiliğin farklı kavramlar olduğu ortaya çıkıyor. Oysa birçok durumda bu iki kavram içiçe değil mi?

Evet, öyle. Bırakınız Osmanlı’yı, bugünkü Türkiye’de bile “Türk” deyince farkında olmadan “Müslüman Türk”ü kastediyoruz. En lâik olanımız bile böyle yapıyor. Türkiye’de Musevi veya Hıristiyan dininden olan birine “Türk” demiyoruz. En dikkatli olanımız bile örneğin “Musevi vatandaş” diyor. Yani, en azından Türkiye’de din, ulusal kimliğin ayrılmaz bir parçası olarak düşünülüyor. Hep, “Millet Sistemi”nin kalıntıları.

Oysa, kronolojik olarak milliyetçilik, din’den sonra gelen, onun yerini alan ve dolayısıyla ona rakip olan tutunum (cohesion) ideolojisidir. Nitekim, Fransa’da 1789 Devrimi, bir zamanlar tüm Fransa topraklarının yüzde 70’ini oluşturduğu söylenen Kilise mülklerine el koydu. Napoléon, Kilise’yi devlete hizmetle yükümlü bir kurum haline soktu. Antiklerikal (ruhban karşıtı) yasaların çıkarılması 20. yüzyıl başlarına kadar sürdü. Kemalist milliyetçilik de yüz otuz beş yıl sonra 1789’a taş çıkartarak, ortodoks İslam’ı (örgütlenmiş resmî dini) bir genel müdürlük düzeyine indirgeyecek, heterodoks İslam’ı da (dinin halk arasında yaygın biçimi) el atarak kurumlarını (tekke ve zaviyeleri) kapatacaktır. Hem de bu savaş ilanını, gerek üretim biçiminin, gerekse halkın dine bağlılığının kendisi açısından 1789’a oranla kıyaslanmayacak kadar elverişsiz olduğu bir ortamda yapacaktır.

Bu temel karşıtlığın yanı sıra, dinin milliyetçiliği ve en azından ulusal kimliği desteklediği durumların sayısı da az değil. Şu durumlar akla geliyor:

1) İkisini de tehdit eden üçüncü bir tutunum ideolojisinin (Örneğin Marksizm veya İslam) varlığı.
2) Dinde “Tanrı’nın seçilmiş kulları” kavramının sözkonusu olduğu durumlar. Örneğin Yahudiler ve hatta Arapların durumu.
3) Savaş gibi olağanüstü bunalım durumlarında dinin milliyetçiliği desteklemesi.
4) Egemen ulusun dininin farklı olması halinde, ikincil pozisyonda (baskı altında) bulunan etnik unsurun dininin milliyetçiliği (veya, ulusal kimliği) desteklemesi.

Görüldüğü gibi, dinle milliyetçilik arasında yakın ilişki var. Bununla birlikte, bu şıklardan ikincisi neredeyse yalnızca Yahudiliğe özgü; diğerleri ise bir dış düşmana karşı oluş durumunda sözkonusu. Bu dışa karşı oluş ögesi, dinin milliyetçiliği desteklemesinin “olmazsa olmaz” kuralı gibi gözüküyor. Yoksa, ülke içi düşünüldüğünde, karşıtlık kuraldır. Unutmamalı ki, 12 Eylül döneminde din’i bir “toplumsal tutkal” sayan ve laikliği savunurken bile kürsülerden sûre okuyarak savunan cuntacılar, bu toplumsal tutkallığı gene bir “dış düşman”a, Marksizme karşı çare olarak düşünüyorlardı.

MİLLİYETÇİLİK VE BAĞNAZLIK

Soru: Milliyetçilik çoğu zaman bağnazlıkla eş anlamlı olarak anılan bir kavram. Yabancı unsura tahammülsüzlük milliyetçilik kavramının özünde mi var, yoksa yukarıda yazıldığı gibi bazı durumlarda mı (örneğin biz duygusunun o’nlar kavramıyla takviye edilmesi) ortaya çıkıyor?

İkisi de doğru. İkincisinden daha önce söz etmiştim. Birincisi de şu yüzden doğru:
Sanayi öncesi (feodal) toplumlarda bünye, sabitlik üzerine kuruludur. Burada bireylerin de kimlikleri aile, klan vb. gibi yapısal (dolayısıyla, oldukça sabit) temellere bağlıdır ve bu nedenle de herkes toplumsal rolünü, yerini ve ödevini bilir. Böyle toplumlarda toplumun denetimi kolay olduğu için etnik, kültürel vb. farklılıklara kolayca tahammül edilir, hatta bunların (din hariç) hiçbir önemi yoktur. Feodal beyin serfi efendisinin dilini bile bilmeyebilir.
Fakat “modern” (sınaileşmiş, veya sınaileşme yoluna giren) toplum sabitlik değil, tam tersine sürekli değişkenlik üzerine kuruludur. Doğal olarak, bireyin kimliği de öyledir. Bu kimlik artık yapısal (sabit) değil, kültürel (hareketli) bir temele sahiptir. İşte bu modern toplumda ortaya çıktığı için, milliyetçiliğin işi zordur. Çeşitliliğe (etnik, kültürel vb.) tahammülü yoktur. Toplumu denetleyebilmek için tekdüzeliliği (homojenliği) sağlamak zorundadır. Bu alanda, daha önce mutlakiyetçi krallığın başladığı işi (örneğin tüm Fransa’ya Paris’te konuşulan dili, Versailles sarayında oluşturulan mutfağı kabul ettirmeyi) arttırarak sürdürür. Sürdüremediği yerde de self determinasyon ilkesine sarılarak bölünmeyi (yani, daha ufak bir siyasal birim içinde daha homojen bir yapı sağlamayı) savunacak, bunun için kolayca kan da dökebilecektir. Çünkü bu sayede hem seçkinler daha kolay yükselebilecek ve toplumu denetleyebilecek, hem de bireyler (örneğin ailesel kimliğe oranla çok daha bulanık olan) kültürel kimliklerini daha kolay bularak boşluk hissinden kurtulacaklardır.

Bütün bunlara, feodal topluma oranla modern toplumun fiziksel sınırlarının çok genişlemiş, dolayısıyla denetim gereksinmesinin artmış olduğunu, buna karşılık da teknolojik gelişmeler sonucu merkezî devletin denetim olanaklarının güçlendiğini eklersek, tablo daha bir tamamlanmış olur.

Azgelişmiş ülkelerdeki durumun daha “sert” olması için, bütün bunların yanı sıra başka temel nedenler bulmak zor değildir. Her şeyden önce, millet’in 400 yılda (12.-16. yüzyıllar arası) oluştuğu ve bundan da 200 yıl sonra (18. yüzyıl) milliyetçiliğin ortaya çıktığı Batı Avrupa’nın aksine, buralarda önce millet değil, milliyetçilik ortaya çıkmıştır ve millet’i zorla yaratmaya başlamıştır. Gerçi Avrupa’da da “millî” tarihin çarpıtıldığı, yerel dillerin unutulması için eğitsel baskının yapıldığı çok görülmüştür. (Zaten, milliyetçiliği yerleştirmek için devlet iki temel baskı aracı kullanmıştır. Birincisi zorunlu askerlik, ikincisi de eğitimdir.) İngiltere ve Fransa dışında da millet olgusu hep milliyetçilik ideolojisi tarafından olgunlaştırılmıştır ama, azgelişmiş ülkelerdeki olay, mevcut olmayan bir millet’in resmen A’dan Z’ye “inşa” edilmesi olayıdır. Zaten, bu işin İngilizce’deki adı da başka bir şey değildir: Nation Building (Ulus İnşası).

MİLLİYETÇİLİK NİYE BİRDENBİRE AZDI?

Soru: Sona erdi denilen milliyetçilik olayının son yıllarda birdenbire artmasının sebebi nedir?
Çoğu bilimadamı milliyetçiliğin en azından Avrupa’da sona ermiş olduğunu, Avrupa sınırlarının artık değişmeyeceğini düşünürken olanlar oldu. Bunun nedenleri üzerinde durduğumuzda şunlar akla geliyor:

Birincisi, SSCB dağıldı. Federasyonu oluşturan ülkeler ve milletler kendilerini bir anda boşlukta buldular.

Dikkat edilirse SSCB’nin başarısızlığı, millet’i yüce sadakat noktasına koyan milliyetçilik yerine çalışan sınıf’ı bu noktaya koyan proletarya enternasyonalizminin başarısızlığı demekti. İnsanlar, yeni tutunum ideolojisinin sorunlarına çözüm getirmediğini görürlerse, bir önceki tutunum ideolojisine daha bir tutkuyla sarılırlar. Örneğin, Kemalist milliyetçiliğin Türkiye’de eskiden yalnızca Müslüman olan bazı kesimleri şeriatçılığa itmesi gibi. Burada da insanlar komünizmin dağılmasından sonra milliyetçiliğe sarıldılar. Tutkuyla.

İkincisi, tarihsel sürecin izin vermemesi yüzünden, Doğu Avrupa ve Balkanlar’da kimi halklar doğal süreçlerini, bu arada da milliyetçiliklerini yaşayamamışlardı. I. Dünya Savaşı, arkasından Nazi etkisi, II. Dünya Savaşı, arkasından komünizm ve sonra da Soğuk Savaş. Aynen bireyler gibi, toplumların da basamak atlaması zordur. Basamakları teker teker, doya doya yaşayarak çıkmaları daha sağlıklıdır. Yoksa, geri dönerek, basılmamış basamaklara basmak isteyebilirler. Millet dönemini yaşayamadan proleterya enternasyonalizmini yaşayanlar şimdi geri dönüyorlar. Zaten, komünist yönetim sırasında bu milliyetçi özlemler hiçbir zaman tamamen yok olmamış, toprağın altından akan ırmak gibi devam etmişti. Komünizm dağılıp da eski liderler desteklerini yitirince, halkın bu milliyetçi özlemlerine vurgu yapmayı kolaylık olarak gördüler.

Soru: Yugoslavya, milliyetçilik ve azınlıklar sorununu çözmüş tek ülke olarak gözükürken, neden en aşırı olaylar bu ülkede ortaya çıktı?

Bunu üç noktada anlatmak mümkün.

Birincisi, bölgede Osmanlı döneminden beri bir Büyük Sırp milliyetçiliği vardı. Unutmamak gerek ki Sırplar, Osmanlılara karşı ilk başkaldıran halk oldu. Tito, bu Sırp milliyetçiliğini engellemek için “Zayıf Sırbistan = Güçlü Yugoslavya” formülünü uyguladı. Yugoslavya’yı çeşitli cumhuriyetlere böldüğü gibi, bizzat Sırbistan içinde de Voyvodina (Macar azınlık) ve Kosova (Arnavut azınlık) özerk bölgelerini kurdu. Bu, Sırpları çok tahrik etti.

İkincisi, Sırbistan’a karşı-ağırlık oluşturmak bir yana, bir milletler, halklar ve milliyetçilikler yumağı olan Yugoslavya’yı yönetebilmek için Tito tüm cumhuriyetlere büyük özerklik verdi. Bu durumda bu cumhuriyetler ve halkları kendi özelliklerini yalnızca korumakla kalmadılar, geliştirdiler. Komünizm dağılınca, bunlar ortaya apayrı birer birim olarak çıkıverdiler.
Üçüncüsü, Yugoslav ekonomik özyönetim modelinin fabrikalara varıncaya kadar tanıdığı özerklik, Yugoslavya’nın ekonomik bir bütün oluşturmasını önledi.

Soru: Yugoslavya’nın parçalanmasında Almanya’nın da rolü oldu. Slovenya ve Hırvatistan’ı hemen tanıyarak.

Balkanlar ikiye ayrılır. Ayıran çizgi de Katolik-Or-todoks çizgisidir. Yani, Batı Roma ile Doğu Roma’nın sınırı. “Avrupa, gotik katedrallerin gittiği yere kadardır” lafı çok önemli bir laf. Almanya, Avusturya-Ma-caristan İmparatorluğu’nun eski toprakları olan bu iki cumhuriyeti hemen tanıyarak Yugoslavya’nın parçalanmasına katkıda bulundu. Buraları etki alanı ilan etmiş oldu.

ÖNÜMÜZDE NE VAR?

Soru: Kendisi birleşmeye çalışan bir kuruluş olan Avrupa Topluluğu da (AT) buna seyirci kaldı.

Bu milliyetçilik işinin en can alıcı noktası da burası zaten. II. Dünya Savaşı’ndan sonra insan hakları kavramı içinde eritilmiş gözüken azınlık haklarının görülmemiş derecede ön plana çıkarılmasının ardında biraz da AT yatıyor.

Rakibinizle nasıl mücadele edersiniz? Hem kendi gücünüzü arttırarak, hem de rakibinizi zayıflatarak.

20. yüzyılın sonunda, her türlü ekonomik faaliyet çoktan ulus-devlet sınırlarını aştı. Epeydir, çok-uluslu ekonomi dönemi yaşanıyor. Bu yazının başındaki “grup” tanımı ve sınırları tartışmasını anımsayın. Biz duygusu, ekonomik faaliyet nereye kadar giderse, en nihayetinde oraya kadar gider. Şimdi Avrupa’da bu süreç harekete geçmiş bulunuyor. Tabii, hemen olup bitiverecek iş değil. Ulus-devlet henüz çok güçlü. İşte, “uluslarüstü” yeni birim AT bir yandan kendini güçlendirmeye çalışırken, bir yandan da azınlıklara vurgu yapma yoluyla rakibini (ulus-devlet’i) zayıflatmaya çalışıyor.

İnsanın, yaşadığı günü anlaması zordur. Ama tarihsel süreci bilirse, neyin nereden geldiğini araştırırsa, nereye gittiğini de, yani bugünü de anlayabilir. aslında, bu yazının başındaki “anakronizm” olgusunu burada tekrar düşünürsek, milliyetçilik 21. yüzyılın eşiğinde anakronik, modası geçmiş anlamında anakronik bir olaydır. Ulus-devletin günü geçiyor. Önümüz, uluslarüstü birimin dönemi olacak. Bu ekonomik trend kemikleşecek, üst yapısını yaratacak, bu üst yapı insanların kafasının etkilenmesini hızlandıracak, insanların biz duygusu artık bugünkü ulus-devlet sınırlarını aşacak ve uluslarüstü birimin sınırları nereye kadar gidecekse oraya kadar gidecek. Feodal dönemin “vatan” kavramı bize şimdi nasıl geliyorsa, bugünkü vatan kavramı da o zaman insanlara öyle gelecek. Tabii, buna daha epey var. Biz göremeyiz. Ama, toplumların hayatı içinde örneğin 50-100 yıl nedir ki?

Milliyetçilik hareketlerinin ortalığın tozunu attığı bir sırada bunları okumak tuhaf gelebilir. Ama, araba motorunun, yanmaya yakın, çekişinin arttığı söylenir. Eğer makinadan değil de insan’dan bir örnek istenirse, hocam ve dostum Mete Tunçay’ın Orhan Şaik Gökyay’dan naklettiğine göre, bazı durumlarda, erkek ölürken ereksiyon görülürmüş; hatta böyle bir durumda ana rahmine düşen çocuğun İslam hukukunda özel bir adı da varmış. Milliyetçiliğe galiba bu oluyor. Ama ereksiyon daha epey sürer.

Soru: Bitirmeden önce, şu “ulusal pazar” konusunu açıklığa kavuşturmak uygun olacak. Milliyetçiliğin ortaya çıkıp çıkmamasında tek ölçüt olarak Ulusal Ekonomik Pazar’ın oluşması ölçütünü alırsak her şeyi izah edebilir miyiz?

Tabii ki hayır. Ekonomik pazar ölçütü ana ölçüt. Bunun yanı sıra başka ölçütlere de dikkat etmek gerek. İnsanın aklına şunlar geliyor:

1) Tarihsel nedenler, daha doğrusu tarihin bıraktığı çökeller. Örneğin, Büyük Britanya’da esaslı bir pazar oluştuğuna kuşku yok ama, İrlanda milliyetçiliği diye bir şey var bugün.

2) Bölgelerarası göreli gelişmişlik, göreli geri kalmışlık. Burjuva milliyetçiliğini anımsatan birincisine örnek olarak Yugoslavya parçalanmadan önceki Hırvat ve Sloven milliyetçiliğini, azgelişmiş ülke milliyetçiliğini anımsatan ikincisine de Belçika’da Flamanların durumunu verebiliriz.

3) Ülkenin gönenç düzeyi. Acaba, Amerika Birleşik Devletleri bu kadar gönençli olmasaydı, bu kadar farklı grupları birarada tutabilir miydi? Veya, SSCB Amerika’nın düzeyinde olsaydı parçalanır mıydı? Sovyetler Birliği, belli cumhuriyetlere belli ekonomik görevler vererek bir ulusal pazar yaratmıştı ama, Batı’ya oranla fakir olduğu da bir gerçekti.

4) Yerli (otokton) halk, göç etmiş halk farkı. ABD belki biraz da bu sayede rahat. Orada herkes göçmen. Türkiye’de Çeçen, Çerkez, Boşnak, Azeri vb. milliyetçiliği yok ama, Kürt milliyetçiliği var. Tabii, Kürt milliyetçiliğinde ulusal pazara dahil olmama en büyük unsur ama, acaba göçmen olsalardı durum değişir miydi, diye düşünmek gerek.

5) Dış etki. Bugün her zamankinden de önemli. Avrupa’da bir çeşit ABD kurulması iki çeşit etki yapıyor. Birincisi, yukarıda söylediğim dolaylı etki, yani azınlıklara vurgu yaparak ulus-devleti zayıflatması. Doğrudan etkisi ise, Yugoslavya örneğinden söz ederken gene yukarıda değindim: ülkeleri parçalaması. Yugoslavya’nın parçalanması süreci, şu sözlerimle konuya ek yapmış oluyorum, coğrafi bakımdan yakın olan çok başarılı bir uluslarüstü çekim alanının direkt etkisi sonucu başladı. 1970’lerde, Yugoslavya’nın azgelişmiş yörelerine kendilerinden kaynak aktarılıyor diye ayrılıkçı şarkılar söyleyen Hırvatların ve Slovenlerin 1990’lardaki bağımsızlık isteği, belki tarihte ilk defa, milliyetçilik amacıyla değil, uluslarüstü bir birime katılmak amacıyla ortaya çıktı. Milliyetçiliğin tam tersi olduğunda hiç kuşku bulunmayan bir durum bu. Nasıl feodalizm bitip de millet dönemi başladıysa, tarihsel bir dönem olarak bu sefer de milliyetçiliğin ötesine geçen yeni bir tutunum olgusu dönemi başlıyor. AT türünden uluslarüstü bir birimin, yüce sadakat noktası’na yerleşmeye başlayacağı yepyeni bir dönem.
Menu