Psikoloji

Freud kadının yazgısına pek aldırış etmemiştir; onu tanımlarken, ancak birkaç çizgisini değiştirdiği erkek yazgısını temel aldığı açıktır. Freud’dan önce, cinsel bilimci Maranon şöyle buyurmuştu:
"Biçim değiştirmiş bir enerji olan yaşam enerjisi (libido), bir bakıma, erkeğe özgü bir güçtür. Kadının doyuma ermesi (orgasme) için de aynı şeyi söyleyebiliriz."
Ona göre, doyuma eren kadınlar "erkekleşirler"; cinsel atılımın tek bir yönü vardır ve kadın bu işte yarı yolda kalmaktadır.(1)
Freud bu kadar ileri gitmez; kadının cinselliğinin de erkeğinki kadar geliştiğini kabul eder; ama kadını ayrı bir cins olarak ele almaz.
"Yaşam enerjisi, ister kadında, ister erkekte ortaya çıksın, sürekli ve düzenli bir biçimde erkeksi bir öz taşır" der. Kadının yaşam enerjisini özgünlüğü içinde ele almaya yanaşmaz: dolayısıyla, kadınsal yaşam enerjisini ister istemez genel İnsani yaşam enerjisinin karışık bir sapması diye görecektir. Bu enerji ilkin her iki cinste aynı biçimde gelişir, diye düşünür: bütün çocuklar, önce kendilerini annenin memesine bağlayan bir ağız döneminden, sonra bir makat döneminden geçmekte, en sonunda cinsel organ evresine girmektedirler; birbirlerinden ayrılmaları da işte bu evrede olmaktadır.
Freud, kendisinden önce önemi farkedilmeyen bir olguyu gün ışığına çıkarmıştır: erkeğin cinsel yaşamı kesin olarak penis’inde toplanmakta; kadındaysa iki ayrı cinsel dizge bulunmaktadır: bunlardan biri çocukluk döneminde gelişen bızır (clitoris) dizgesi, öbürü de erginlikten sonra gelişen döl yolu dizgesidir; oğlan çocuğu cinsel organ evresine geldi mi, evrimi tamamlanmış olmaktadır; cinsel zevkin öznelliği içersinde amaçlandığı içe dönük cinsel yaşamdan, zevki bir nesneye, doğal olarak kadına bağlayacak dışa dönük tutuma geçmesi gerekecektir; bu geçiş, erginlik döneminde, kendini beğenme evresinde gerçekleşecektir: ancak penis, tıpkı çocukluk dönemindeki gibi, en önde gelen cinsel yaşam aracı olarak kalacaktır. Kadının da kendini beğenme aracılığıyla yaşam enerjisini erkeğe döndürmesi gerekecektir; ama bızırdan alınan zevkten döl yolundan alınan zevke geçmek zorunda bulunduğundan ondaki bu geçiş süreci daha karmaşık olacaktır. Erkek için cinsel organ evresi tek, kadın içinse iki aşamalıdır; kadının cinsel evriminin başında, çocuksu aşamada kalması, dolayısıyla bir sürü sinir bozukluğuna düşmesi tehlikesi daha büyüktür.

Çocuk, kendine dönük cinsel yaşam evresinde bile az çok bir nesneye bağlanır: oğlan çocuğu gözünü anasına diker, babasıyla özdeş olmaya çalışır; bu özenmeden ürker, babasının, cezalandırmak üzere kendisini iğdiş etmesinden korkar; "Oidipus karmaşası "ndan, "iğdiş edilme korkusu" doğar; o zaman, babasına karşı düşmanca duygular beslemeye başlar, ama bu arada kendi yetkesini de benliğine mal eder: böylece, içinde, yasak ilişki eğilimlerini dizginleyen bir Üstben oluşur; sözü geçen eğilimler bilinçaltına itilmiş, Oidipus karmaşası temizlenmiş, ve oğlan çocuğu, ahlak kuralları biçiminde zihnine yerleştirdiği babasının baskısından kurtulmuştur.
Oidipus karmaşası ne denli belirgin olmuş, ona karşı verilen savaş ne denli çetin geçmişse, Üstben de o denli güçlüdür. Freud, ilkin, küçük kızın öyküsünü de aynı biçimde anlatmıştır; daha sonra, kız çocuğunun duyduğu aşağılık duygusuna Electra karmaşası adını vermiştir; ancak bu karmaşayı kendi niteliklerine göre değil de, erkeğinkine bakarak tanımladığı açıktır; bununla birlikte, iki cins arasında çok önemli bir ayrım bulunduğunu kabul eder: küçük kız ilkin gözünü anasına diktiği halde, oğlan çocuğu yaşamının hiçbir döneminde babasına cinsel ilgi duymaz; kız çocuğunun anaya duyduğu bağlılık ağız döneminin kalıntısıdır; bu dönemde çocuk babasıyla özdeştir; ama beş yaşına doğru, cinsler arasındaki yapı ayrımını farkeder ve penis yokluğu karşısında iğdiş edilme korkusuna kapılır: sakatlandığını sanır ve bundan ötürü acı çeker; o zaman erkeklik özentilerinden vazgeçmek zorunda kalır, kendini anasına benzetip babasının gönlünü çelmeye çalışır.

İğdiş edilme korkusuyla Electra karmaşası birbirlerini tamamlarlar; babasını sevip ona benzemek istediği için, küçük kızın bedensel eksikliği karşısında duyduğu acı daha da yakıcıdır; ters bir gidişle, bu acı, babasına duyduğu sevgiyi artırır: babasında uyandıracağı sevgiyle eksikliğini kapatmaya uğraşır. Küçük kız, anasına kıskançlıkla, düşmanca bakar. Sonra onda da Üstben oluşur, babaya dönük cinsel eğilimler bilinçaltına itilir; ama onun Üstben’i daha kırılgandır: kız çocuğunun ilk cinsel ilgisi anaya dönük olduğundan, Electra karmaşası Oidipus karmaşasından daha siliktir; ayrıca baba, ayıpladığı sevginin yöneldiği nesne olduğundan, koyduğu yasaklar rakibi olan oğluna koyduğu yasaklardan daha gevşektir. Görüldüğü gibi, küçük kızın cinsel dramının tümü cinsel organlarındaki evrim kadar karmaşıktır: iğdiş edilme korkusundan dişiliğini yadsıyarak, ille de bir penis isteyerek, kendisini babasıyla özdeş sayarak kurtulmaya çalışabilir; bu tutum onu bızırsal evrede kalmaya, soğuklaşmaya ya da kendi cinsine dönük olmaya götürür.

Bu tanımlamaya yöneltilecek iki temel eleştirinin kaynağı, Freud’un bu tanımlamayı erkek örneği üzerine oturtmasındadır. O, kadının kendini sakatlanmış bir erkek saydığını kabul etmektedir: sakatlanma fikriyse bir kıyaslama ve değer biçme gerektirmektedir; bugün, ruhçözümcülerin çoğu, küçük kızın penis’ten yoksun oluşuna üzülmekle birlikte, kendisininkini kesip aldıklarını düşünmediğini kabul ediyor; ayrıca, bu üzüntü de genel değil; üstelik, salt bedensel bir karşılaştırmadan da doğmuyor; küçük kızların pek çoğu erkeğin bedensel yapısını nice nice sonra keşfeder; ve bu iş yalnızca gözle olur; oğlanın, penisi konusunda, böbürlenmesine izin veren canlı bir yaşantısı vardır, ama bu gururun, penisi ancak dış görünüşüyle tanıyan kızkardeşlerindeki karşılığı ille de aşağılık duygusu değildir: bu çıkıntı, bu minicik et parçası önünde kayıtsızlık, hatta tiksinti duyabilirler pekala; küçük kızın kıskançlığı, erkekliğin bir önyargıyla değerli sayılmasından sonra ortaya çıkar: Freud’sa onu anlamaya çalışacak yerde, olmuş bitmiş bir veri saymaktadır.(2)

Öte yandan, Electra karmaşası da, kadınsal yaşam enerjisinin özgün betimlemesine dayanmadığı için, çok belirsizdir. Erkeklerde bile salt cinsel organlara dayanan bir Oidipus karmaşası genel olmaktan uzaktır; kız çocuğu içinse, çok ender durumlar bir yana, babanın cinsel bir dürtü kaynağı olabileceğini kabul etmek zordur; kadının cinsel yaşamının en büyük sorunlarından biri, bızırsal zevkin tek başına kalmasıdır: kadının vücudundaki duyarlı bölgelerin çoğu, erginlik çağına doğru, döl yoluyla haz duyma başladığı zaman gelişmektedir; babasının öpüp okşamalarının on yaşındaki bir kızda bızırsal zevke yol açan "özsel bir elverişlilik" yarattığını söylemek, çoğu kez anlam taşımayan bir savdır.

"Electra karmaşası"nın duygusal yanının çok belirsiz olduğu kabul edildiği an, Freud öğretisinin bize onu cinsellikten ayırdığımız zaman tanımlamaya yetecek araçları vermeyişinden ötürü, duygulanma yetisi sorunu küt diye karşımıza dikilmektedir. Şurası açıktır ki, babayı tanrılaştıran kadının yaşam enerjisi değildir: ana, oğlunda uyandırdığı arzuyla tanrılaşmamaktadır çünkü, kadının duyduğu arzunun yüce bir varlığa dönük olması ona özgün bir nitelik kazandırmaktadır; ama kadın bu nesneyi kendisi kurmamakta, ona boyun eğmektedir. Babanın üstünlüğü, toplumsal bir olgudur: ve Freud bunu anlayamamıştır; nitekim kendi ağzıyla söyler tarihin belli bir anında, babanın anadan üstün olduğuna kimin karar verdiğini bilemeyeceğini; ona göre, bu karar ileri doğru atılmış bir adımdır, ama nedenleri bilinmemektedir. "Burda karşımıza çıkan babasal yetkeden başka bir şey olamaz, çünkü bu yetke babaya ilerleme sonucu verilmiştir" der son yapıtlarından birinde.(3)

Her bireyde bir güç isteminin yanında bir de aşağılık duygusu vardır; bu çatışma onu, üstesinden gelemeyeceğini sandığı gerçekle yüz yüze gelmemek için türlü dolaplar çevirmeye götürür; özne, ürktüğü toplumla arasına belli bir uzaklık koyar: toplumsal duyunun sarsıntı geçirmesi demek olan sinir hastalıkları burdan doğar. Kadına gelince, aşağılık duygusu, dişiliğin utançla reddedilmesi biçimine girmektedir: bu aşağılık duygusu yalnızca penis eksikliğinden değil, içinde bulunduğu durumun bütününden ileri gelmektedir; küçük kız, erkeklik organını, oğlanlara bağışlanan ayrıcalıkların simgesi olarak kıskanıp arzulamaktadır; babanın aile içindeki yeri, erkeklerin evrensel üstünlüğü, eğitim, kısacası her şey ondaki erkek üstünlüğü fikrini pekiştirmektedir. Daha sonraları, cinsel ilintiler sırasında, kadını alta yatıran çiftleşme durumu bile yeni bir küçük düşürülmedir. Kadın buna «erkeksi bir kafa tutma» ile karşı çıkar; ya erkekleşmeye çalışır, ya kadınca silahlarla erkeğe savaş açar. Ana olunca, çocukta erkeklik organına denk bir değere kavuşur. Ancak bu da işe kendini kadın olarak kabul etmekle, yani aşağılığını üstlenerek başlamasını gerektirir. Kendi benliği karşısında, erkekten çok daha derinlemesine bölünmüş durumdadır.

Burda, Adler’le Freud'u ayıran kuramsal ayrımlar ve bunları bağdaştırma olanakları üzerinde durmak yersiz olur: ne değişken öğeyle, ne de dürtüyle yapılan açıklamalar tam anlamıyla yeterlidir; her değişken bir dürtünün varlığını gerektirmekte, her dürtü de ancak bir değişken aracılığıyla kavranabilmektedir: öyleyse, Adler kuramıyla Freud kuramı arasında bir bireşim yapılabilir.
Gerçekte, Adler, işin içine ereklilik ve erek kavramlarını sokmakla birlikte, ruhsal nedensellik fikrini temel almaktadır; Freud karşısındaki yeri, enerjicilik kuramı karşısında mekanizmacılık gibidir: fizikçi, ister çarpmayı, ister çekici gücü temel alsın, gerekirciliği kabul eder. Bu da bütün ruhçözümcülerin ortak konutudur (postulat’sıdır): onlara göre; insanlık tarihi, belirli öğelerin oyunuyla açıklanır. Hepsi kadına aynı yazgıyı yakıştırır. Kadının dramı, döner dolaşır, «erkeksi» eğilimleriyle «kadınsı» eğilimleri arasındaki çatışmaya indirgenir; birinciler bızırsal dizgede, İkincilerse döl yoluyla tadılan cinsel zevklerde dile gelir; çocukluğunda kendini babasına özdeş kılar; sonra erkek karşısında aşağılık duygusuna kapılır ve şu iki yoldan birini seçmek zorunda kalır: ya özerkliğini sürdürüp erkekleşecek — buysa, aşağılık duygusu temeline oturtulacağı için, sinir hastalıklarıyla bitecek bir gerilim yaratacak; ya da sevdiği adama boyun eğerek mutlu bir biçimde kendini bütünleyecektir; bu sonuncu, evin efendisi olan babasına duyduğu sevginin kolaylaştırdığı bir çözümdür; sevgilisinde ya da kocasında babasını arar, ve cinsel sevgi, birinin egemenliği altına girme arzusuyla biraradadır.

Bu bağlanış karşılığında, kendisine yeni bir çeşit özerklik getiren analık ödülünü alacaktır. Bu dramda, kendine özgü bir gürellik (dynamisme) var gibi; dram, kendisini çarpıtan bütün kazalara rağmen sürüp gitmekte ve her kadın kuzu kuzu ona katlanmakta.

Bütün ruhçözümcülerde dizgesel bir seçme ile onun ayrılmaz parçası olan değer kavramını reddediş vardır; kurdukları dizgenin özünden gelen bir zayıflıktır bu. İtme ve yasaklarla varoluşsal seçme arasındaki bağları koparan Freud, bize bunun kaynağını açıklayamamaktadır: o, itme ve yasakları birer veri saymaktadır. Değer kavramının yerine yetke kavramını geçirmeye çalışmıştır; ama Musa ve Halkında, bu yetkenin açıklanamayacağını kabul etmektedir. Örneğin, hısım akraba arasındaki cinsel ilişkiler, baba bunları yasakladığı için yasaktır: peki ama neden yasaktır? Orası tam bir giz. Üstben, keyfi bir zorbalıktan gelen buyruk ve yasakları kendine mal etmektedir; doğal içgüdülerse, bilinmeyen bir nedenle vardırlar; bu iki gerçeklik, ahlak cinselliğe aykırı kabul edildiği için, bağdaşmayan iki ayrı şeydirler; İnsani bütünlük bozulmuş gibidir, bireyden topluma geçiş yoktur: Freud, bunları yeniden biraraya getirmek için, garip öyküler uydurmak zorundadır.(4)

Adler, iğdiş edilme korkusunun ancak toplumsal çerçeve içinde anlam taşıyabileceğini çok iyi görmüştür; değer biçme sorununa el atmış, ama toplumca kabul edilmiş değerlerin varlıkbilimsel kaynağına uzanmamış, değerlerin cinsellik dediğimiz şeyin içersinde bağlı bulunduğunu anlamamış, dolayısıyla bu işin önemini küçümsemiştır.

Cinselliğin insan yaşamında yabana atılmayacak bir rol oynadığı açıktır: yaşamın tümüne işlediği bile söylenebilir; fizyoloji, erkek ve kadın yumurtalıklarının yaşamıyla soma’nın yaşamının iç içe olduğunu ortaya koymuştur. Varolan birey, cinsli bir vücut halindedir; kendisi gibi cinsli öbür varolanlarla ilintilerindeki cinsellik hep bağımlıdır; ancak, vücut ve cinsellik varlığın somut anlatımlarıysa, bunların anlamını da yine varlıktan, varoluştan yola çıkarak yakalayabiliriz; ruhçözümlemesi, bu bakış açısından hareket etmediği için, birtakım açıklanmayan olguları temel veri saymaktadır.

Örneğin, küçük kızın çömelip poposunu göstererek işemekten utandığı söylenir: peki ama utanç nedir? Aynı biçimde, erkeğin bir penis’e sahip olmaktan gurur duyup duymadığını ya da kendini beğenişinin penis’inde dile gelip gelmediğini araştırmazdan önce, gururun ne olduğunu ve bir öznenin kendini beğenmişliğinin bir nesnede canlanıp canlanamayacağını bilmek zorundayızdır. Cinselliği daha küçük parçalara bölünmez bir veri saymamak gerekir; varolan bireyde çok daha kökensel bir «varlık araması» vardır; cinsellik bunun dış görünüşlerinden bir tanesidir. Sartre, l’Etre et le Neant (Varlık ve Hiçlik) adlı yapıtında işte bunu ortaya koymaktadır; Bachelard da, Toprak, Hava ve Su üstüne yazdığı kitaplarda, aynı şeyi söylemektedir: ruhçözümcüler, insanoğlunun ilk doğrusunun kendi vücudu ve toplum içindeki benzerlerinin vücuduyla kendisi arasındaki ilinti olduğunu kabul ederler; oysa insanoğlu, kendisini çevreleyen ve çalışmayla, oyunla, «canlı hayalgücünün» bütün deneyleriyle yakalamaya çalıştığı doğal dünyanın özüne çok daha büyük bir önem verir; insan, olabildiğince değişik biçimlerde algılayıp kavrayabildiği dünyanın tümü aracılığıyla somut olarak varoluşa katılmak ister.

Toprağı yoğurup çamur yapmak, çukur kazmak da arzulanan kişiye sarılıp yatmak ve çiftleşmek kadar temel etkinliklerdir: insan gözünü yalnızca cinsel simgelere diktiği zaman yanılır; çukur, yapışkan madde, kertik, sertlik, bütünlük insanoğlunun yakaladığı ilk gerçekliklerdir; insanın bunlara ilgisi yaşam enerjisinden (libido’dan) değil, olsa olsa, yaşam enerjisi, bu gerçekliklerin insan tarafından şöyle ya da böyle keşfedilişinden gelir. Bütünlük erkeği, kadının kızlığını simgelediği için çekmez: bütünlüğe duyduğu sevgi kızlığı değerli kılar. Çalışma, savaş, oyun, sanat başka bir şeye indirgenemeyen varoluş biçimleridirler; bunlar, cinselliğin ortaya çıkardığı niteliklerle iç içe giren birtakım nitelikler yaratırlar; birey, hem onlar aracılığıyla, hem de cinsel deneyleriyle kendi varlığını seçer. Bu seçmenin birliğini ancak varlıkbilimsel bir görüşle yeniden ortaya koyup açıklayabiliriz.

Ruhçözümcü, gerekircilik ve «toplu bilinçaltı» adına, işte bu seçme kavramını şiddetle reddetmektedir; ona göre bu bilinçaltı, insanoğluna olmuş bitmiş imgelerle evrensel bir simgecilik sunmaktadır; düşler, gerçekleştirilememiş edimler, sayıklamalar, temsili istiareler ve insan yazgıları arasındaki benzerlikleri işte bu bilinçaltı açıklayacaktır; özgürlükten söz etmek, bu akıl karıştırıcı uyumları açıklama olanağını yadsımak olur. Oysa özgürlük fikri birtakım kalıcı özlerin varlığıyla çatışmaz. Ruhçözümsel yöntemin, kuramsal yanlışlıklara rağmen, çoğu kez verimli oluşu, her kişisel öyküde genel-geçerliğini kimsenin yadsımayı aklından geçirmeyeceği birtakım verilerin bulunuşundandır: durumlar ve davranışlar hiç durmadan yinelenir; karar anı da işte bu genellik ve yinelenme içersinde ortaya çıkar.

«İnsanın bedensel yapısı, yazgısıdır» diyordu Freud; Merleau-Ponty’nin sözü bunun yankısı gibidir: «Vücut, genelliktir». Varoluş, varolan bireylerde dile gelen bir bütündür: birbirine benzer organizmalarda dışa vurur; öyleyse varlıkbilimsel öğeyle cinsel öğenin birbirine bağlanmasında birtakım değişmez nitelikler olacaktır. Belli bir çağda, bir topluluğun kullandığı teknikler, İktisadi ve toplumsal yapısı bütün üyelerine aynı dünyayı göstermekte: bu dönemde, cinsellikle toplumsal biçimler arasında değişmez bir ilişki bulunmaktadır; benzer bireyler, benzer koşullar içersinde, eldeki veriden benzer anlamlar çıkarmaktadırlar; bu benzerlik sımsıkı bir evrensellik yaratmamakta, ama bireysel öykülerde genel tipler görmemize izin vermektedir.

Simge, giz dolu bir bilinçaltının allayıp pullayıp önümüze getirdiği bir temsili istiare gibi gözükmemektedir: bu, o anlamı taşıyan nesneye benzer bir şey aracılığıyla bir anlamın kavranmasıdır; varoluşsal durumun bütün varolanlarda aynı oluşuyla bu bireylerin karşılaştıkları yapaylığın da aynı oluşundan ötürü, ünlemler (bir nesnenin anlattığı şeyler), pek çok bireye aynı gözükmektedir; simgecilik akımı ne gökten inmiş, ne de yerden fışkırmıştır: tıpkı dil gibi, hem bir ayırma, hem de bir mitsein olan İnsani gerçeklik tarafından ortaya çıkarılmıştır; bu da, simgecilikte tekil türelimin varlığını açıklamaktadır: ruhçözümcü yöntem, öğreti izin verse de vermese de, uygulamada bunu kabul etmek zorundadır. Bu görüş açısını benimsemek, örneğin, genel olarak erkeklik organına verilen değeri anlayabilmemizi sağlamaktadır.(5)

İlkel insanlar mana’da, totem’de yabancılaşırlar: uygar insanlarsa bireysel ruhlarında, kendi benlerinde, adlarında, mallarında, yapıtlarında: bu, sahiciliğe aykırı düşme konusundaki ilk eğilimdir. Erkeklik organı, oğlan çocuğu için, işte bu «ikinci ben» rolünü oynamak üzere biçilmiş kaftandır: hem kendisine yabancı bir nesne, hem de kendisidir; bir oyuncak, bir bebek, aynı zamanda da kendi etidir; analar babalar ve dadılar ona minik bir kişi gözüyle bakarlar. Eh, bu durumda penis’in çocuğun dünyasında «kendisinden daha kurnaz, daha zeki ve daha becerikli bir ikinci ben olması»(6) son derece doğal elbet; işemeyle erkeklik organının kalkmasının istemli süreçle anlık süreç arasında bulunmalarından, öznel olarak duyulan, hemen hemen bireye yabancı, gelip geçici bir zevkin kaynağı oluşundan ötürü, kişi penis’ine hem kendisi, hem de kendisinden başka biri gözüyle bakar; aşkınlık onda elle tutulur gözle görülür biçimde yakalanır, bu yüzden gurur kaynağıdır; erkeklik organı bedenin dışında olduğundan, erkek, kendisini aşan yaşamı, canlılığı bireyselliğine katabilir. Bunları bilince, penis’in uzunluğunun, sidiğin düştüğü uzaklığın, dikilme ve boşalma sırasındaki gücün erkek için kendi öz değerleri haline gelişini anlamak kolaylaşıyor.(7)

Nitekim, erkeklik organının bedensel olarak aşkınlığı simgeleyişi pek yaygındır; çocuk aynı zamanda babası tarafından aşıldığını, yani aşkınlığının elinden alındığını hissettiğinden, Freud’un ünlü «iğdiş edilme korkusu»nun kaynağı da bulunmuş oluyor. Bu ikinci ben’den yoksun olan küçük kız, minicik bir nesnede yabancılaşmamakta, onunla zararını çıkaramamaktadır: dolayısıyla, kendini bütünüyle nesne haline getirmeye, Öteki varlık olarak ortaya koymaya itilmektedir; kendini oğlan çocuklarıyla kıyaslayıp kıyaslamadığı ikinci derecede bir sorundur; önemli olan, farkına varmasa da, penis yokluğunun onun kendisini belli bir cins gibi yakalamasını engellemesidir; buysa, birçok sonuç doğurur.

Ancak, sözünü ettiğimiz bu değişmez nitelikler de bir yazgıyı belirlemeye yetmez: erkeklik organı, daha başka alanlarda gerçekleşen bir üstünlüğü simgelediği için böylesine önemlidir. Kadın kendini bir kişi diye olumlamayı başarabilirse, erkeklik organına denk değerler türetecektir; çocuk umudunun dile geldiği bebek, erkeklik organından daha değerli bir mal olabilir. Bazı anaerkil toplumlarda, kadınların elinde, topluluğun yabancılaştığı birtakım maskeler vardır; bu gibi durumlarda, erkeklik organı epey gözden düşmektedir. Bedensel ayrıcalık, ancak bütünsel olarak kavranan bir durumda gerçekten İnsani bir ayrıcalık haline gelmektedir. Dolayısıyla, ruhçözümlemesi, ancak tarihsel çerçeve içinde doğruluğuna kavuşacaktır.

Dipnotlar:

1-        Bu kurama D. H. Lawrence’ta da rastlamak epey ilginçtir. Tüylü Yüan’daki Don Cipriano, oynaşının doyuma ermemesi için elinden geleni yapar: kadının zevk içersinde bireyselleşmeyip erkekle birlikte titreşmesi gerekmektedir.
 2-     Adler, insan yaşamının gelişmesini yalnızca cinsellik üstüne oturtan bir dizgenin yetersizliğini anladığı için Freud’dan ayrılmıştır: o, bu gelişmeyi kişiliğin tümü içersine oturtmak ister; Freud’da bütün davranışlar arzu, yani zevk araştırısından doğmuş gibi gösterilirken, insanoğlu Adler’e birtakım erekler güden bir varlık olarak gözükmektedir; o, değişken öğenin yerine güdüleri, erekliliği, tasarıları geçirmiştir; zekaya öylesine büyük bir yer ayırır ki, cinsel öğe, çoğu kez, ancak simgesel bir değer taşır. Onun kuramlarına göre, insan dramı üç andan kuruludur:
3-      Moise et son peuple (Musa ve Halkı), çev.: A. Bermaım, s. 177.
4-      Freud: Totem ve Tabu.
5-      Varoluşsal bir olgudan yola çıkmadıkça bunu anlamak olanaksızdır: bu da, her öznenin yabancılaşma’ya duyduğu eğilimdir; özgürlüğünün doğurduğu bunalım, kişiyi, kendini nesnelerde aramaya götürmektedir; buysa kendinden kaçmanın bir türüdür; ve bu öylesine güçlü bir eğilimdir ki, çocuk, sütten kesilmeyle Bütün’den ayrıldığı an, aynalarda, anasının babasının bakışlarında kendi yabancılaşmış varlığını yakalamaya çalışır.
6-      Alice Balint, La Vie intime de l’enfant (Çocuğun Öznel Yaşamı), s. 101.
7-   Bana kaka etme yarışı yapan küçük köylü çocuklarından söz edildi: kalçaları öbürlerinden daha geniş ve sağlam olan, oyun ya da kavga sırasında elde edilenlerle kıyaslanmayacak kadar büyük bir başarı elde ediyormuş. Kaka, burda, erkeklik organı yerine geçmektedir: yine bir yabancılaşma söz konusu tabii.

Menu