Psikoloji

Scott'un anne ve babası, Sue ve Phil, şaşırmış ve korkmuşlardı. Scott, dağınık saçları, üzerine oturmayan bol elbisesine karşın yakışıklı bir çocuktu ve artık görünüşüne aldırmaz olmuştu. Seyrek yıkanıyor ve dişlerini fırçalamıyordu. Kız kardeşi Laura bile, Scott'un halinin, soğukkanlı ergen pasaklılığınının normal kabul edilebilecek sınırlarının ötesinde olduğunu söylemeye başlamıştı. Zamanının çoğunu odasında yalnız geçiriyor, arkadaşlarına takılmaya ilgisiz kalıyordu. Madde mi kullanıyordu? depresyonda mıydı? Yolunda gitmeyen neydi?

Ne olduğunu söylediğim takdirde, muhtemelen aklımı kaçırıyor olduğumu düşünecekler ve beni ruh doktoruna götürecekler. Kendi kendine böyle düşündü Scott! Tanrım, ne kadar ürkütücü! Belki de onlara söylemeliyim.

Herkes her zaman benimle alay ediyor. Bunun ne kadar kiitü olduğunu söylesem, ne annem ne de babam inanır.

Nasıl olduğunu hayal bile edemezsin. Tüm yaşamım dert işi: Şey gibi... uyanıyorum ve sanki cehennemde yaşıyorum. Etrafımdaki hemen herkes bana işkence eden bir iblise benziyor. Sabah okula gitmek zorundayım, herkes bana bakıyor. Koridorda toplanacaklar. Benim hakkımda konuştuklarına kalıbımı basarım. Etrafımda dönüp gülerek şakalar yaparken adımı seslendiklerini duyuyorum. Evet, öyle! Gerçekten, "Scott'a bakın, şimdi kapıdan içeri girdi. Sanki tüm gece otuzbir çekmiş gibi duruyor. Otuzbirci Scott! Otuzbirci!" diye sesleniyorlar. Dünyanın en gülünç şeyiymiş gibi bana gülüyorlar. "Otuzbirci Scott! Otuzbirci!" sesleri kafamda dönüp duruyor. Bu sesleri hep duyuyorum, sanki onlar olmadığı zaman bile! Bazen başka kötü şeyler de söylüyorlar, "Scott, sen bir götleksin" ya da "Scott, defol git!" gibi..




En iyi iki arkadaşım, Kevin ve Clyde, bana destek olmak için hiçbir şey yapmadılar. Aslında onlar da sırt çevirdiler: Benim en iyi arkadaşlarım olmaktan vazgeçtiler ve beni yalnız bıraktılarsa, dert değil! Tamam! Ancak anlamadığım; onlar da bana işkence etmek istiyor. Bilmiyorum neden? Ben asla onlara bir şey yapmadım. İyi vakit geçirirdik; beraberce müzik dinler, araba tamir eder, böyle şeyler yapardık... Şimdi araba aküsünden bana elektrik sinyali gönderiyorlar. 12 voltluk araba, aküsünden gelen pek güçlü olmasa da, vücuduma elektrik şoku verebiliyorlar. Anlamıyorum, akımı havadan nasıl yolluyorlar, duvarlardan bile geçiyor?! Ama yapıyorlar! Hatta meme uçlarıma kadar ulaşıyor. Onları görmekistemiyorum. Olup biteni kime anlatsam inanmaz. YAKIP KAVURUYOR, İNCİTİYOR BENİ! Benimle konuştuklarını hissedebiliyorum, okuldaki çocukların söylediği kötü şeyleri söylüyorlar.

Bunları sır olarak tutmalıyım. Yoksa beni kilit altına alırlar. Belki de alıp başımı kaçıp gitmeliyim.

Artık çalışmamı gerektirecek bir şey yok. Kafama girmiyor, girse de aklımda tutamıyorum. AMMA DA TUHAF HA! Aklıma bir şey geliyor, ardından milyonlarca düşünce ama gerisini getiremiyorum. Beynim bebek beyni gibi... Birden her şey kayboluyor, beynim bomboş! Bir çukurun kenarındayım ve içine düşmeme ramak kaldı..

Kafam çok karışık, korkuyorum. Bunu kimseye anlatamam. Kendi başıma halletmeliyim. Bir zamanlar ben de onlar gibiydim, şimdi onların dışındayım. Neden böyle oldu? Ben ne yaptım? Kimim, ne yapıyorum, ne düşünüyorum; hiçbiri benim denetimimde değil. Tanrım, bir şeyler yapıp tüm bunların Önünü kesmeliyim ama ne yapacağımı bilmiyorum. Guguk Kuşu'ndaki deliler gibiyim, aklımı yitiriyorum. O zaman en iyisi kendimi öldürmek. Ömrümün kalanını böyle yaşayacaksam ölmek en iyisi...

Sue ve Phil çözemiyorlardı; coşku dolu Scott içine kapanmış zaman zaman düşmanca davranmaya başlamıştı. Hiçbir çocuk mükemmel değildir, ama gerek Scott gerekse Laura, onur kaynağı çocuklardı. Değişik ilgi alanlarına sahip, pek çok arkadaşı olan iyi öğrencilerdi. Scott'a bak; her şey çok farklı hale gelmişti! Uyuşuk, çekinik, kokan, kir pas içinde biri olup çıkmıştı.

On yedisinde olan Scott hayranlık uyandıran bir oğlan çocuğuydu. Sue, ufak tefek olduğundan, boyu bir metre kırkbeş santim kilosu elli kilogramın altındaydı, Scott'un doğumunda zorlanmıştı. Yirmidört saat süren doğum işlemi sezaryen sınırına gelmişse de forseps kullanılmasıyla doğurabilmişti. Bebek dört kilodan fazlaydı. Doğduğundaözellikle ilk ve sonraki birkaç haftaScott'un kafası muza benziyordu. (Forseps, iki kollu, büyük, pens gibi bir araç; doğumda çocuğu çekmek için kullanılır. Bazen forseps baskısı sonucunda bebeğin kafatasında biçim değişiklikleri olursa da bu geçicidir; ç.n.) Giderek kafasının şekli düzeldi, uyaranlara yanıt veren, gözleri pırıl pırıl ufacık bir adamdı. Sue ve Phil, karyolasında ona bakarken birlikle1 yarattıkları küçücük mucizeyi merak ediyorlardı. Sorunu olabileceği akıllarına bile gelmiyor hatta tam tersini düşünüyorlardı, iştahla emiyor, yüksek sesle ağlıyor, başını dik tutabiliyor, elini kolunu aktif biçimde oynatabiliyordu. Komşularının ondan bir hafta önce doğan çocuklarıyla kıyaslandığında her .şi'.yi ondan önceydi. Sadece konuşmada biraz gerideydi, 18 aylıkken daha birkaç sözcük söyleyebiliyordu. Fakat daha sonra lanı cümlelerle konuşmaya başlamıştı. Bir bebek olmaktan ziyade her şeyi bir anda ve doğru olarak yapmak ister gibi bir hali vardı.

I'Mil oğlan çocuğuna sahip olduğu için heyecan içindeydi; rınıınla oynamadığı oyun kalmamıştı. Scott büyüdüğünde bedensel ve zihinsel oyunlarda son derece başarılıydı. Yüzmeyi iki, dama oynamayı üç yaşında öğrenmiş beş yaşında satranca başlamıştı. Lise beyzbol takımının yıldız oyuncu olmuştu. Tenisi oldukça iyi öğrenmiş babası ve arkadaşları için zorlu bir rakip olmuştu. Sağ ve solunu iyi kullanıyor, özellikle beyzbol ve teniste önemli bir üstünlük sağlıyordu. Sağ ya da sol elini ne zaman kullanacağı bilinemediği için karşısındakiler şaşkınlığa düşüyorlardı.

Scott'un atletik başarıları Phil ve Sue'yu hoşnut kılmakla birlikte, onda en çok sevdikleri, şen şakrak ve sevecen doğasıydı. Afacan Denis'e benzeyen, mavi gözlü sarı kafalı bir oğlandı ancak çoğu zaman Anthony Angel gibi davranıyordu (çok başarılı bir beyzbol oyuncusu; ç.n.). Daha birbuçuk yaşındayken ve sonrasında yıllarca süren törensel bir oyunları vardı; yatağına yatırıp üzerini sıkıca örttükten sonra Sue "seni seviyorum," derdi. Arkasını dönüp kapıdan çıkacağı sırada Scott "hayır, önce ben seni seviyorum" diye seslenirdi. "Önce ben seviyorum" Phil, Sue, Scott ve daha sonra Laura'nm katıldığı ve aileye ait özel bir ifade haline gelmişti. Birbirlerini ne denli sevdiklerini bu yolla gösteriyorlardı.

Scott onların altın çocuğuydu. Anababası, Sott'un hayranlık doğuran bir bebekten ele avuca sığmaz oyun çocuğu haline gelişini; bazen ciddi bazen kıkırdayan lise öğrencisine dönüşünü; çocukluktan ergenliğe, dobiş bedeninin kaslı hale erişmesini hayranlıkla gözlemişlerdi. Her aşamada yakışıklı ve çekici bir çocuk olmuştu. Zihni de benzer bir gelişim içindeydi; kışları kelebeklerin nereye gittiklerini soran çocuk uçakların nasıl uçtuğunu da merak ediyordu. Sınıfın ilk %25'inde yer alırken notları B'den aşağı değildi. Ondan büyük şeyler bekliyorlardı. O istediğini olabilecek bir çocuktu; avukat, mühendis, veteriner, pilot, başarılı bir iş adamı...

Lise son sınıfa geçtiği senenin yazında her şey parçalanmaya başlamıştı. Kız arkadaşıyla ayrılmışlardı. Bir yıldır birbirlerine delicesine aşıktılar ve bu Scott'un ilk ciddi ilişkisiydi. Phil ve Sue, yolunda gitmeyen şeyin ne olduğunu asla öğrenemediler. Scott onlara karşı çok açık olmasına karşın bu konuyu onlarla paylaşmamıştı. Daha sonra odasına kapanıp yalnız geçirdiği zamanlar artmaya başladığında,başlangıçta müzik dinlerken sonraları ikiüç saat boyunca sessizce duvarı seyrediyordu, "aşktaki hayal kırıklığı" ya da "ergenin büyüme sancıları" olduğunu düşünmüşlerdi. Çok yakın iki arkadaşıla, Kevin ve Clyde, ilişkisini kestiğinde şaşkına dönmüşlerdi. Üçü, çocukluktan bu yana hiç ayrılmamış, hep birlikte davranmışlardı: Oyun oynarlar, alışveriş merkezinde dolaşırlar, gece yarısı pizza sipariş ederler eğlenirlerdi. Clyde'larm garajmdaki 1982 model Pontiac'ı defalarca söküp toplamışlardı. Dayanamayıp Kevin ve Clyde'ı sorduklarında, tuhaf bir bakışla Scott, "Onlara, onlarla birlikte olmak istemediğimi söyledim. Çünkü beni artık sevmiyorlar. Onlar benim gerçek dostlarım değil!" diye yanıtlamıştı. Bu çok garip gelmişti, Phil ve Sue gerçekten şaşırmışlardı.

Scott, sanki kişilik değiştiriyordu; dost canlısı, dışa dönük, insiyatif sahibi biriyken ağır kanlı,hantal birine dönmüştü. Sııpermarkette kasiyer olarak yazişi bulmuştu. Bu işi bulabilmek için bir önceki yaz alışveriş paketlerini arabalara taşımış, çok çalışmış, aldığı sorumluluk ve verilen bahşişler onu memnun etmişti. Oysa yeni başladığı işini Temmuz'un ortasında terketmiş ve üstelik birkaç hafta boyunca ailesine bundan söz etmemişti. Tek açıklaması "müşteriler benim konuşmamla, bakışımla alay ediyorlardı." olmuştu. Giderek yaşlanan arınebabası için Scott tuhaf görünüyordu. Ancak o yaştaki çocukların çoğu arınebabasına zaten böyle görünmekteydi. Phil ve Sue'ya göre, çocuğun nasıl davrandığı ne giydiğinden ve saçım nasıl taradığından daha önemliydi. Scott, onların sevgili atlet oğulları, sarı saçlarına altın halkacıklar takıyor, çuval gibi, yırtık kot giyiyordu. Ne zamanki altın sarısı saçlarını yıkamaz olup saçları yağ içinde ve kokmaya başlayınca her zamankinden daha çok ı İz (ilmeye başladılar. Görünüşüyle hiç ilgilenmez olmuşştu. Şahaba karşı uyuyor, amaçsız biçimde vakit geçiriyordu. Aslında Farklı bir dünyaya çekilmişti. Sonbaharda okul başladığında sahalıları kalkmakta zorlanıyor, okula gitmek istemiyordu.

I başlangıçta ergenlere özgü duygu dalgalanmaları olabileceı'.ıııi düşünen Phil ve Sue, madde mi kullanıyor kaygısıyla,mahremiyete saygıyı koruyarakyokluğunda Scott'un odasına hiikıııışlar ve bir şey bulamamışlardı. Gördükleri ise işaret ifade edecek şeyler değildi; birkaç araba dergisi, rock dergisi ve hu kaç Playboy mecmuası. Ne yapacaklarını, ne düşüneceklerini bilemez haldeydiler. Hiç olmazsa bir süre için Scott'a zaman tanımaya karar verdiler.

Daha sonra bir gece Scott ortadan kayboldu. Akşam 8 civarında, 'düşüneceği şeyler' olduğunu, dolaşacağını söyleyip çıkıp gitmişti. Yüzünde yabanıl bir ifade vardı ve zihni çok meşgul görünüyordu. Bir saat içinde dolaşıp geleceğini düşündükleri için nereye gittiğini sormamışlardı. Daha önce hep böyle olmuştu çünkü. Saat gecenin 10'u olduğunda kaygılanmaya başlamışlar, gece yarısına ulaştıklarında ise iyiden iyiye korkmaya başlamışlardı. Scott yaptığı şeyleri hep söyleyen bir çocuk olduğu için bu şekilde gözden kaybolması olağan değildi. Sabahın Tinde polisi aramaya karar verdiler. Polisin yapacağı bir şey yoktu; gençler anababalarına bilgi vermeden tüm geceyi dışarıda geçirebiliyorlardı, hem kanun güçleri yedek ebeveyn yerine konamazdı. Saat 01:30 civarında bir telefon geldi, Scott bulunmuştu. Bir kamyon şoförü köprüde dikilen çocuğun bir anda öbür tarafa atladığını görmüştü. Scott rayların üzerinde yatıyordu. Ambulansla hastaneye götürülmüştü, yaşıyordu ancak ağır yaralanmıştı.

Yaşamını kurtarmak ve kırık iki bacağın tedavisi öncelikliydi. Anesteziden uyandığında ailesiyle konuşmaya başlamıştı, öykünün gerisi böyle gelmişti. Anlattıkları dehşet vericiydi, Kevin ve Clyde, okuldaki diğer çocuklar gibi, şeytana hizmet ediyorlardı. Onunla alay ediyor, kulağına isimler fısıldıyor ve işe yaramaz olduğunu söylüyorlardı. Uzaktan gönderdikleri elektrikle bedenine işkence ediyorlardı. Kevin ve Clyde etraftayken havada kükürt kokusu oluyordu. O gece kulağına "defolup" gitmenin yolunu fısıldayanlar Kevin ve Clyde idi. Köprüye gidip atlaması gerekiyordu! Sadece verilen emirlere uymuştu. Onların kendi üzerindeki kontrolüne direnebilmesi olası değildi.

Ne olmuştu Scott'a? Böyle şeyler ancak filmlerde, romanlarda olurdu; gerçek hayatta insanların başına böyle şeyler gelmezdi. Bu gerçek olamazdı! Scott, ümit vadeden, normal ve iyi bir çocuktu. Anestezi, kırık bacağının ağrısıyla böyle konuşuyordu. Kendinde değildi, bu bir ruhsal hastalık olamazdı!

Çektiği işkenceyle ilgili anlattıkları gerçeği çok aşıyordu. Ortopedi kliniğinde, bacağı askıda, kaldığı altı hafta boyunca ona bakan ruh hekimi Scott'un hastalığını ailesine uygun bir dille anlatmıştı. Madde kullanım öyküsünün olmadığı, duygudurum bozukluğuna işaret edecek bir bulgunun yokluğunu belirledikten sonra doktor, Scott'un şizofreni olabileceğini söylemiş; Scott'un tanımladığı, insanı esir alan artmış acılı iç yaşantıların, şizofreniye özgü olduğunu söylemişti. 'Psikotik' nitelikli belirtileri de tutuyordu; etrafta kimse olmadığı halde işitilen sesler, başkalarından işkence görme, onların denetiminde olma, onlardan gelen dolaylı mesajlar vb. Doktor, dışa vuran en önemli belirtinin kişilik değişmesi, düşünme netliğinin kaybolması ve sosyal çekilme olduğunu açıklamıştı.

Scott'un "beynindeki kırığın" bacağındaki kırığa göre daha zor iyileşeceği, üzülerek ifade etse de, söylediği diğer şeydi. Şizofrenideki beyin kırığı ne askıya ne alçıya alınabilecek bir kırıktır. Memnuniyet verici olan ilaçların psikotik belirtilere iyi gelmesiydi. Özellikle de son zamanlarda kullanılan yeni ilaçlar, ilaçla tedaviden sonra birkaç hafta içinde Scott'un varsanıları ve sanrıları iyileşecek, belki de tamamen kaybolacaktı. Phil ve Sue çok rahatlamışlardı. Ancak doktor, şizofreninin karmaşık yapıda bir hastalık olduğunu, kurbanın yaşamını ve kişiliğini çok yönlü etkileyeceğini söylemişti. Yaşamı yükselen bir tenis topu gibi kavrayan, herkesin bildiği o Scott'un tam olarak geri gelmesi biraz zor olabilirdi. Şizofreni, duygu ve dürtüleri boşaltan bir hastalıktı, ilaçlar yitip giden bu zihinsel özellikleri tekrar şırınga edebilme başarısını gösteremiyordu. Ancak ailenin göstereceği sevgi, şefkat ve destek elbette yardımcı olurdu.

Sonraki birkaç yıl tüm aile için zor ve iniş çıkışlarla doluydu. Beklendiği üzere Scott'un psikotik belirtilerinin kaybolmanı yaklaşık altı ayı bulmuştu. Scott, Noel'den sonrazor da olsaokula dönebildi. Yeterince kredisi olduğu için arkadaşlarıyla aynı zamanda okulu bitirebilecek durumdaydı. Scott'un tuhaflığının hastalığına bağlı olduğunu anladıktan sonra Kevin ve ('lyde, son derece olumlu yaklaşmışlardı: Hastanede yattığı süre boyunca ve evine döndükten sonra, Scott'u yalnız bırakmamışlar; sık sık uğrayıp güncel olaylar hakkında sürekli onu bilı'.ilrndirmişlerdi. Hafta sonu gezmeleri, okula gitmeler, birlikte .iraba tamir etmek... Scott da elinden geleni yapmıştı. Ancak I ıir şeyler değişmişti. Çok fazla istekli görünmüyordu. Dikkatini yoğunlaştıramıyor, aklını toparlayamıyordu. Okulunu bitirdi. Ancak eski haline kavuşmaya çabalarken yüksek eğitime ara vermesi gerektiği hususunda herkes hemfikirdi. Sesler, şeytanlar,ilaç kullanmasına rağmen, lise mezuniyetinden hemen sonra tekrar baş gösterdi, ilaç dozu artırıldı ancak bu kez huzursuzluk ve korku başlamıştı. Doktor, daha öncesinde çok ciddi bir intihar girişimi olduğu için, psikozu dinene kadar, birkaç hafta için hastaneye yatırmaya karar verdi.

İşte o zaman, Phil, Sue ve Laura, yaşamlarında ilk kez "şizofreni tedavi birimi"nin nasıl bir yer olduğunu gördüler. Yaşları 15'le 30 otuz arasında değişen otuz kişi vardı; Scott'unkine benzeyen belirtiler sergiliyorlardı. Gördükleri tüyler ürperticiydi! Scott'un geleceği böyle mi olacaktı? On sekiz yaşındaki bu genç çocuk otuzuna geldiğinde, televizyonun önüne çakılıp, birbirine eklediği sigaraları içerken oturduğu koltukta sürekli öne arka sallanan biri haline mi gelecekti? İlk akıllarına gelen; Scott'u da alıp bir an önce oradan kaçmak, hiçbir koşulda hastaneye yatırmamak olmuştu. Scott'un hissettiği de aynıydı; oraya geliş nedeni, oradakiler gibi yerinde duramaması, adımlaması, uğradığı zihinsel işkence olmasına karşın, gene de onlar gibi olmak istemiyordu. Doktor açıklamıştı; oradaki herkesin derdi aynıydı, aileleri vardı,onlar gibi, acı çekiyordu. Ardından, hastaların ve ailelerinin oluşturduğu bir dernekten söz ederek (NAMINational Alliance for the Mentally 111; Ruh Hastaları Ulusal Birliği) ilişkiye geçebileceklerini, hatta sonraki ay yerel şubenin hastanede yapacağı toplantıya katılabileceklerini söylemişti. Orada hiç ummadıkları biçimde, kendileri gibi olan insanlarla karşılacaklarım, aynı korku ve kaygıya karşı mücadele veren insanları bulacaklarını ifade etmişti. Doktorun, Phil ve Sue'ya söyledikleri, sonrasında, son derece önemli bir öneri haline gelmişti. Çünkü izleyen yıllarda NAMI, onlar için gerçek bir bilgi, öneri, teselli hatta ümit kaynağı haline gelmişti.

Psikotik belirtileri on gün içinde yatışan Scott hastaneden çıkabilecek hale gelmişti. Ondan sonraki ikiüç yıl boyunca zaman zaman hastalığı tekrar etmiş ve hastaneye yatmıştı. Phil ve Sue, sigortanın, ruhsal hastalıklar için bir "üst sınır" koyduğunu fark etmişlerdi; tüm yaşam süresi içinde sadece altmış gün ancak yetecek bir destek! Scott'tan sorumlu, hastanenin atadığı Sosyal Hizmet Uzmanı (Sosyal Çalışmacı), kalıcı maluliyet için başvurabileceklerini söylemişti. Ancak bu tam bir bozgun anlamına geliyordu: Scott mutlak daha iyi olacak, asla yaşamı boyunca malul hale gelmeyecekti. Ancak Scott'un kolej masrafları için ayırdıkları para bitip Laura'nmkinden yemeye başladıklarında artık teslim olmaya karar verdiler. Bürokratik işlemlerin tamamlanması bir yıl almıştı. Üstelik, Scott'un yarı zamanlı ya da daha fazla çalışabilecek hale gelmesiyle sigorta güvencesi işlemeyecekti. Süreç son derece zorlu ve caydırıcıydı. Oysa bunun bir yolu olmalı; şizofrenisi olanlar, iyileşmeyeüretken hale gelmeyeçalıştıkları için, onları cezalandırmayacak bir sağlık güvencesine kavuşmalıydı.

Beş yıl ya da biraz daha fazlası geçmişti; hastalık atakları tekrarlamaz olmuş, Scott dengeye kavuşmuş hatta daha iyi hale gelmişti. Sonunda yarı zamanlı bir iş bulmuş, yerel halkevi okulunda kimi dersler almaya başlamıştı. Bahçe malzemelerinin satıldığı Garden Center'da tezgahtar olarak işe giren Scott, insanlarla kurduğu ilişkiden hoşnuttu. Ancak yüzeyin altında seyreden hastalığı güdü ve enerjisini çalıyor, insanları doğru okuma becerisini etkiliyordu, hl biraz güvensiz ve kuşkuluydu. Altın Çocuk, eski parıltılı haline asla geri dönememişti. Aile hastalıkla yaşamayı öğrenmişti, sevgili, sevimli Scot'larını çok seviyorlardı. Kendilerine bir şey olması halinde Scott'un nasıl ayakta kalacağı kaygısı zaman içinde biraz hafiflemişti.

Şizofreni, ruh hastalıkları içindebelki deen acımasız ve en yıkıcı etkiye sahip olanıdır. Nüfusun % 1 'ini etkileyen bu hastalık kurbanlarını çok genç yaşta yakalamakta, onların tam anlamıyla topluma katılımlarını önlemektedir. Üstelik topluma her yıl milyarlarca doları bulan ekonomik bir yük bindirmektedir.

Bir genç hastalığı olarak onlu yaşların sonu ile yirmili yaşların başında ortaya çıkan şizofreni pek çok görünüme sahiptir. Kazıları, Scott örneği, hastalanmadan önce tamamen sağlıklı görünen kişiler olması nedeniyle, belirtiler ortaya çıktığında aile ve çevresi şaşkınlığa uğramaktadırlar. Bazılarında ise, özellikle hasta olmayan kardeşleriyle kıyaslandığında, geriye donuk olarak izi sürülebilecek sinsi işaretler söz konusudur. Bunliir; çocukluklarında utangaç, daha az işbirliği sergileyen, anksiyetesi fazla ya da yavaş öğrenen çocuklar olabilir. (Bu özellikler tek başına şizofreniyi tanımlamaz ya da herhangi birinin varlığı bir çocuğun şizofreni olacağını göstermez! ç.n.) Söz konusu 'işaretler'in hiçbirisi Scot'ta yoktu ancak başka iki tanesi belirgindi; ilki, doğumu zordu ve uzun sürmüştü, ikincisi, doğum sırasında örtük bir kafa zedelenmesi geçirmişti. Ne tam sağlak ne de tam solaktı. Her iki elini de kullanıyordu.

Hastalık sırasında ortaya çıkmış belirtileri geriye dönük yüklemlerle "erken işaretler" olarak değerlendirmek yanıltıcı olabilir. Bir kere hastalandıktan sonra, çocuğun hayatında geriye dönük "delillere" ulaşmak oldukça kolaydır! Son on yılda, becerikli bazı bilim adamları, "prospective design" (İleriye Dönük Araştırma Kurgusu) adını verdikleri yöntemi kullanarak erken işaretlerin ne olabileceğini araştırmışlardır. Anlamı, şizofreni belirgin hale gelmeden önce çocuk hakkında bir biçimde varolan (kayıtlanmış) bilgilere ulaşılmasıdır.

Emory Üniversitesi'nden Elaine Walker ve Rich Levvine'nın uyguladığı yöntem, çocuklardan en az bir tanesinin şizofreni olduğu bir ailenin kendi çektikleri video çekim kayıtlarınaNAMl'de mevcutbakmaktır. Çekimde görülen çocukların her biri, eğitim görmüş profesyoneller tarafından, sergiledikleri iletişim ve gösterdikleri eşgüdüm açısından diğer çocuklarla kıyaslanarak değerlendirilmişlerdir. Değerlendiriciler sonradan şizofreni olan çocuğun hangisi olduğunu bilmiyorlardı. 'Körlemesine' yapılan bu çözümlemelerin ışığında Walker ve Lewine sonradan şizofreni geliştiren çocukların düşük becerili, sakar, hantal eğilimli çocuklar olduğunu bulmuşlardır.

ingiltere'de Robin Murray ve ekibinin yaptığı bir çalışma ise başka bir yaklaşımı sergilemektedir, ikinci Dünya Savaşından hemen sonra yapılan ulusal nitelikli bir sağlık tarama çalışmasını gözden geçirmişlerdir. 1947 yılının tek bir haftasında doğan çocuklar belirlenmiş ve düzenli aralıklarla yapılan sağlık kayıtları incelenmiştir, ileriye dönük ve yenilikçi nitelikli bu çalışma bize sadece şizofreni değil diğer pek çok ruhsal hastalık hakkında önemli bilgiler sağlamıştır. Son birkaç yıl itibariyle bu çocuklardan 37 tanesinde şizofreni ortaya çıkmıştır. Murray ve arkadaşları, sonradan hastalanan bu deneklerin çocukluklarında diğer çocuklardan hangi yönlerden farklı olduğunu sağlık ve okul kayıtlarına bakarak araştırmışlardır. Hastalığın ortaya çıkmasında, ruh hekimlerinin 'tetikleyici' diye tanımladıkları işaretlere dair (hastalığa yatkınlık yaratan ancak hastalık belirmeden önce gözlenen belirtiler) ilginç saptamaları olmuştur; bunlardan biri bu çocukların sağ ve sol ellerini karışık biçimde kullanmalarıdır. Benzer diğer bir çalışma Michael Davidson'un israil'de yaptığı ve orduya ait sağlık kayıtlarını (israil'de kadın ve erkeklerin askerlik hizmetlerini düzenleyen devlet politikası gereği tutulan kayıtlar) esas alan çalışmadır. Dolayısıyla hastalık başlamadan önce, onlu yaşların sonlarına doğru askeri yetkililerce teste tabi tutulmuş temsili bir grupta şizofreninin sonraki gelişimini araştırma şansı vardı. Buna göre ileride hasta olacakların diğer insanlarla kurdukları toplumsal ilişkilerde sorunlar vardı, ileriye dönük bu çalışmalar, şizofreninin, beyin/zihin gelişmesi sırasında (henüz belirtiler ortaya çıkmadan önce) baş gösteren normal dışılığa bağlı olduğu yolundaki güçlü kanıtlar arasında kabul edilmektedir.

Şizofreni Nedir?

'Şizo' sözcüğü, ne yazık ki, argoda aşağılayıcı bir terim haline gelmiştir. Şizofreni adını yirminci yüzyıl başlarında Isviçre'li ruh hekimi Elugene Bleuler koymuştur. Bleuler; daha önce Alman ruh hekimi Kraepelin tarafından özgün ayrı bir klinik tablo olarak tanımlanıp 'demansiya prekoks' (erken bunama) olarak adlandırılan bu durumu, özellikleriyle tarif edecek bir isim seçmek istemiş ve şizofreni demiştir. Kraepelin'in erken bunama adını verişindeki neden; hastalığın düşünme becerisini etkilemesi, kalıcı ve süreğen olması (demans = bunama) ve genç insanlarda erkenden (prekoks = erken) ortaya çıkmasıdır.

isviçre'deki meslektaşı Bleuler, Kraepelin'in şizofreni tanımındaki bazı noktalarda ona muhalifti. Bleuler, Kraepelin gibi, büyük bir psikiyatri hastanesinde çalışıyor (Burgholzli) ve onun kadar çok hasta görüyordu. Bleuler, başlangıç belirtilerinin ardından, bazı hastaların, iyileşme gösterdiğine inanıyordu. Dolayısıyla nörodejeneratif süreçlerdekine benzer biçimde hışlanın zaman içinde daha da kötüye gideceğini öngören 'demans' terimi yanıltıcıydı. Dahası, bazı hastalarda hastalık daha geç yaşlarda (yirmili, otuzlu hatta ender olarak kırklı yaşlarda) ortaya çıkıyordu. Dolayısıyla 'erken bunama' anlamındaki demansiya prekoks teriminin tanımlayıcı doğruluğu kesin olan başka bir terimleŞizofrenideğiştirilmesini önerdi. Aklın yarılması anlamındaki bu terim eski yunancadaki şizo (yarılma) ve fren (akıl) sözcüklerinin bitiştirilmesinden oluşmaktaydı. Bleuler, şizofreninin asıl özelliklerinin düşünme ve konuşma işlevi düzeyinde sağlıklı düşünememe ve çağrışımların bozukluğu olduğuna inandığı için bu adı seçmişti. Zaman içinde şizofreni terimi giderek yerleşti ve Kraepelin'in teriminin yerini aldı.

Şizofreni, belirtilerinin çeşitliliği açısından, tanımı ve açıklaması zor olan bir hastalıktır. Şizofreninin en dikkat çekici yanı, insan beyninde bilişsel ve duygusal sistemleri kapsayacak genişlikte bir incinmeye yol açmasıdır. Hastalığın belirti ve bulguları oldukça değişiktir. Örneğin algı alanındaki bozukluklar (varsanılar), yorumsal düşünceler (sanrılar), davranışın amacına ulaşmaması ve duygusal ifadelendirin! bozuklukları (duygusal küntlük) bunlardan sadece birkaç tanesidir. Onca belirti ve bulgudan hiçbiri tek başına hastalığı tanımlama gücüne sahip değildir. Çünkü bu belirtiler bir hastadan diğerine bulunabilir ama tüm hastalarda ille de olan bir belirti veya bulgu yoktur. Bu nedenle şizofreni, tek bir zihin/beyin sistemini etkileyen diğer hastalıklardan (Alzheimer hastalığıbellek; depresyonduygudurum) farklı bir hastalıktır.

Belirti ve bulguların bu denli karışık ve farklı olması nedeniyle, hastalığı doğal bir biçimde alt bölümlere ayırma çabası dolayısıyla daha yalın biçimde ele alma gündeme gelmiştir. En geniş biçimde kabul gören altbölümleme "pozitif ve "negatif belirtiler diye bilinenidir. Terminolojiyle ilgili kafa karıştıran husus pozitif belirtilerin 'pozitif anlamında herhangi bir olumluluk taşımamasıdır. Aslında pozitif belirtiler varsanılar gibi hoşa gitmeyen yaşantıları kapsar. Terim, on dokuzuncu yüzyıl nörologlarından, İngiliz, John HughlingsJackson'dan türetilmiştir. Bilim ve tıpta sık rastlandığı üzere, Jackson'un kuramı, ilgisiz bir alandan (Darwin'in Evrim Kuramı) taşınmış yeni fikirlerden doğru biçimlenmiştir. Jackson, insan beynini soğana benzetmiş; en içte ilkel düzeyde yapıların olduğunu, sonraki katmanların onun üzerine kapanarak ilkel özü sarmalayan daha gelişmiş yönetici işlevlere sahipşvrimleşme ürünü'üst' yapılar olduğunu düşünmüştür. Psikozdaki pozitif belirtileri bir tür "salıverme olgusu" (release phenomenon) olarak anlamlandırmıştır. En içteki özden kaynaklanan ve evrimleşmenin alt basamaklarına ait düşünceler beyindeki üst katmanların denetimsizliği sonucu yüzeye çıkmakta, bu yolla varsamlar ya da sanrılar oluşmaktadır. Öte yandan negatif belirtiler basitçe işlev kaybı olasılıkla sinir hücresi kaybı sonucunda ortaya çıkmaktadır. Apati, çevreye ilgisizlik gibi belirtilere yol açmaktadır.

Yirmi yılı aşkın bir süredir araştırma programım, şizofreni belirtilerine ve hastalığı olabilecek en iyi biçimde tanımlamaya odaklanmıştır. En önemli katkılarımızdan biri de Jackson'un fikirlerini modernleştirerek yeniden sunmak olmuştur. Darwin kısmını bir kenara koyarak,kanıtlanmamıştır çünkü, pozitif ve negatif belirtileri tanımlayıcı biçimde yeniden tarif ettik. Negatif belirtilerin altta yatan bilişsel ve duygusal yetersizliği yansıtması açısından önemini vurguladık.

Modernleşmiş biçimiyle bu yenikavramlaştırma; pozitif belirtileri normal işlevlerin aşırılaşması (olmaması gerekenin varlığı), negatif belirtileri ise normal işlevlerin kaybı (olması gerekenin yokluğu) olarak tanımlamaktadır. Etkilediği zihinsel işlevlerin türüne bakarak belirti ve bulguları pozitif ve negatif olarak sınıfladık; ikisi birden insanoğlunun zihinsel işlevselliğinin neredeyse tümünü kapsamaktadır.

Pozitif belirtiler hastalığa dikkat çeken belirtilerdir, insanları n ruhsal bir hastalığı olduğu kanısı sergilediği pozitif belirtilerden kaynaklanmaktadır. Çünkü pozitif belirtilerin gerçeklik duygusunun hasarlandığma işaret eden bir niteliği vardır.

Negatif belirtiler ise hastalığın ortaya çıkışındaki ilk belirtilerdir. Örneğin, Scott, önceden hoşlandığı şeylere ilgisiz kalarak içine kapanmıştı. Pozitif belirtilerin tedaviye yanıtı negatif belirtilere kıyasla daha iyi ve çabuktur. Pozitif belirtiler azalmaya başlasa da hasta hl tam olarak "iyi" hissetmemektedir. Negatif belirtiler inatçı olup yaşamın pek çok alanında yetmezliğe yol açmaktadır; iş, okul, arkadaş, aile, yakın ilişkiler vb. Negatif belirtiler bazen tembellik ya da kötü bir huy gösterisi gibi yanlış değerlendirmelere yol açabilir; aslında bir işe başlama ve sürdürmede zorlanan kişi günlük yaşama dair ilgi ve hoşnutluğunu yitirmiştir. Dürtü ve hoşlaıumdaki bu azalma, şizofren için, en az pozitif belirtiler kadar rahatsızlık vericidir, insanı, kimlik ve kişiliğinden yoksun bıraktığı için negatif belirtilerin en kötüsü olduğu düşünülebilir.

 

Menu