Psikoloji

1926'da Mac Mülan tarafından yayınlanan 'İstemeyerek Anlatıldı' isimli kitap, Jane Hillyer'in belki depresyon diye sınıflandırılabilecek psikozunu tanımlamaktadır. Bu psikozda şizofreni belirtileri de vardı. Miss. Hillyer, akıl hastalığı konusunda, "Öylece yatarken, galiba, düşüncenin eşlik etmediği bir duygusal duruma ilk defa bu kadar yaklaşmıştım. Yalnızca hissediyordum. Tekrar ediyorum, "normal "den bu denli uzakta olan bu duyguları tanımlayacak kelimeleri hiç bilmiyordum " derken, önemli bir noktayı belirtmiştir. Bu devrenin büyük bir bölümü için, 'entellektüel faaliyet'in durmasının amnezi ile ilgili olduğunu söylemek bir varsayımdan ileri gitmez. Elbette tam bir "unutma" unsuru bir çok psikozun sık rastlanan belirtilerindendir ve aynı zamanda onun şaşırtıcı yönlerinden biridir. Miss Hillyer'in duygulu, hayret verici öyküsü bizi akıl hastalığı "deneyimiyle" çok yakın bir yere getirir ve tanımladığı şey 'sübjektivite' (öznellik) olduğu için en güzel bilimsel metot olan gözlem yoluyla bizi bu alana sokar.

Bu yarıbilinçsizlik hali yavaş yavaş ilerledi. Çevredeki insanlar ve eşyalar gittikçe azaldı. Kaygılanmayı bırakmıştım. Aileden birilerine nerede olduğumu soruyor, cevap alınca da, hemen kabulleniyordum. Günler geçip gidiyordu, hiç bir "güdü", hiç bir heves yoktu. Üstüme kasvetli bir tevekkül çökmüştü. Hiç bir şey ilgimi çekmiyordu. Kendimi yorgun ve ağır hissediyordum. Benden istenen çoğu şeyi yapmayı reddediyordum ve daha fazla rahatsız edilmemek için yeniden yatağa giriyordum. Fiziksel açıdan da iyi değildim. Doktor gelecek kışı geçiremeyeceğimi söylemişti. Durumumun umutsuz olduğu söyleniyordu. Aileme, daha fazla çaba göstermenin bir yararı olmadığı açıkça belirtilmişti. Bu kurumda rahat edecek, olup bitenden haberin olmayacağı için, durumum da beni üzmeyecekti.



Doğulu uzmanlara danışma fikrinden de vazgeçilmişti.. Doktorun teşhisi karşısında uzman olmayan birinin kabul etmekten başka çaresi yoktur.. Ve ben de herhaıgi bir yapıcı gayret sarfedecek halde değildim. Ailem, bir kişi dışında, istemeyerek de olsa ümidini kesti. Bu kaçınılmazı kabul etmekti. Gerçekten ölmüş olsaydım bile onların yaşamlarından ve normal hayattan bu kadar uzaklaşmış olamazdım.

Uzun bir süre, ateş ve acıyla kendi iç çatışmalarıma bile körleşmiş halde kaldım. Yavaş yavaş bu çatışmalar büyük bir yoğunlukla ortaya çıkmaya başladılar. Yalnızca bir kaç aylık bir grilik ve sıcaklık hissi duymamdan sonra hep ateşlendim, hep huzursuzdum ve susuyordum.

Unutma sürecinden çıkınca, kendimi öncekinden daha küçük ve karanlık olan yeni odamda buldum. Madeni panjurlar kapalıydı. Aralarından parlak iğne uçları gibi ışık giriyordu ama odanın karanlığını delemiyordu. Kaba, mavi bir battaniyeye sarılıydım ve deli gömleğine bağlanmıştım. Deli gömleği kaba kanvas kumaştan yapılmıştı, arkadan şeritlerle bağlanıyordu; kollarının uçlan dikilmişti, kapalıydılar ama uçlarına uzun sağlam şeritler tutturulmuştu. Bu şeritler karyolanın demirlerine bağlanıyordu. Göründüğü kadar rahatsız olmayan bu gömlek, yatakta öne arkaya sallanmama izin veriyordu, yalnız yana dönemiyordum. En kötü yanı, kanvasın boğazıma gelen kısmının canımı acıtmasıydı; tabii dikiş yerleri de derimi kızartıyordu. O feci battaniyelerle deli gömleği arasında, düşlerim körleniyordu; kamaşıyordu. Hâlâ hastane kelimesi söylendiğinde ön dişlerimde tuhaf bir his duyuyorum ve bu bütün vücuduma yayılıyor.

Bu benim deli gömleğiyle geçirdiğim ilk deneyimdi. Buna nasıl girmiştim, ne zaman olmuştu? Bilmiyordum. Bu odaya götürülüşümü hiç hatırlamıyordum.... Belki bir mücadeleyi hayal meyal görebiliyordum.

Galiba tam kapıdan geçerken birinin elini ısırmıştım. Niye? Bilmiyordum. Durumumu farkedince, yüksek sesle bağırdım, "Kalkmak istiyorum, bağları çözün."

Nazik bakışlı, boyalı saçlı bir kadın başını uzatttı; "Şunları çözün!."

İfadesiz bir sesle "yapamam" diye cevap verdi. "Yapamam. Hemşire izin vermez." Çekiştirdim, çabaladım, çırpındım. Bir faydası olmadı. Bir süre çabalamayı bıraktım. Öylece yatarken, galiba, düşüncenin eşlik etmediği bir duygusal duruma ilk defa bu kadar yaklaşmıştım. Yalnızca hissediyordum. Tekrar ediyorum, "normalden" bu denli uzakta olan bu duyguları tanımlayacak kelimeleri hiç bilmiyordum. Genel bir mutsuzluk, fiziksel rahatsızlık, aşağılanma (vücutça ve akılca), kaybolma duygusu, zaman ve yer kavramlarının yok olması, sesleri tanıyamama, kendi kimliğimi açıkça farkedememe, akıl-vücud-ruh kaybı, ışıkşekilrenk karışıklığı; kendinden tiksinme ve nefret etme, işte bütün bunları aynı anda hissediyordum. Ama bunların isimlerini saymak, bir bütünü oluşturan maddelerin listesini sıralamam anlamına geliyor. Bütün bunlar benliğimi esir etmişken, bir de hiç bir entellektüel hareketim olmadığını yani düşünce kavramımın hiç kullanılmadığını unutmamak gerekir. Bütün varlığım ve benliğim yalnızca hislere dayanıyordu. Ne kendi içimde ne de dışarıdan hiç bir savunmam yoktu.

Bir duygu seli büyümüş beni büyük bir dalga gibi kaplamıştı .'Nefes almaya çalışıyor, mücadele ediyordum. Sonra bir dönüşüm oldu. Duygu 'ben' oldu. Onunla beraber hatırlama sınırlarını aşıp çok derinlere indim.

Bu sıralarda sayıca oldukça az olduğu halde, başka bilinçli anlarım da olmuştu. Dünyaya ikinci kez baktığımda yeni bir odada olduğumu gördüm. Bu öbürü kadar küçük ve karanlık değildi. Mavi battaniyeye sarılmıştım, iki tanesi daha da üzerime örtülmüştü. Galiba "terleme" tedavisi yapıyorlardı. Deli gömleği çıkarılmıştı. Her şeyden önce tamamen çıplak olduğumu farkettim. Üstümdeki battaniye ıslanmıştı ve eskisi gibi cildimi dalamıyordu. Sonra seks dürtüsünün beni eline geçirmiş olduğunu ve anlaşıldığına göre ben "yokken" işini bitirdiğini de farkına vardım. Uyandığımda işin en zevkli anındaydı. Birden tiksinerek geri çekildim ve kendimi salonda buldum. Salonun demirli pencerelerinden güneş giriyordu; dışarıda san ve kırmızı yapraklar görülüyordu, yeşilleri azalmıştı. Vücudumla rahatça hareketler yaptım, battaniye bir omzumdan sıyrıldı. Lavanta çiçeği renginde bir gecelik giymiş olan ve parlak renkli bir pamuklu kumaşı dikmekte olan, temiz küçük bir kadının yüzünde dehşete düşmüş gibi bir ifade belirmişti. Hepsi bu kadar. Odama dönüşümü hiç hatırlamıyorum, en son anım, kolumun bir hareketiyle hafifçe sıyrılmış olan örtünün altında duruşumdu; bu da bir mum gibi yandı, bitti.

Üçüncü kez "kendime gelişim" yeni bir yerde oldu. Yine oraya nasıl gittiğimi hatırlamıyordum ama sanki olay bilinçaltıma kaydedilmiş gibiydi, herhangi bir şeyi algılayabildiğim an; daha önce hiç görmediğim bir yerde olduğumu ve yüksek bir yerde yattığımı farkettim. Bu doğruydu. Binanın üst katındaki "en kötü" koğuşa nakledilmiştim. Yatağım uzun zamandan beri düzeltilmemiş gibi kırış kırıştı. O kaçınılmaz kalın battaniye yine çeneme kadar çekilmişti. Başka bir yatakta da bir battaniye yığını ve karanlıkta zar zor seçilebilen karmakarışık saçlı bir baş vardı. Birden oturarak, "Sen de kimsin?" diye sordum. "Odamda ne işin var?" Çok sinirlenmiştim; uyanıp da o kadar yakınında hiç tanımadığım birini görmek bardağı taşırmıştı. "Kimsin sen?". Yığın kıpırdandı, bir şeyler homurdandı ve kocaman, korkunç gözlerle baktı. "Oh, biliyorum," dedim.

"Deli gömleğini giydiğim gün gelen boyalı saçlı ufaklıksın." Sinirim geçmişti; öylesine küçük ve acınacak haldeydi ki. Yavrularını kaybeden ve kuyruğunu kıstırıp her köşeyi koklayarak onları arayan bir sokak köpeğine benziyordu. Kızmaya gerek yoktu, o buna değmeyecekti.

Tekrar yumrulaşmış olan yastıklanma yattım. Seks, yine mi.....ve aynı anda ona karşı bir isyan hissi. Bu his içimi tiksintiyle dolduruyordu. Bu anda beynime tanıdık bir his girdi, ayrılık dünyadaki her şeyden ayrılmak. Karşıda yatan ufak yaratığı neredeyse unutuyordum. Her saniye daha çok yükseklere çıktığımı hissediyordum. Asla aşağı inemeyecektim, oda boşluğa, yokluğa, hiçliğe açılıyordu.

Asla inemeyecektim, asla kendimi veya başka bir şeyi bulamayacaktım. Oda biraz kıpırdadı, sanki o her şeyi kaplayan hiçliğe doğru yavaş yavaş kayıyormuş gibiydi.

Sonra seks bilinci yeniden başını kaldırdı, bu gittikçe daha çok midemi bulandırıyordu ama bir türlü kurtulamıyordum. Kelimenin gerçek anlamıyla "düşünemiyordum." Sanki, o anda, ilkel bir yaşam biçiminde olan bir kabiledeydim; yalnızca seksi ve yakın çevremi tanıyordum. İçimdeki tek insanca duygu, tiksinme ve acı çekmeydi. Tiksintim çoğaldı. Artık daha güçlü duygulara dayanabilecek gücüm ve enerjim kalmamıştı. Aylarca, böylesine bir gerilim içindeyken, doğruca karanlıklara kaydım, tıpkı bazı insanların fiziksel bir acı sonucunda yaptıkları gibi.

O koğuşla ilgili bir anım daha vardı, halbuki orada bir kaç hafta kaldığımı sanıyorum. Verandanın girişinde yalnız bir an durmuştum. Beni herhangi bir yöne kımıldatabilecek bütün çabalara direniyordum.

Kanımca bu, sürekli olarak büyük bir mutsuzluk ve huzursuzluk hissetmeme karşı bir protestoydu, başka bir çıkış yolu bulamamıştım. Unutkanlık ülkesine kaçmıştım ve konuşmamaya kesin olarak kararlıydım. Çevremdeki herkesten nefret ediyor ve kimseye güven duymuyordum. Bir süre anlaşılır, tutarlı bir şekilde konuşamadım, sorunlarımın anlaşılabilmesi için söyleyebileceğim bir şey yoktu. Kaşınıyorsam veya ısırıyorsam veya tekmeliyorsam, sözcükler gereksizdi. Belki de iletişim için bu çeşit yöntemler kullandığım bir devreye girmiştim eğitilmemiş bir vahşi gibi çünkü yapabildiğim şeyler yalnız bunlardı ve herhangi bir durumla karşılaşınca en kolay uygulanabilen yöntemdiler.

Doktor yanımda belirdiğinde, ben tepiniyor, zıplıyor, bir tay gibi şaha kalkıyordum. Yüzünde samimi bir kaygı görülüyordu. "Bu Jane Hillyer mi?" dedi. Daha akıllıca bir şey söylemezdi. Kendi adımı duymak bende bir şeylerin kıpırdanmasına neden oldu, eski çağrışımlarla beraber duygularımı da hatırlattı. Benliğimin uzak bir köşesinde, çılgınlıktan çok farklı bir şeyler hissettim. Gözlerimi yere indirdim, öylece durdum.

Bir utanç dalgası vücudumu kapladı. Sonra, benim üzerimde hiç bir yetkisi olmayan kişilerin karşısında olduğumu hatırladım.

Başımı kaldırdım, gözlerime düşen saçları bir baş hareketiyle arkaya savurdum ve önünden bir kraliçe edasıyla yürüyüp geçtim. Herhalde gülünç olmuştum.

Menu