Psikoloji

Sado-mazoşist isteklerle yıkıcılığın çoğu kez içice bulunsalar da birbirlerinden ayn tutulmaları gerektiğini daha önce belirtmiştik. Yıkıcılık, etkin ya da edilgin ortakyaşama ereğini değil, nesnesinin yok edilmesi ereğini gütmesi açısından farklıdır. Ama o da bireysel güçsüzlük ve soyutlanmışlığın dayanılmazlığından kaynaklanır. Dışım-daki dünyaya kıyasla güçsüz olduğum duygusundan o dünyayı yok etmekle kaçabilirim. Onu yok etmeyi başarırsam yalnız ve soyutlanmış olarak kalacağım, ama benimki, benim dışımdaki nesnelerin yenilmez gücü karşısında ezilmeme olanak tanımayan harika bir soyutlanmadır.

Dünyanın yok edilmesi, kendimi, onun tarafından unufak edilmekten kurtarmak için yapabileceğim son, nerdeyse umarsız girişimdir. Sa-dizm nesnenin kendisiyle işbirliği etmeyi, onunla bütünleşmeyi amaçlar; yıkıcılıksa nesnenin yok edilmesini hedef alır. Sadizm, çok küçük kalmış bireyi, başkaları üzerinde egemenlik kurarak, yıkıcılıksa, dışardan gelebilecek tehditleri ortadan kaldırarak güçlendirmeye çalışır.

Toplumsal yaşantımızdaki kişisel ilişkileri gözlemleyen herkes, her yerde görülen yıkıcılığın yaygınlığı karşısında mutlaka şaşıracaktır. Genellikle, yıkıcılığın, yıkıcılık olduğunun bilincine varılmaz, çeşitli şekillerde ussallaştırılır. Hatta aslında, yıkıcılığı ussallaştırmada, ona neden uydurmada kullanılmayan hiçbir şey yoktur. Sevgi, görev, vicdan, yurtseverlik, başkalarını ya da kişinin kendisini yıkması için kılıf olarak kullanılmıştır ve de kullanılmaktadır. Ancak, iki ayrı yıkıcı eğilim türü arasında ayrım yapmamız gerekmektedir. Belli bir durumun sonucu olarak ortaya çıkan yıkıcı eğilimler vardır; örneğin, kişinin kendisinin ya da başkalarının yaşamına ve bütünselliğine ya da kişinin özdeşleştiği fikirlere yapılan saldırılara tepki olarak yıkıcılık görülebilir. Bu tür yıkıcılık doğaldır ve kişinin yaşamı onaylamasının kaçınılmaz bir öğesidir.
Ancak burada tartışılan yıkıcılık bu ussal —ya da diyelim "tepkisel"— düşmanlık değil, bir kişide sürekli olarak bulunan ve deyiş yerindeyse dile getirilme fırsatı kollayan eğilimdir. Yıkıcılığın dile getirilmesi için nesnel bir "neden" yoksa (gerçi kişi genellikle şu ya da bu türden bir ussallaştırma, bir neden bulmuştur ama), kişiye zihinsel ya da duygusal açıdan hasta deriz. Ama çoğu durumda yıkıcı güdüler, öyle bir şekilde ussallaştırılmıştır ki, ussallaştıran kişi dışında hiç değilse birkaç kişi ya da bütün bir toplumsal grup, ussallaştırmayı, ya da uydurulan nedeni paylaşır ve grubunun üyesi gözünde bu nedenin, "gerçekçi"ymiş gibi görünmesine yol açarlar. Ama usdışı yıkıcılığın nesneleri ve onların seçilmesi nedenleri birinci derecede önem taşımaz; yıkıcı güdüler, kişinin içinde bir tutkudur ve bir nesne bulmada her zaman için başarıya ulaşırlar. Eğer herhangi bir nedenle diğer kişiler bir bireyin yıkıcılığının nesnesi olamazlarsa, kişinin kendi benliği kolaylıkla nesne haline gelir. Bu ileri derecede oluştuğunda, çoğu kez bedensel hastalıkla sonuçlanır, hatta bazen cana kıyma girişimleri bile görülür.
Yıkıcılık bireyin kendisiyle kıyaslamak durumunda olduğu bütün nesnelerin ortadan kaldırılmasını amaçladığından, dayanılmaz güçsüzlük duygusundan bir kaçış olduğunu varsaydık. Ama yıkıcı eğilimlerin, insan davranışında oynadığı rolün büyüklüğü göz önüne alındığında, bu yorum yeterli bir açıklama gibi görünmeyecektir; soyutlanma ve güçsüzlük koşullan iki yıkıcılık kaynağı daha yaratırlar: kaygı ve yaşamın engellenmesi. Kaygının rolüyle ilgili olarak pek bir şey söylemeye gerek yoktur. İster maddi olsun ister coşkusal, yaşamsal çıkarlara yöneltilmiş her tehdit, kaygı yaratır; bu türden kaygıya gösterilen en yaygın tepkiyse, yıkıcı eğilimlerdir. Tehdit, belli bir durumda, belli kişiler tarafından belirlenebilir. Bu durumda bu kişilere karşı yıkıcılık duygusu uyanır. Dış dünya tarafından sürekli tehdit edilme duygusu da —bilinçli olmasa da— sürekli bir kaygı yaratabilir.11 Bu türden sürekli kaygı, soyutlanmış ve güçsüz bireyin konumundan doğar ve kişinin içinde gelişen yıkıcılık deposunun kaynaklarından birini oluşturur.
Aynı temel konumun bir diğer önemli sonucu da az önce yaşamın engellenmesi dediğim şeydir. Soyutlanmış ve güçsüz birey, kendi duyusal, coşkusal ve zihinsel gizilgüçlerini gerçekleştirme konusunda engellenir. Bu türden bir gerçekleştirme için gerekli koşul olan içsel güvenlikten ve kendiliğindenlikten yoksundur. Bu içsel engelleme. Reform döneminden bu yana orta sınıfın dinsel ve geleneksel davranış ölçütlerinde kendini göstermekte olan tabular gibi kültürel haz ve mutluluk tabularıyla daha da arttırılmıştır. Bugünlerde, dışsal tabu tam anlamıyla ortadan kalkmıştır; ancak duyusal zevkin bilinçli olarak onaylanmasına karşın, içsel engel olduğu gibi kalmıştır.
Yaşamı engellemeyle yıkıcılık arasındaki bu ilişki sorununa Freud değinmiştir, onun kuramını tartışırken, konuyla ilgili kendi görüşlerimizi dile getirme olanağı bulacağız.
Freud, cinsel güdüyle kendini koruma güdülerinin insan davranı-şındaki iki temel itkiyi oluşturduğu yolundaki ilk varsayımında, yıkıcı
Bkz. Bu konuda Karen Homey'nin New Ways in Psychoanalysis (Keagan Paul, Londra, 1939) adlı yapıtındaki tartışma güdülere hak ettikleri önem ve ağırlığı vermediğini sonradan anladı. Daha sonra yıkıcı eğilimlerin cinsel eğilimler kadar önemli olduğunu gördü ve insanda iki temel istek bulunduğu noktasından hareket etti. Bunlardan biri yaşama yöneltilmiş bir itkiydi ve az çok libidoyla aynıydı; diğeriyse, amacı yaşamı yıkmak olan ölüm güdüsüydü. Bu ikincisinin cinsel enerjiyle birleştirilebileceğini ve sonra da ya kişinin kendi yaşamına ya da kendi dışındaki nesnelere yöneltilebileceğini varsaydı. Aynca ölüm güdüsünün yaşayan bütün organizmalarda doğuştan gelen bir biyolojik nitelikten kaynaklandığını ve dolayısıyla yaşamın kaçınılmaz ve değiştirilemez bir bölümünü oluşturduğunu öne sürdü.
Ölüm içgüdüsü varsayımı, Freud'un daha önceki kuramlarında dikkate alınmamış olan yıkıcı eğilimlerin önemini ele alması açısından doyurucudur. Ama yıkıcılık ölçüsünün bireyden bireye ve toplumsal gruptan gruba korkunç farklılıklar gösterdiği olgusunu yeterince hesaba katmayan biyolojik bir açıklamaya sığınması bakımından doyurucu değildir. Freud'un varsayımları doğru olsaydı, kişinin gerek kendisine, gerek başkalarına karşı gösterdiği yıkıcılık ölçülerinin, az çok sürekli olduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Oysa gözlemlerimiz, bunun tam tersini göstermektedir. Kültürümüzdeki bireyler arasında yıkıcılık boyutları büyük farklılıklar gösterdiği gibi, toplumsal gruplar arasındaki yıkıcılık boyutları da eşit olmaktan uzaktır. Nitekim, örneğin Avrupa'daki aşağı orta sınıf üyelerinin kişiliğindeki yıkıcılık miktarı, işçi sınıfı ve üst sınıflardaki yıkıcılık miktarından çok daha fazla olmuştur. însanbilimsel incelemeler, bazı halklarda yıkıcılığın çok fazla olmasının bunların belirleyici özelliğini oluşturduğunu, öte yanda bazı halklarda ister kişilerin kendilerine, ister başkalarına yönelik olsun, yıkıcılıktan iz bulunmadığını öğrenmemize olanak vermiştir.
Yıkıcılığın köklerini ortaya çıkarma yolundaki girişimlere, bu farklılıkları saptamak ve başka hangi ayırıcı etmenlerin bulunabileceği sorunuyla, bu etmenlerin yıkıcılık boyutundaki farklılıkları saptamada hesaba alınıp alınmayacağı sorununu ele almakla başlamak gerektiği kanısındayım.
Ancak bu sorun, kendine özgü çok ayrıntılı bir inceleme gerektirdiğinden, burada ele alamayacağız. Bununla birlikte, yanıtın hangi yönde aranacağını önermek isterim. Öyle görünüyor ki, bireylerde görülen yıkıcılığın derecesi yaşamın oluşturulması, serpilmesi ya da
geliştirilmesinin engellenmesi ölçüsüyle orantılıdır. Bunu derken, bireyin şu ya da bu içgüdüsel isteğinin baskı altına alınmasını değil, bütün bir yaşamın engellenişini, insanın duyusal, coşkusal ve zihinsel yetilerinin gelişme ve dile getirilmesindeki kendiliğindenliğin engellenmesini anlatmak istiyoruz. Yaşamın kendine özgü bir iç dinamizmi vardır; bu büyüme, dile getirilme ve yaşanma eğilimindedir. Bu eğilimin engellenmesi halinde, yaşama yöneltilen enerjinin, bir parçalanma süreci geçirdikten sonra, yıkıcılığa yöneltilmiş enerjilere dönüştüğü anlaşılmaktadır. Başka şekilde söyleyecek olursak: Yaşama yönelik itkiyle yıkıcılığa yönelik itki, aynı ölçüde bağımsız etmenler değildir, tersine işleyen bir içsel bağımlılık içindedirler. Yaşama yönelik itki ne ölçüde engellenirse, yıkıma yönelik itki o ölçüde güçlenecektir; yaşam ne kadar gerçekleştirilirse, yıkıcılığın gücü o ölçüde azalacaktır. Yıkıcılık, yaşanmamış yaşamın sonucudur. Yaşamın bastırılmasını hazırlayan bireysel ve toplumsal koşullar —kişinin kendisine ya da başkalarına karşı— belli düşmansı eğilimlerini besleyen, deyiş yerindeyse depoyu oluşturan yıkıcılık tutkusunu üretirler.
Toplumsal süreçte yıkıcılığın oynadığı dinamik rolün ne denli önemli olduğunu anlamak kadar bu duygunun yoğunluğunu etkileyen koşulların neler olduğunu anlamak da önemlidir kuşkusuz. Reform çağında orta sınıfı saran ve Protestancılıktaki belli dinsel kavramlarda, özellikle de çilecilik anlayışında ve Calvin'in çizdiği, insanoğlunun bir kısmını işlenmemiş suçlardan ötürü ezeli lanetlenmişliğe mahkum etmeyi hoşnutlukla karşılayan acımasız bir Tanrı tablosunda anlatım bulan düşmansılığı daha önce söz konusu etmiştik. O dönemde, daha sonra da olduğu gibi orta sınıf düşmanlık duygularını daha çok yaşamdan zevk alma olanağına sahip kişilere karşı duyulan yoğun kıskançlığı ussallaştıran, bu kıskançlığa kılıf oluşturan ahlaksal öfke şeklinde dışa vuruyordu. Çağımızdaki görünümdeyse, aşağı orta sınıflardaki yıkıcılık duygusu bu yıkıcı isteklere seslenen ve onları yıkıcılığın düşmanlarına karşı savaşta kullanan Nazizmin yükselişinde önemli bir etmen oluşturdu. Aşağı orta sınıflardaki yıkıcılığın kökeninin, bu tartışmada kabul edilen kökenin aynısı olduğu kolayca görülebilir. Yani bu, aşağı orta sınıflarda, yukarı ve aşağı sınıflara göre daha büyük boyutlarda görülen, bireyin soyutlanması ve bireysel genişlemenin bastırılması olgularında yatmaktadır.

Menu