Spinosizm

İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin düzenlediği, '2. Spinoza Günleri' Sempozyumu 4-5 Aralık 2009 tarihleri arasında yapılacak.Spinoza üzerine yaptığı çok değerli çalışmalarıyla tanıdığımız Prof.Dr. Cemal Bali Akal'ın öncülüğüyle girişilen 'Spinoza Günleri'nin birincisi, geçen yıl yine Bilgi Üniversitesi'nde yapılmıştı.Bu yılki Spinoza Günleri'nde, modern felsefenin üç büyük Rasyonalistinden biri (ötekiler Descartes ve Leibniz) olan Hollandalı bu büyük filozof, uluslararası bir sempozyumda tartışılacak: 'Uluslararası' evet, çünkü Sâo Paolo, Cordoba, Leibniz ve Buenos Aires Üniversitelerinden Spinoza uzmanları var bu Sempozyumda. Elbette Bilgi, Galatasaray ve Ege Üniversitelerinden gelen Türk akademisyenler de!

Geçen yılki bildirilere ve bu yılki bildiri başlıklarına bakıldığında, çok önemli bulduğum üç eksikliğin altını çizmek istiyorum: İlki, Spinoza'nın İslam Felsefesi ile olan ilişkilendiriliş biçimi; ikincisi, Levinas'ın Tevrat ve Talmud üzerine Spinoza'ya yönelttiği eleştiriler; ve üçüncüsü, Althusser'in Marx okumalarında Spinoza'ya tanıdığı ayrıcalık...

Tasavvufun Vahdet-i Mevcut versiyonunu, Spinoza'nın Panteizmine yakın bulanlardan biri, Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken'dir. Ülken, 1935 yılında yayımladığı 'Türk Feylesofları Antolojisi I'de, Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin'in 'Varidat'ında 'insanın, tesir itibariyle Hak, teessür itibariyle kul ve mahluk' olduğuna ilişkin düşüncelerinin, Spinoza panteizminin 'nature naturante' ve 'nature naturée' telakkisine çok benzemekte' olduğunu belirtir. Öte yandan Ferid Kam da 'Vahdet-i Vücud' adlı çalışmasında, Panteizmi eleştirir ve şöyle der: 'Bazı kimselerin itikadına göre, panteizmin esası nâmütenahinin (sonsuz-olan'ın H.Y.) mütenahide (sonlu-olan'da), Cenab-ı Hakk'ın tabiatta indimâcından (içkin-oluş'undan) ibarettir. Bu itikada zâhib olanlar, panteizmi 'ateizm' denilen 'muattıla' mezhebi ile karıştırıyorlar. Hatta meşhur Spinoza'nın muasırları (çağdaşları) onun mezhebinin de böyle olduğuna kail olmuşlar idi.

Görülüyor: Vahdet-i Vücud/ Vahdet-i Mevcud sorunsalında Spinoza ile İslam Tasavvufu arasında ilişkiler kurulabilmiştir ve bu Spinoza'nın İslam düşüncesinde alımlanış biçimini belirleyen bir yaklaşım olmuştur.

Levinas'ın Spinoza okumalarına gelince, Levinas, 'Du Sacré au Saint'te Felsefenin Din'den çıktığını belirtir ve daha sonra yaptığı bir söyleşide de bunun Felsefenin Din'e bağımlı olduğu ya da Din'in entelektüel itibarı için Felsefeye muhtaç olduğu anlamına gelmediğini söyler. Ona göre, Felsefe ve Din, iki ayrı moment'tir; her ikisi de aşkınlığa yaklaşma diyebileceğimiz zihinsel bir sürecin parçalarıdır. Bu durum, Din ile Felsefenin bağımsız iki alan olmadığını gösterir. Levinas, bu noktada uyarır bizi: Din'den, rasyonel Teolojiyi anlamamak gerekir! Rasyonel Teoloji, konumunu, akılla kavranabilir söylemler içerisinde meşrulaştırmaya muhtaçtır ve 'anlamlar alanı üzerindeki otoritesini tartışma kabul etmez biçimde önesüren' Felsefeye, bağımlı kalır. Spinoza'nın Tractatus Theologico-Politicus'ta yaptığı da, tastamam budur: Yahudiliğin kutsal metinlerini rasyonel bir Teolojiye irca etmek! Dolayısıyla, Felsefe ile Din'in birbirinden bağımsız alanlar olarak önesürülebilmesinin ön koşulu, Din'i rasyonel Teolojiye irca etmemekten geçer.

Althusser'in Marx okumasında Spinoza'ya tanıdığı öncelik, Spinoza'nın 'bilgi objesi' ile 'gerçek obje' arasında öngördüğü ayrımın, Marx'ın 1857 Giriş'inde bu ayrımı kullanmasındadır: 'Kapital'i Okumak'ta tastamam şunları yazar Althusser: 'Spinoza'nın felsefesi, felsefe tarihinde o güne kadar görülmemiş en büyük felsefî devrimi gerçekleştirmiştir. Bu anlamda Spinoza, Marx'ın felsefî bakışaçısından tek ve doğrudan öncüsüdür'. Althusser, ayrıca Spinoza'nın 'eşzamanlı nedensellik' alanında da Marx'a öncülük ettiğini bildirir.

Gelecek yıllarda yapılacak 'Spinoza Günleri'nde bu meselelerin de ele alındığını görmek umuduyla, başta sevgili dostum Prof. Akal olmak üzere, katkıda bulunan herkesi kutluyorum.

Menu