Türkiye'den Öyküler

Çerkeş’ten çıkınca hayvanları durdurttu. Yere atladı.

Arabanın üstünde döşeme yoktu. Arkada dingili, sulak çivisine kadar geri çekti. Bu suretle araba ok boyunca uzamıştı. Çatalın altına asılı yağdanlıktan tavuk kanadını alıp tekerlekleri yağladı.

Sağ hayvan, Delikır, huysuzlanıyordu.

Arpa çuvalıyla, saman çuvalını arka çatalın üstüne taşıdı. Dikkatle bağladı. Ön tarafa, hayvanların yem torbalarını, örtülerini kendi yorganını yerleştirdikten sonra, arabaya bindi. Dizginleri topladı. Kapçısını beygirlerin sağrısına hafif hafif dokundurdu:

_ Döyyt ! Haydi oğlum! Al aslanım!

Güneş batmak üzere idi. Ağaçların uçları kızarmıştı. Dumanlı akşamın içinde şose dümdüz görünüyordu. Kenardaki hendeklerin hizasında aralık aralık kavak ağaçları, tarla çitleri vardı. Tarlaların çok uzağında boz tepeler başlıyordu.

Delikır’ın rahvanı açık olduğundan, sol hayvan Pamukkır, ona yetişmek için tırısa kalkmıştı.

Arabacı, iyi beslenmiş, genç beygirlerine muhabbetle, iftiharla baktı. İkisi de talimli asker gibi, kulak kulağa gidiyorlardı. Okun üstüne dayadığı çizmeli ayaklarını altına alıp yerleşerek bir sigara yaktı. Tekerleklerin dingil kapaklarına vurdukça çıkardıkları çelik çıngırak sesleri, hayvanların boynundaki zillere karışıyor, arabacı alışık olduğu bu lezzetli gürültü ile keyifleniyordu. Sigara dumanı yüzüne vurduğu için gözlerini kısmıştı. Elmacık kemikleri çıkıntılı, bıyıkları düşük olduğundan, suratı daima gülümsüyor gibiydi.

Eşeklere binmiş üç köylüyü arkada bıraktığına memnun oldu.

_ Döyyt! Al aslanım, haydi oğlum! diye kamçısının ucu ile beygirleri okşadı.

Şosenin yanındaki küçük su birikintisinde, sazların ortasında, bir leylek, bir ayağını karnına,uzun gagasını göğsüne saklamış, dinleniyordu.

Parmağının ucuyla sigarasını o tarafa fırlattı:

_ Ateş buyur, hacıbaba!

Çocukluğundan beri leyleklerin gagasını çubuğa benzetiyordu.

Kalasları oynayan bir köprüyü, tahta gürültüleriyle geçip şosenin dönemecini kıvrılınca, epey ilerde yaya yürüyen iki kadın gördü. Entarilerinin arka eteklerini başörtülerinin uçlarını savurarak, hızlı hızlı gidiyorlardı. İyiden iyiye bastıran karanlığa rağmen, birisinin sırtındaki heybe fark ediliyordu.

Arabacı, arka tekerlerin üzerine yerleştirdiği yem çuvallarını düşündü: Fıkaraları oturturum. Dua etsin teyzeler. Genç mi ihtiyar mı olduklarını uzaktan anlayamadığı için siyah fötr şapkasının, yağmur yiye yiye aşağı düşmüş kenarlarını ihtiyaten sıvazladı. Bıyıklarını yokladı.

Araba yaklaşınca, kadınlar dönüp baktılar.

Dizginleri çekti:

_ Teyzeler , Suhizarı’na buradan mı gidilir?

Omuzunda heybe olan kadın, erkek gibi kalın sesiyle güldü:

-Bedava deyivermek olmaz oğul . Bizi arabana bindirirsen sana yolu gösteririz, dua ederiz.

_ Bindirmesi kolay ama halacığım, baksana sandık yok. Tahta çekeceğiz diye sandığı kaldırdık da arabayı sal yaptık. Arkadaki çuvalların üzerine oturur musun?

_ Eksik olma, otururuz, ayağımız yerden kesilsin yeter.

_ Haydi atlayın bakalım.

Hiç konuşmayan kadının, karanlıkta yaşını tahmin etmeye çalışmış, yüzünü gözlerine kadar kapatmış olduğundan bir şey anlayamamıştı. Hayvanları kamçıladıktan sonra laf açmak için sordu:

_ Suhizarı buradan kaç saat çeker?

_ Ayakla beş, altı saat.

_İyi, bizim hayvanlar üç saata alır demek!

_ Alır elbet , Allah bağışlasın.

_ Amin, teyze!

Hep o sesi kalın karı konuşmuştu.

Biraz sustular.

Suhizarı’na kaçak tahta yüklemeye gidiyordu. Çerkeş’e üç,üç buçuk saat olduğunu söylemişlerdi. Bunun doğru çıkmasına sevindi.

Bu sefer kalın sesli kadın sordu:

_ Suhizarlı mısın sen arabacı?

_ Hayır teyze!

_ Kiraya mı gidiyorsun?

_ Kiraya gidiyorum.

_Taşpınar’dan sonra Köklüler’den sapacaksın. Sapacağın yeri gösteririz.

_Eyvallah… Lakin Suhizarı’na bir saat kala hayvanları sulamalı.

_Yolda su çoktur. Taşpınar’da sularsın.

Öteki kadın ilk defa lafa karıştı. Arabacıyı gizlice güldürecek kadar kekeliyordu:

_ Tahta mı yükleyeceksin oğul?

_Tahta yükleyeceğim .

_İyi… Çerkeş’e mi götürülecek tahtalar?

_Daha ileriye. Kurşunlu nahiyesine. Tren yolu döşeniyor oralara…

_ Döşeniyormuş, öyle diyorlar, buralara da gelecek, diyorlar.

_ Buraların sözü mü olur, Karabük’e, Zonguldak’a gidecek.

Kalın sesli kadın:

_ Bizim rahmetlinin kardeşi o tarafta oturur, dedi, bilmem bilir misin. Sarı yağız bir adamdır. Ayağıda biraz topal. Abdurrahman derler.

-Bilemedim teyze!
-Karısının köyü Ilgaz’a yakın. O söyledi: Tren yolu kıtlık getiriyormuş. Gelinler kötü olmuş hep. Rabbim saklasın.
-Bırak şöyle lafı teyze… Tren yolu kıtlık getirir mi? Ağam da benim gibi arabacıdır. Lâkin benden ziyade malı var. Dört çift beygir, iki yaylı… Treni o da sevmez. “Ekmeğimizi bir gün elimizden alacak!” der.
-Allah göstermesin, arabacı kısmının ekmeğini kimse alamaz.
-Ben de öyle diyorum. İki senedir hat boyunda kiracılık ederim. Geçiniyoruz. Tren işlerse arabaya iş kalmaz mı? Kamyonlar için de böyle denildiydi. Aldırma, yalan çıktı. Suhizarı’na…
“Kaçak tahta yüklemeye…” diyecekti vazgeçti:
-Suhizarı’na tahta yüklemeye de tren gelecek değil ya…
-Elbet gelmez, ne haddine.
Arabacı beygirlerine arkadaşça baktı. Delikır’ı tayken alıp büyütmüş, sürülmüş tarlalarda koştura koştura, rahvana alıştırmıştı.
Kadınlar aralarında trene dair konuşuyorlardı. Kalın sesli kadın:
-Arka arkaya odalar bağlamışlar, dedi, amanın, ev gibi imiş. Kocaman… Bizim köyün adamını hep doldursan, Bulgurlu’nun, Değirmenarkası’nın ahalisine de yer kalır, diyorlar. Bir bağırırmış gelirken… Kömüş sürüsü gibi.
Öteki ekledi:
-Ne olacak, gâvur işi… Öyle bağırır elbette…
-Bağırsın bakalım.
Arabacı, sigara yakmak için kibrit çakınca, kalın sesli kadın sordu:
-Evladım, anan baban var mı köyünde?
Arabacı, yaşlı köy kadınlarının yüreğini sızlatacak lâfları iyi biliyordu:
-Ne anam var, ne babam… Dünya yüzünde bir başıma kaldım.
-Vah oğul vah! Kimin kimsen de mi yok?
Demin ağabeyisinden bahsettiğinin farkına varmamışlardı. Buna, ayrıca memnun oldu.
-Hiç kimsem yok halacığım.
-Ne taraflısın aslında?
“Çankırı’nın Şabanözü nahiyesinden” diyeceği yerde, kamçısıyla uzak bir yeri gösterdi:
-Buraya arası çok… Yozgat tarafındanız!
-Evlenmedin mi hiç?

Arabacı, büsbütün kederlenmiş gibi davrandı:
-Kimsesiz adam nerede evlenir? Evlenemedik işte.
-Yazık olmuş.
-Yazık olmaz mı? Pek yazık oldu valideciğim. Yazık oldu bana…
-Askerliğini yaptın bitirdin mi?
Nüfus kâğıdı küçük yazıldığından askerliğine daha iki sene vardı. Fakat gene yalan söyledi:
-Yaptım. Hayırlısı ile bitti, gitti. Ne dersin asker ocağında çavuş bile olduktu.
-Rabbim devlete, millete bağışlasın.
-Âmin teyze!
Bir müddet konuşmadan gidildi. Bu sırada kekeme karı hazırlanmıştı:
-Araba kendi malın mı? diye sordu.
-Hayvanlar da, araba da kendi malım.
-Neyse, mal sahibi olduğun iyi.
-Aylıkçılığı sevmem. Bak şu Delikır’a. Tayken kendim yetiştirdim. Yanına eş buluncaya kadar yirmi gün dolaştım. Lâkin şimdi çiftine iki yüz lira verseler satmam. Meraklıyız işte… Bak, arabayı Amasya’da hususî yaptırdık. İspitleri ekli değildir. Bütündür. Kavza koşumlarını gündüz gözüyle bir görmelisin. Pullarını, boncuklarını, güllerini, çıngıraklarını, paldum süslerini Çankırı’nın en meşhur saracına, başında durup işlettim.
-Maşallah, maşallah! Meraklısın. Belli bir şey.
Gece iyiden iyiye bastırmıştı. Hava sıcak ve rüzgârsızdı.
Arabacı, karı milletinin, iyi hayvandan, iyi arabadan, iyi koşumdan asla anlayamayacağını düşünerek kederli kederli içini çekince, kalın sesli kadın:
-Ne var, çavuş ağa, dedi. Yüreğin dolu, yoksa birine sevdalı mısın?
-Yok canım!
-Hele… hele… Delikanlısın, ayıp değil. Tam gönül çekecek zamanın, kaç yaşındasın?
-324 tevellütlüyüm. Yani 24 yaşımızı bitirdik, 25′ine girdik.
-Gördün mü, evlenecek zaman gelmiş de geçmiş bile… Kısmetin açık değilmiş çavuş ağa.
Arabacı karanlıkta rahatça gülüyordu. Üç aydan beri nişanlıydı. İlkbaharda düğün yapacaklardı.
-Kimsesizliğin gözü kör olsun teyze… Gurbet gezmek belimizi büktü.
-Vah! vah!
Kadınlar, alçak sesle konuşmaya başladılar. Arabacı dikkatle kulak verdiği halde söylediklerini anlamıyordu. Kırbacını şaklatarak hayvanları tırısa kaldırdı:
-Beni hep arabacı bellemeyin sakın… Çiftlik, rençperlik işinden çok anlarım, beygirle bir herk yaparım, şaşarsınız. Ama pulluk olmalı.
İkisi birden bir tuhaf sevinçle sordular:
-Hakikat, bilir misin rençperliği?
Arabacı yan dönüp arkasına baktı:
-”Bilir misin,” ne demek? Sürmeliyim de görmeli.
Kalın sesli kadın ötekinin kekelemesine meydan bırakmadı:
-Rençperlik tavatür güç iş. Adamı ezer. Böyle arabada oturup dolaşmaya benzemez.
-Her zanaatın müşkülü var, teyze! Arabacılık da sırasına göre çetindir. Yolda teker kırıldı. Ne yaparsın bakalım? Bir kere gurbetten baş alınmaz. Evin yok, kimsen yok. Han odalarında ömrün tükenir.
Kadınlar yine yavaş sesle konuştular.
Arabacı, yalnız kekeme karının birkaç kere: “Olur mu kız, bak şuna, olur mu hiç?” dediğini işitti. Ağabeyisinin yaylısını sürerken müşterilerin sözlerine kulak vermeye alışmıştı. Bu, eğlenceli bir şeydi. İnsan lafa dalar, yolun uzunluğunu unutur. Arka tekerlekleri sulak çivisine kadar geri çektiğine canı sıkıldı. Gürültü, işitmesine büsbütün engel oluyordu. Saatına baktı.
-Teyze! Ne kadar yolumuz kaldı. Hayvanları bir saat kala sulayacağız.
-Suhizarı’nı mı sordun?
-Evet!
-Kız, burası neresi? Tahta köprü mü?
Kekeme karı tasdik etti:
-Tahta köprü, Suhizarı’na yanaştık.
-Şuradan sapacaksın, bildin mi oğlum?
-Sapılacakmış. Saptıktan sonra ne kadar çeker?
-Yarım saat…
Arabacı, yarım saatla, bir saat arasında, hiç fark görmeyenlere eskiden beri kızardı. Uyuşan ayaklarını okun üstüne uzatmak için kımıldadı. Tahtaları yükledikten sonra ormancılar yakalarsa…
Arabayı da, hayvanları da tellala verirler. Bir gün, Şabanözü’nde, ağasının arabasını beygirlerle beraber, yüküyle beraber yakaladılar. Ağasına kalsa beygirleri de kaptıracaktı. Bereket kendisi, kayışları kesip hayvanları sürmüştü. Arabayı tellala çıkardılar. On liradan mezat edildiği halde köylü acıyıp artırmamış, on bir liraya yine ağasında kalmıştı. Âdeta yüksek sesle: “Köylü kısmı mala kıyamaz!” diyerek bir sigara yaktı, kadınlara seslendi:
-İşte böyle teyzeler… Sürünüp gidiyoruz.
Kalın sesli kadın, çekinerek güldü:

-Ah, benim köye yolun uğrarsa… Anladın mı arabacı?
-Sizin köy çok uzak mı?
-Uzak değil, uzak değil… Suhizarı’ndan biraz ötede… İki saat, haydi bilemedin üç saat.
-Pek uzak değilmiş. Allah izin verirse bir gün o tarafa da yolumuz düşer, gelir, size misafir oluruz. Sizin köyün adı ne?
-Ah… Hani ya… Bir gelsen bizim köye… Bizim köye, Arslanlar denir.
-Arslanlar’a gelsem, bana ayran içirir miydin teyze?
-Ayranın lafı mı olur, bir gelsen… Bir şey soracağım dinin gibi doğru söyle çavuş ağa!
-Sor bakalım.
-Evlenmeye niyetli misin?
-Niyetli olunmaz mı? Bir namus ehli karı bulsam hiç bakmam evlenirim.
-İyi ya işte… Bizim köye gelsen, aradığını mutlaka bulurdun.
-Deme… Bulunur mu namus ehli?
Tekrar yarım döndü. Kadınlar, arabanın sarsıntısıyla başlarını kımıldatarak oturuyorlardı. Yüzleri görünmüyordu.
-Bir münasibi bulunursa ben de gelirim teyzeler… Vallah billah hayvanları dehler, sizin köye çıkarım.
-Orasını gönlün bilir evlâdım. Diyeceğim şu. Sana münasip bir kız var. Güzelliğine güzel… çalışkanlığına sabahtan akşama kadar durmaz çalışır… Namus tarafı dersen bütün köylü ispattır.
-Çalışkan, bir de namuslu ise bana yeterdi. Güzellik gelir geçer, namus durur. Erkek dediğin, baca dumanıdır teyze, sabahleyin çıkar gider, gözü arkada kalmayacak.
-O tarafa meraklanma. Kızımız pek körpedir ama bir kusuru, dul karıdır. Dula da razı mısın arabacı?

-Elbet razıyım. Her şey Allah’ın emri… Kocası kötülükte görüp çıkarmadı ya.
-Kötülükte olur mu? Tövbe de… Geçinemediler.
Arabacı, güldüğünü belli etmemek için tekrar içini çekti. Bir tahta köprü daha geçtiler. Yolun iki tarafında kurbağalar bağırıyordu. Evvelce vakit geçirmek için konuşan arabacı, işin döne dolaşa körpe bir dul karıya bağlandığını görünce, hayvanları sulamayı bile unutmuştu.
Kalın sesli kadın, yanındakiyle biraz fısıldaştıktan sonra:
-İşin acele mi bu gece çavuş ağa? diye sordu.
-Yok, pek acele sayılmaz; yarın gitsem de olur.
-Öyle ise bir hayır yapalım.
-Ne gibi?
-Bak, sana açık açık deyivereyim çavuş ağa, biz iki kız kardeşiz. Evlenecek kız, kardeşimin kızıdır. İstersen yürü, bizim köye gidelim. Kızı gör, o da seni görsün… Birbirinizden haz ederseniz ne iyi ne güzel. Kızımızı köyden isteyen çok ya… Sana kısmet ise ne diyelim. Allah’ın emri… Ev, yurt sahibi olursun. Duydun mu?
Arabacı, şaşırdığı için birdenbire cevap veremedi. Kadın tekrar:
-Bir kere gör evladım, dedi. Beğenmezsen, sana yol masrafını veririz.
-Masraf lafını bırak bir yana… Haydi işimizi bırakıp sizin köye gittik diyelim, gece vakti arabayı hayvanları nereye çekeriz?
-Nereye çekeceksin, alacağın kızın hanesine.
-Babası, ağası söz etmez mi?
-Babası, ağası yok… Bunlar bir ana, bir kız… Benim evim ayrıdır.
-Öyle ise olur bu iş… Pekâlâ, gidelim teyzeler…

Arabacı alayla gülümseyerek yiğidin başına yazılan gelir diye düşündü hayvanları hızlandırdı yola çıkarken kız bakmaya gideceğini bilmiş gibi yeni elbiselerini giymiş çizmelerini Çerkeş’te boyatmıştı bu taraflara tren hattı döşenmeye başladı başlayalı yol boylarında gidip geliyordu bekarlık canına yetmişti yakınlarda bir karı peydahlamak fena olmayacaktı köy nikahı yapmalı sonra aklı esince bırakıp gitmeli Yozgatlı öksüz arabacı bulmak ne mümkün bir ambar ince samanda mintarı düğmesini aralamak gibi bir şey içine bir şarkı tutturmak arzusu geldi lakin kaynanasına karşı ağır başlı görünmek lüzumunu düşünerek vazgeçti beygirleri sularken çaldığı ıslığı kısacık öttürdü

Kalın sesli kadın anlatmaya başlamıştı

_Elerinde erkek yok… baş olursun… hani gönlün kızımıza ısınırsa.

-Adam ısınmak da nedir? Namuslu ya?…

-Namusuna bütün köy ispat… reçperlikten anladığın iyi. Derenin alt başında burçak tarlası var . arpalıkları var. Çalışan oldu muydu, bizim oralarda toprak boldur.

-Çalışmadan yana hiç korkmayın teyzeler. Hele babayiğit bir karı bulursam, iki yıla varmaz bir çift öküzü, iki çifte çıkarırım. Davarımız, ineklerimiz yayılır gündür demem, gece demem uğraşırım evelallah arabacı olduğumuza bakmayın. İçkiye, kahveye tövbeliyiz. Babam hoca adamdı. Vasiyeti böyle…

-İyi herifmiş, nur içinde yatsın.

- Amin teyze.

Şosenin solunda boş toprakların ilerisinde hafif bir ışık görününce arabacı telaşlandı.

-Teyze Suhizarı’ nın ışıkları mı bunlar?

- Yok buraya ılıca derler üç haneli bir köydür fakir bir köy.

Arabacının içine bir keder çöktü fısıl fısıl konuşan kadınlara kulak verdi bunlarda fıkara kısmıydı hali vakti yerinde olan yol boyunda damat arar mı?

Beygirleri hiç lüzumu yokken kırbaçladı kendi kendine adam sende Suhizarı‘na varınca caymış olurum yalvarırlarsa kimim kimsem olduğunu nişanlımın düğün beklediğini söylerim dedi ve bu kararı verir vermez rahatladı.

Tekerlekler yine keyifli tıngırdamaya başlamışlardı.

Kekeme karının kızını düşündü gözünün önüne kurşunludaki deli emine geldi sakın onun gibi beyazlığına beyaz etli butlu olmasın işe yatkın babayiğit karı enine kalın boyuna iridir tam yatak harcı iyi ya… Böyle karıyı kocası ne demeye boyadı herif yoksa öldü gitti mi az kalsın boş bulunup bu tarafı soracaktı vazgeçti. İsmer, kara kuru rezilin alçağı bir şeyse… anasına bak, kızını al derler.

Kekeme karıyı karanlıkta bir türlü fark edemediğine üzüldü. Bu esnada kalın sesli kadın:

-Suhizarı’ na işte buradan inliyor dedi. Alt baştaki kavakları gördün mü oradan sağa bükülürsün doğru Suhizarı. Dönüşte aklında kalsın… şaşırma oğlum…

Arabacı, dalgınlıktan kurtulup etrafına baktı. Sapması lazım gelen yol ağzını on adım kadar geçmişlerdi. Gece burada daha tenha, daha karanlıktı. Oğlum kelimesinin tamamıyla anlayamadığı kadar büyük tesiri oldu. Ben caydım haydi atlayın aşağı diyemedi hayvanlar, bunca senelik arabacı olmasına rağmen her dikkat edişte, hayrette kaldığı bir metanetle koşuyorlardı. Kamçısının sapıyla ensesini kaşıyarak bağırdı

-Döyyt al aslanım. Haydi oğlum Arslanlar köyüne gitmek için, geniş bir çayırlığın ortasından geçen bir toprak yola saptılar. Kalın sesli kadın:

-Çavuş ağa, buraların düzlüğüne aldanma sakın, diye güldü. Köyümüze değme arabacı gidemez. Acemilerin kağnıları bile devrilir.

- Acemi olmayan tekerleğini döndürür ya teyze…

- Döndürür elbet.

- Öyle ise meraklanma, evelallah salimen vasıl oluruz.

- Artık orasını benden iyi sen bilisin, arabacısın, kendini göster.

Yarım saat sonra, arka dingili, sulak çivisinden çıkarıp öne yaklaştırmak iktiza etti.

Yol, iri iri taşlarla tümseklerle çukurlarla doyuldu. Araba çatırdayarak sarsılıyor, çukurlara gömülen tekerlerler insan gibi inliyordu. Gitgide araba geçidi değil, çoban yolu bile kalmadı dik bir inişe kazasız savuşturmak için arka tekerleği zincirle bağlamak icap etti.

Arabacı, yere atlayıp hayvanların başını eliyle tuttu. Kamçısını beygirin boynuna yavaş yavaş vurarak arabayı devirmeden tekerlekleri kırmadan dereye indi.

Artık yüksek sesle yola da raya da hayvanlara da küfrediyordu, kendine güvenip mutlaka aşarız demeseydi karıları meydanda bırakıp çoktan dönecekti. Terlediği için ceketini çıkarmıştı. Lakin biraz sonra çalıya takılıp kaybolmasından çekinerek giydi. Bu sırada eli belindeki tabancasına çarptı.

Karıların kendisini bir dolaba düşürmeleri ihtimali aklına geldi. Olur mu olur kılığına kıyafetine aldanırlar… para umarlar. Köylüde az oyun mu var şimdiye kadar dinlediği soygunculuk hikayelerini peşi peşine hatırlıyordu soysalar bir şey değil… leşini bir amansız dereye atıverirler. Beygirleri de cingenelere sat… halis Amasya arabasına müşteri çıkarsa ne ala … çıkmazsa odun niyetine daya ocağa… ibrik ibrik gusül suyu ısıtsın.

Sağ beygir çok yorulduğundan kurnazlık ediyor. Arabayı Pamukkır’ a çektirmek için oka yaslanıyordu hele imansıza bak hele diye bağırarak Demirkırı’nı insafsız insafsız kamçıladı.

Yine bir dereye indiler, bir yokuş çıktılar. Uzak bir tepenin ağaçları üzerinden, kıpkırmızı tes tekerlek ay doğdu.

Ağır ağır soluklarından hayvanların fena ezildikleri anlaşılıyordu.

Arabacı, bir taşın üstüne oturarak, sigara yaktı. Kadınlarda, şoseden buraya kadar yolu yaya gelmiş sayılırlardı. Çömeldikleri yerde sesleri çıkmıyordu.

İyiden iyiye kızdığı halde. Kendisini zorla tutmasa, kocakarının kızı beğenmezsen yol masrafını veririz demesine yüksek sesle gülecekti hay Allah ‘tan bul kaba sesli karı… bu cehennemin dibine aklı başında arabacı gelir mi ki masrafı olsun…

Saatine baktığını fark etmiş olacak ki kekeme karı sordu:

-Saat kaç çavuş ağa?

- İki

-Alaturka mı ,alafranga mı_

-Alafranga…

-Bizim saatla ne tutar?

-Yedi sekiz tutar.

-Artık meraklanma çavuş artık yanaştık. Birazdan yol düzelir. Dereden ötesi Arslanlar’a bir sigara içimidir.

Arabacı bizim türkümüzün bir sigara içimi şu tepenin arkasında bağırsan duyulur ölçülerinin bazen bir saat bazen iki saat bazen de iki saattan ziyade sürdüğünü biliyordu.

Dereye inince hayvanları suladı. Yolun bundan sonrası hakikaten fena değildi. Kırk beş dakika sonra Arslanlar köyünü tuttular.

Kekeme karının hanesi köyün başında büyücek bir avlunun içinde idi. Çerkeş taraflarındaki bütün köy evleri gibi alt katı taştan, üst katı tahtadan yapılmıştı.

Arabacı beygirleri çözerken kekeme karı evden bir çıra yakarak geldi

-Haydi oğlum hayvanları dama çekelim.

Arabacı ağdalı ağdalı geviş getiren bir çift öküzü yemliğin dibine sürerek yer açtı saman çuvalı ile arpa çuvalını içeri taşıdı.

Kekeme kadın sordu:

-Çuvalları neden getirdin evladım?

-Hayvanlara yem vereceğiz valde.

- Hiç olur mi imiş? İşte yem hazır.

Kadın, büyük bir sepet samanla yarım çuval kadar arpayı gösterdi arabacı akşamdan beri bir türlü seçemediği yüzünü çıra ışığında görmeye çalışarak güldü…

- Yem vardı… Gece vakti zahmete girdin.

-Zahmeti mi olurmuş.

Hayvanlar ter içindeydi. Hamutlarını ve meşin bellemelerini çıkarmadan çullarını örttü. Arpanın taşını kalburdan geçirdi samanın tozunu çalkadı. Birbirine karıştırıp torbalara doldurarak başlarına taktı.

Kekeme kadın çırayı omuzu hizasında tutmuş maşallah maşallah yiğit atların var çavuş diyordu.

Arabacı Pamukkır’ın boynunu küçük bir şamarla okşayıp dışarı çıktı ev altında dört tarafa bakındı.

-Biraz su bulalım valde… elimizi yüzümüzü yıkarız.

- Hele yukarı buyur evladım.

- Zahmet ettik gece vakti.

Merdiven ayağında durakladı. Çizmeleriyle çıkmak istemiyordu. Kekeme karı:

_Yürü yürü…dedi. yürüyeceksin… olmaz

Yukarıda merdivenin karşısında üst üste zahire ambarları duruyor sol taraftaki aralık kapıdan tereyağı kokusu geliyordu sağda başka bir kapıdan sofaya ışık vurmuştu. Bunun önüne gelince kadın seslendi:

-Cemile kız… misafire baksana … koş … arabacı başına önüne eğdi…

Anası:

-Haydisene… çizmeleri çek… bak hele diyordu.

Duvara doğru bir adım geriledi:

-Dünyada olmaz ben çıkarırım valde… olmaz.

-Neden olmazmış… haydi gel kız. Kız çömeldi. Fesinin üstüne örttüğü çember bembeyaz dip şalvarının kırmızı çiçekleri bu beyazlığın yanında daha kızıl görünüyordu. Arabacı ayağını uzattı.

 

Odaya girip sedire uzandığı vakit, aç olmasına ve dışarıdan gelen kızgın tereyağ kokusuna rağmen, evvela yatıp uyumak ihtiyacı duymuştu. Çizmeleri çıkardıktan sonra. Serbestleyen ayaklarını uzatıp arkasına yaslanacağı sırada leğen ibrikle cemilenin içeri girdiğini görerek doğruldu. Ceketini süratle çıkararak kollarını sıvadı.

Leğenle ibrik bir saat evvel kalaylanmışlar gibi pırıl pırıl , el havlusu demin yıkanmış gibi temizdi.

Arabacı bakışlarını ibriğin parlak sapında duran küçük elden ayırmaksızın:

-Zahmet oldu gece vakti diye mırıldandı.

-Yalnız kalınca gülümseyerek odaya göz gezdirdi. Yerler, sedirler kilimle döşeliydi. Lakin bunlar eski ve yamalı şeylerdi.

Arabacı üç kişi fukara karının ocağını söndüreceğiz gördün mü işi sen diye düşündü. Atları da adamdan saydığı için kendi kendine gülümsedi. Duvarda asılı beş numara lambanın yeşil camdan haznesinde ancak bir parmak gaz kalmıştı. Dışarıda fısıltılar işiterek kulak kabarttı. İçine yoldaki soyulup öldürülme vesvesesi düştü. Fısıldaşanlar arasında erkek sesi olup olmadığını anlamak üzere az kalsın yavaş yavaş kapıya kadar gidecekti kendi kendine kekeme karı giriverirse ama ayıp olur ha dedi.

Soğuk su uykusunu dağıtmıştı tabancasını yoklayarak pencereden dışarıya baktı avlunun bir köşesinde kağnı duruyor kapının sol kanadına yakın yerde hat boyu makasçılarının kulübelerine benzeyen apteshane bulunuyordu. Arabası orta yerde kalmıştı avlunun taş duvarının ötesi hep ağaçlıktı. Ay ışığının altında her şey sakin ve zararsız görünüyordu.

Kekeme karı, Kastamonu işi karakalem sofra örtüsünü sedirin üstüne serince, eve girdi gireli tekrar etmekten usanmaya başladığı bir sesle:

-Zahmet oluyor teyze dedi.

Kadın cevap bile vermedi tekrar evlenmeyen ve erkek evladı olmayan bütün dul kadınlar gibi evine girer girmez değişmiş yoldaki sıkılganlığını bırakmıştı.

Arabacı yolda hiç durmadan konuşup başına olmadık işler açan kalın sesli kadının ortadan kaybolmasını yadırgıyor ona alıştığını o gelse serbestleşeceğini umuyordu

Önünde tahta bir sofra üzerinde kalayı bozulmamış bakır sahanlar içinde peynirli yumurta ve bir çinko tas ile pestil hoşafı koydular.

Kalın sesli kadınla kekeme karı içeri girip karşıdaki sedire oturunca:

-Siz yemeyecek misiniz diye sordu?

-Biz yedik keyfine bak dediler.

Bir evin bir erkeği olmak iyi şey diye düşündü.

Kız kapının yanında ayakta duruyordu sofrayı önüne koyarken yüzünü şöyle bir görmüştü. Dudakları kalın kalın etli etliydi.

Yemek yerken o kadar isteği halde kafasını kaldırıp bakmadı. Bunca yıl gurbet gezmiş hovardalık etmişti. Cesaretsizliğini ayıpladı. Gözlerini mutlaka görmek için su istedi fakat maşrapayı alırken de boy şalvarın altında çiçekli yün çoraplar giymiş bir çift küçük ayaktan ve kuşağın üstünde terbiyeli terbiyeli duran orta parmağı gümüş yüzüklü bir elden başka bir şey fark edemedi.

Ancak şu üç peşli entarinin arka eteği savrulup kızın döndüğünü anlayınca başını kaldırdı arkadan görünüşünü fena değildi. Saçları iyice siyah olan karının kendisi mutlaka ayna gibi beyaz olur.

Yemekten sonra kahve içerken kalın sesli kadın birdenbire sordu:

-Nasıl evladım kızımızı beğendin mi?

Kız süratle dışarı çıktı.

Arabacı, böyle bir soru karşısında kalacağını hiç beklemiyormuş gibi kıpkırmızı olmuştu. Önüne bakıyo, elindeki kahve fincanını titriyordu. Bir türlü cevap veremedi.

Kadın bir daha sordu:

-Gönlün çekmediyse darılmak olmaz. İslam dini aşikare. Açıktan açığa söyle…

Arabacı, kahve fincanını yavaşça yere bıraktı.

-Olur teyze.

-Demek beğendin?

-Beğendim. Allah bağışlasın.

Bu kısa cevabın kafi olmadığını pek manasız kaçtığını sezdi:

Oda beni beğendiyse ben de onu beğendim.

-Neden beğenmeyecekmiş? Aslan gibi koç adamsın. Namuslu herif olsun. Tembel olmasın elverir.

Kalın sesli kadın ciddiyetle konuştu:

-Bir şatımız var evladım. Kız kardeşim tarafı erkeksiz. Kızı gurbet ellere götürmek olmaz. Bak, senin de dünyada kimin kimsen yokmuş. Buda senin bir anan. Tarlalar ortakçı elinde kaldı. Kendi malın gibi çalışırsın.

- Elbette, tabi…

Arabacı böyle söyleyerek yerinden kalktı:

-Hayvanları tımar edeyim. Vakit geç oldu. Siz de rahatınıza bakın.

Kekeme karının yaktığı idare kandilini alarak ahıra indi.

Hayvanların teri kurumuştu. Çulları ve koşumları alınca yellerini titreterek gübreye yatıp iki tarafa yuvarlandılar.

Arabacı uyuklayarak ikisini de baştan savma kaşağıladı. Kaşağıdan sonra süpürge ile tüylerini sıvazladı. Torbalarını tekrar doldurarak başlarına astı.

Odaya çıktığı zaman, yatağı serilmişti. Süratle soyundu para çantasıyla tabancayı yastığının altına koyup lambayı üfleyerek yattı, yorganı başına çekerken oda kapısının aralık kaldığını fark etti. Dışarıda pıtır pıtır birisi geziyordu. Kapıyı kapattırmak için sesleneceği sırada belki kızı yanıma gönderirler diye düşünerek vazgeçti.

Yorgunluğuna rağmen uykusu yine dağılmıştı. Böyle bir niyetleri yoksa lambanın söndüğünü görüp mutlaka kapıyı çekerler. Diyordu.

Kız bunca zaman dul oturmuş kocakarıları uyutur da bir bahane ile içeri girer belki…

Bir müddet boş duvarları seyretti şuradaki dolapların birisi yüklük birisi hamamlık pencereden içeriye ay ışığı ve sessizlik vuruyordu. Kendi kendine öfkelendi. Kızın yüzünü gözünü kolunu bir türlü gözünün önüne getiremiyordu.

Küçük ayaklar, bir el… siyah saç örgüleri… akşamdan beri hiç konuşmadığını hatırladı sesi acaba nasıldı köpoğlunun?

Eve, yapıldı yapılalı yavaş yavaş sinmiş olan kuru zahire kokusunu derin derin kokladı.

Yorganın altında sıcak büsbütün ziyadeleşmişti.

Bir müddet sonra uyudu. Vücudunun yorgunluğuna başının kazan gibi olmasına aldırmayarak ortalık aydınlanırken kalktı gürültü etmemeye çalışarak ahıra indi.

Hayvanları tımar ettikten sonra eline geçirdiği bir kova ile suladı.

Torbalarını doldurdu. Akşam çıra ışığında sıska gibi görünen öküzler oldukça semiz ve kuvvetliydiler. Lakin ahır pek haraptı, yemlikler pek perişandı.

Yukarı çıkıncaya kadar odaya sıcak süt hazırlamışlardı. Tekrar yatağa dönerken cüzdanının koyduğu yerde durup durmadığına baktı.

Erkekleri yok fukaraların… ahır bakımsız kalmış diye güldü.

Kalın sesli kadın evine gittiği için öğle yemeğini yerken kekeme karı karşısındaki sedirde yalnız oturuyordu.

Kız yine kapı dibinde durmuştu. Gözleri de siyahtı. Boyu kapı çerçevesine yakındı. Bileğinde bir gümüş bilezik görünüyordu. Yüzü güneşten yanmıştı. Durduğu yerde terlediği için yanakları parlıyor, arada sırada belli etmeden kendisine bakıyordu.

Arabacı yemekten sonra odada uzun müddet yalnız kaldı.

Yorganı almışlar fakat belki uzanır diye yatağı toplamamışlardı saatının gümüş kösteğiyle oynayarak ne yapacağını düşündü. Pencereden dışarısını seyrettikçe içine bir gariplik çöküyordu. Harman yeni kalmış köyü sapsarı bir boşluk kaplamıştı çamın ötesinde her şey hiç kımıldamadan rengi uçmuş bir gazete resmi gibi insanın canını sıkacak derecede bulanık ve kederli duruyordu. Asla gözüne alamadığı halde bütün ömrünü buralarda geçirmeye artık mecburmuş gibi ürktü kışın soba karşısında oturmak oduna gitmek köy odasında boşboğazlık etmek yaz üstünden başlayıp bu zamana kadar, durmadan dinlenmeden, ölesiye uğraşmak, mahpusluktan da,hasta yatmaktan da zor bir şeydi.

Avlunun ortasındaki geç erik ağaçlarından birkaç sararmış yaprak düştü. Ayaklarını uzatıp esneyen köpek topraktan bir parça zannedilecek kadar kirliydi. Beygirlerden birisi muhakkak Delikır, keyifli keyifli kişnedi.

Arabacı derhal ayağa kalktı aşağı inmek için merdivene doğru yürürken karşı odada kap kaçak sesleri duydu belli belirsiz tereddüt etti.

Oda, son derece loş olduğundan, dolabın önünde bir şeylerle uğraşanın mı yoksa kenardaki sandıktan tekneye un çıkarının mı kekeme karı olduğunu seçemeden eşikte durup konuştu.

-Baksana valde… benim kurşunluda eşyalarım var. Onları gidip getirmeli.

Kekeme karı, dolabın kapağını kapatıp döndü:

-Eşyaların mı var?

-Varya … konsal dolabı… yatak karyolası… öteberi…

- Gider, getirirsin.

-Bende öyle söyleyecektim valde.

-Dur, lakin… sıcağın gözende yola çıkılmaz. Akşamı bekleyelim. Hayvanlar da dinlenir… ne dersin?

-Pekala!

İşin müşkül tarafını bu kadar kolay atlattığına sevinerek ahıra indi. Beygirler iyice dinlenmişlerdi. Delikız başını dikmiş tırnak vuruyordu. Arabacı harap yemliklere bakarken köşede eski bir sepetin içinde bir keserle eğri büğrü paslanmış çiviler gördü. Ceketini çıkarıp direklerden birisine asarak yemlikleri tamire başladı.

Çankırı toprağına ait bir şarkı tutturmuştu.

Ben güzelim diye yüksekten uçma,

İndirirler seni el yaman olur.

Siyah zülüflerin gerdana saçma,

Eser sabah yeli, yel yaman olur.

Sesi dolgun ve rahattı.

Keseri parmağına vurdu. Parmağını küfrederek ağzına götürdü.

Akşam olmuş, ahırın küçük penceresi kararmıştı.

Geri çekilip, gözlerini süzerek yaptıklarını seyretti.

Sonra Delikız ‘ın gergin kalçasına bir şamar indirdi:

-Ne dersin oğlum! Dalmış gitmişiz. Yemlik de yeni gibi oldu ne dersin?

Artık arabayı koşup yola çıkmaktan gayrı bir şey istemiyordu.

Dul karının bir de akşam yemeğini yerse rezillik olacaktı. Hatta yediklerinin bedelini ödemek için bir çare aradı. Bulamayınca araba parasına saysınlar diye söylendi.

Odada eliyle ceketini süpürüp hazırlanırken kız lambayı yaktı arabacı rahatsız rahatsız sedire oturdu.

Sofrayı getirdikleri zaman yüzünü astı.

-Zahmet oldu valde .

-Zahmeti var mı oğul… bugün sabahtan beri evimizi şenlendirdin. –sesi titriyordu- erkeksizlik bir kötü … yemliklere baktım da… ömrüne bereket şunun babası askere gideli yirmi yıl oldu. Rahmetli giderken Cemile şuncacıktı. Hala o gidiş… koynuna kırk bankınot koymuştum. Kimi: parasına tamah, yolda kestiler dedi. Kimi camide otururken top gelmiş dedi. Ölüm Allah’ın emri …el kadar bir kağıdı gelseydi, imama okutsaydım, hiç yanmazdım. Şehit haberi de gelmedi ne dersin?

-Hangi muharebeye gittiydi valde, seferberliğe mi muvayi milliye ye mi?

-Muharebeye gitti ya, hangisine olduğunu bilemem.

 

Arabacı, hayvanları koştuğu zaman yatsı okunuyordu. Kekeme karı elindeki çıranın alvini savurarak gidip avlu kapısını açtı. Cemile, erik ağacının önünde ellerini kuşağının üstüne kavuşturmuş, arabacıya bakıyordu.

Arabacı yan kayışları, dingil kapaklarını çuvalların ve yem torbalarının iyi bağlanıp bağlanmadıklarını, gözden geçirdikten sonra, oka basıp arabaya bindi. Hayvanlar yürüyünce, Cemile ‘ye doğru elini salladı.

-Ismarladık şimdi…

Kapıda, kekeme karı, çırayı yukarı kaldırdı.

-Ne günü dönesin çavuş ağa?

Arabacı, bu suale hazırlanmıştı. Başını çevirmeden:

-Yarın dedi. Olmazsa öbür gün akşama buradayız.

-Yolun açık olsun evladım.

İnişli yokuşlu yerlerde bütün dikkatini araba ve beygirlere verdiği halde, yüreğine çöken kederi gittikçe arttı. Altı aya, bir seneye varmaz, yemlikler yine harap olur. Kocakarı, erkeksizlik bir kötü diye nasıl da kekelemişti. Öbür akşam geri dönse eşyalarla avluya giriverse kim bilir ne kadar sevinir fıkaralar.

Aynı şeyleri, öyle arka arkaya, utanarak ve kızararak düşündü ki yolun uzunluğunu hiç fark etmedi. Yokuşları atlayıp düzdeki çayırlığa indiği zaman ay doğmuştu. Etrafına dalgın dalgın baktı.

Çayırlığın ötesinde berisinde, kısa ve çarpık dallarıyla, ağaçtan ziyade, öylece kalakalmış insanlara benzeyen söğüt gövdeleri vardı birdenbire şoseyi gördü. Çayırlığın hizasından biraz yüksekte duruyor, iki ucu ağaçların arasında kayboluyordu.

Arabacı, şoseyi görür görmez, yabancı bir yerden evine dönmüş gibi ferahladı. Geniş kenarlı siyah şapkasını alnından yukarıya iterek: Eşekliğin alemi yok oğlum! Diye güldü şoseye çıkınca beygirler kulaklarını dikip tırısa kalktılar. Sıcak ve sakin gecenin içinde yol dümdüz uzanıyordu.

Arabacı | Kemal Tahir

Menu