Türkiye'den Öyküler

Hiç bit yarışı seyrettiniz mi?
Hayır, seyretmemişlerdi. Bit yarışı diye bişey duymuşlardı ama, nasıl bir yarıştır, bilmiyorlardı. İnanmıyorlardı bile böyle bir yarış olabileceğine. Lâf olsun diye söylenen bir söz sanıyorlardı bit yarışını.
Siz seyrettiniz mi?
Seyretmenin lâfı mı olur, hem de çok seyrettim. Kendim de bit yarıştırdım...
Nasıl oluyor, aman anlatsanıza...
İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru... Bir akşam bir meyhanede arkadaşlarla içiyoruz. Şimdi Başbakanın hükümet programı diye söylediği bazı sözleri, ben o gece meyhanede sarhoşlukla ağzımdan kaçırmışım. Sarhoş olmasaydım hiç söyler miydim? Nasıl olsa yirmi yıl sonra Başbakan hükümet programı olarak söyliyecek, acelem ne? Sarhoşluk işte... Neyse efendim... Meyhanede bulunan sadık yurttaşlarımızdan biri hemen karakola koşup, meyhanede bir adamın işçilerin sendika kurmaları gerektiğini söylediğini ihbar ediyor. Bu ihbar üzerine, beş on sivil polis meyhaneye gelip beni çeviriyor, başlıyorlar benimle kadeh tokuşturup konuşmaya. Benim onların siyasî polis olduklarından haberim yok tabiî... Deminden beri meyhanede kendi arkadaşlarımla bitürlü anla­şamıyorduk, boyuna tartışıyorduk; oysa bu yeni gelenlerle birbirimize kaynaşıverdik. Bir tanesi bana, Bu bizim hükümette iş yok, ha? Ne dersi niz? diyor.
Ben de ona,
Çok haklısınız! diyorum. Sonra şerefe kadeh kaldırıyoruz. Başka biri,
Zenginler işçileri sömürüyorlar... Siz de bu düşüncede misiniz? diyor.
Evet... diyorum.
Yine şerefe kadeh kaldırıyoruz.
Benim kendiliğimden bişey söylediğim yok. Onlar söylüyor, ben de onaylıyorum. Ama doğrusu, içimden de «Yahu, artık halk uyanmaya başladı, bak şu insanlara, neler düşünmeye başladılar!» diye de seviniyorum. Oysa beni, memleket hesabına sevindirenlerin hepsi de polismiş.
Meyhaneden çıktık. Ben, yarısı içkidense, yarısı da sevinçten iyice sarhoş olmuşum, sallanıp duruyorum. O sonradan meyhaneye gelip de çok iyi anlaştığımız adamlar, yuvarlanmıyayım diye koluma girdiler, sıkıca beni götürüyorlar. Ben,
Zahmet buyurmayın, ben giderim... dedikçe,
Hiç olur mu efendim... Biz sizi emniyetli bir yere koymadan bırakmayız... diyorlar.
Yahu memlekette helâl süt emmiş ne insan evlâtları var, aşkolsun...
Müsaade buyrun efendim, vallahi ben giderim...
Yooo, katiyen bırakmayız... Biz götüreceğiz...
Allah Allah... Bunlar beni götürüyorlar ama, ters yana gidiyoruz.
Ben Kasımpaşa'da oturuyorum... Siz beni bırakın, ben burdan kendim giderim. Buraya kadar getirdiniz ya, eksik olmayın, çok teşekkür ederim...
Biz sizi bu halde geceyarısı sokaklarda bırakamayız... Siz hele bu gece bizimi konuğumuz olun da...
Ne iyi kalbli insanlar canım... Allah razı olsun... Memleket hakkında çok iyi umutlara kapıldığımdan keyfimden hafif hafif şarkılar da mırıldanıyorum.
Gece vakti, ama sizinkileri de rahatsız edeceğiz... Bana müsaade edin...
Estağfurullah... Ne rahatsızlığı?.. Biz görevimizi yapıyoruz... Siz bu gece bizde kalın...
Üç onlar, bir de ben, dört... Bindik bir arabaya... Doğru İstanbul Emniyet Müdürlüğüne. Ben oralarını bilmediğim için, onların oturduğu apartımana giriyoruz sanıyorum.
Ooö, apartımanınız ne büyükmüş ... Merdiveni çıkıyoruz. İçimden «Benim de bu konukseverliğin altında kalmamam gerekli ama, bu adamları benim iki küçük odalı bekâr evimde nasıl ağırlıyacağım?» diye düşünüp duruyorum. Onlar hâlâ beni kollarında merdivenden çıkarıyorlar. Birara, Arkadaşlar, valla beni çok mahcup ettiniz... dedim.
Ben bu sözü söylememle, sol yanımdaki,
Yürü ulan şeyoğluşey! deyip de boş böğrüme bir dirsek indirince, ben basamaklara yığılakaldım.
Yoo, buna eşek şakası derler hani... Arkadaşlık markadaşlık ama, ben sululuktan hiç hoşlanmam. Ama ne de olsa onlardan iyilik gördüğümden birden sertleşemedim de, hani onlar bana şakadan «şeyoğluşey» deyince ben de altta kalmamak için, sözde yaptıkları şakaya gülümsiyerek,
Ulan yapmayın hergeleler... dedim.
Dememle yüzüme gözüme sille tokat, tekme inmeye başladı. Ondan sonrasını hayal meyal ha­tırlıyorum. Artık sarhoşluktan mı sızmışım, yoksa dayaktan mı bayılmışım, bilemiyorum., Sabahleyin erkenden uyandım ki, buz gibi taşların üstüne uzatılmışım. Yerimden kalkmaya çalıştım, nerde, kımıldıyamıyorum bile, turşu olmuşum. Zihnimi toparlamaya çalışıyorum: Meyhanede birileriyle arkadaş olduk, sonra beni onlar alıp misafir ettilerdi. İyi ama bu ne biçim misafirlik canım...
Herhalde onlar da çok sarhoştu... Sarhoşlukla biz birbirimize girdik. Şimdi uyanırlar, özür diler, kahvaltı getirirler...
Evet, bir posta daha dayak yiyerek kahvaltıyı ettim. Sonra ordan savcılığa, ordan da cezaevine... Vallahi, meyhanede bütün söylediklerim, şimdi Başbakanın hükümet programı olarak ilân ettiklerinin onda biri bile değil...
Cezaevini boyladım. Üstümde birkaç kuruşum vardı, ilk günler iyi geçti. Ama para suyunu çekince, iyice tırıl kaldım. Gelenim, gidenim, arayanım, soranım yok... Benim gibi züğürtleri cezaevinde «Âdem Baba Koğuşu» na atıyorlar. Bu Âdem Baba Koğuşu'nu anlatmaya kalksam sabaha kadar bitmez. Yalnız şu kadarını söyliyeyim, belki anlatabilirim.
Ben daha Âdem Baba Koğuşu'na gitmemiştim. Birgün cezaevinin orta bahçesinde geziniyoruz. Âdem Baba Koğuşu'nun penceresine doluşmuş mahkûmlar, bahçede gezinen bir koğuş arkadaşlarına durmadan,
Gelsene ulan... Hani on dakika gezecektin namussuz, bir saati bile geçti... Gelsene! diye ba ğırıp duruyorlar.
Neymiş, biliyor musunuz? Koca Âdem Baba Koğuşu'nda, yalnız bitek pantalon varmış, her biri bu pantalonu sırayla giyip bahçeye teker teker güneşlenmeye çıkarlarmış. İçlerinden biri ayağına pantalonu giymiş, bir saattir dönmüyor koğuşa... Öbürlerinin de ayağında pantalon olmadığından, donla bahçeye inip, onu yakalayamıyorlar. Boyuna bağırıyorlar demir parmaklıklı pencerelerden:
Ulan, sen bir daha buraya gelmiyecek misin... Nasıl olsa geleceksin...
İşte beni böyle bir Âdem Baba Koğuşu'na attılar.
Aklına gelen, gelmeyen her türlü sefillik, rezillik ortada...
O günlerde de bütün Türkiye'de tifüs salgını var. Hattâ hikayeci Kenan Hulusi'yle romancı iskender Fahrettin bile, o günlerde tifüse yakalanıp ölmüşlerdi. DDT de daha çıkmamış, bit ölüm saçıyor. ..
Her sabah kalkıyoruz ki, cezaevinde birkaç kişi tifüsten ölmüş. Ölüleri sedyeye koyup orta bahçeden geçiriyorlar. Tifüsten ölüm olmadığı gün yok. Bazı gün, on-onbeş kişinin öldüğü de oluyor.
Bu tifüs berbat bişey, akşamdan ateşi yükseliyor hastanın, sabahleyin bakıyorsun ölmüş...
Âdem Baba Koğuşu'na soktular beni, daha doğrusu ittiler... Baktım, koğuştakilerin hepsi, birbirinin üstüne yığılıp toplanmış bişey seyrediyorlar. Ben de sokulup baktım, ama anlayamadım. Ordan birisine,
Ne oluyor arkadaş? dedim.
Bit yarışı... dedi.
Neee? Bit yarışı mı? Yahu, insanlar tifüsten kırılıyor, bunlar burda bit yarışı yapıyorlar.
Bu koğuştaki adamlar da çok lanet, ters insanlar; bunlara bişey de söylenmez. Konuşulabilecek gibi gözüme kestirdiğim birine, bitte ölüm tehlikesi olduğunu anlatmaya çalıştım aklımca. Sakalları uzamış, ayağında kir rengi uzun paçalı bir don olan adam bana,
Bu bitler yarış için özel yetiştirilmişlerdir, bunlarda mikrop olmaz... dedi.
Mikropsuz oldukları nasıl anlaşılıyor?
Bunlar başka bitlerle temas ettirilmiyorlar ki... Özel olarak bakılıp besleniyor, yetiştiriliyor...
Şimdi size bit yarışının nasıl olduğunu anlatayım. Yarış alanı iyice düz olacak. Döşemenin üstüne düz bir teneke koymuşlar. Tenekenin üstüne tebeşirle bir daire çiziliyor. Bu dairenin dışına, çok daha büyük bir daire çiziliyor. Yarışacak bitler, ortadaki dairenin içine aynı zamanda bırakılıyor. Tabiî bitler yürümeye başlıyorlar. Dıştaki daireyi kimin biti daha önce geçerse o bit yarışı kazanıp birinci oluyor, arkasından ikinci, üçüncü geliyor.
Tıpkı öbür koğuşlarda kumar oynanırken olduğu gibi, bit yarışlarında da bir manocu var. Koğuşun ağası olan manocu, hem de bit yarışlarında hakem görevini yapıyor. Yarışan bitlerin derecelerini o söylüyor; kimse ona karşı gelemiyor.
Koğuşta her isteyen kendi bitini yarışa sokuyor. Ama bitini yarışa sokabilmesi için, yarışacak bit başına önceden bir parayı ortaya koyması gerekli. Diyelim, her yarışçı bit başına, üçer lira. On bit yarışıyorsa, otuz lira ortada. Birinci gelen bitin sahibi, ortadaki paranın üçte biri olan on lirayı alıyor. İkinci gelen bitin sahibi, koyduğu paranın iki katını, yani altı lira alıyor. Üçüncü gelen bitin sahibi de, koyduğu paranın birbuçuk katını, yani dört buçuk lira alıyor. Dördüncü gelen bitin sahibi, ancak koyduğu parayı geri alıyor, yani üç lirasını kurtarıyor. Geriye kalan paranın hepsi manocunun.
Bitlerini yarışa sokacak kadar parası olmayanlar da, yirmi beş kuruşuna, elli kuruşuna bahse giriyorlar. Hiç parası olmayanlar da, cezaevinde verilen günde bir tayım bahse yatırıyorlar. Manocu, bahse girip kazananlardan yüzde on mano alıyor. Paraları kendisi, tayınları da meydancı topluyor. Manoyu toplayan koğuşun ağası «Anasını ş'apan Süleyman» adında biri. Bu adam, bıçak çekip zorla, kendi öz anasının koynuna girdiği için, ağır ceza yemiş, bu yüzden ona Anasını ş'apan Sülüman diyorlar. Anasını ş'apan Sülüman'ın da yarış bitleri var, o da bitlerini yarıştırıyor.
Koğuşa ilk girdiğim zaman yarış bitmek üzereymiş. Yarış bitti. Kazananlar paralarını aldılar. Manocu, manosunu topladı. Kazanamayanlar, bitlerine sövdüler. Meydancı, üstünde yarış yapılan kirli bezle, tenekeyi ortadan kaldırdı, işte ancak o zaman beni gördüler. Koğuşlarına yem bir adam gelmişti. Bana her «Geçmiş olsun arkadaşım» diyene «Eyvallah, sağol arkadaşım» diyordum.
Biraz sonra koğuşun içinde herkes kendi dünyasına çekilince, sol gözü küçülüp leblebi kadar kalmış bir adam yanıma geldi, benimle konuşmaya başladı. Bu adamın «Mareşal David» denilen, kafadan sakat bir yahudi olduğunu sonradan öğrendim. Mareşal David demelerinin nedeni, dışardayken göğsünü nişanlarla, madalyalarla doldururmuş da ondan... Cezaevine girerken bütün nişanlarını, madalyalarını söküp almışlar. Ama Mareşal David, madalyasız, nişansız yapamadığından, Âdem Baba Koğuşu'nda da kirli, pis, yırtık pırtık mintanının göğsüne gazoz kapakları, ipe bağlanmış şişe mantarları, tahta parçalan, düğmeler takıyordu. Mareşal David cinsî sapıkmış; mezardan çıkardığı erkek ölülerle yatarmış. Bir gece, yeni gömülen bir ölüyü mezarından çıkarmış, tabutu sırtlayıp götürürken yakalamışlar, cezaevine tıkmışlar.
Mareşal David, bütün dünyada kendi üstüne bit terbiyecisi olmadığını söyliyerek övünüyordu. Eğer olempiyatlarda bit yarışları da olsa, David de kendi yetiştirdiği bitleri olempiyata sokabilse, dünya birincisi olacaktı.
Öyleyse burdaki bütün yarışları sen kazanıyorsundur... dedim.
Hayır... dedi.
Neden peki?
Onun nedeni var, söyliyemem... Birden bana,
. Bitin var mı? diye sordu. Cevap vermediğimi görünce,
Üstünde bit var mı, çamaşırlarında? diye sorusunu tekrarladı.
Sanmıyorum, dedim, çünkü daha birkaç gün önce karantina koğuşunda bizi hamama, elbiselerimizi de etüve sokmuşlardı.
Mareşal David buna çok sevindi:
Öyleyse sen temizsindir, benimle ortak bit yarışma var mısın?
Bilmem ki nasıl oynanır?
Ben sana öğretirim. Benimle ortak ol, sana ne dersem, sen onu yap, göreceksin, bütün yarışları benim bit kazanacak bu akşam...
O böyle söylerken, yeni bit yarışı için meydancı ortaya bezi yayıyor, tenekeyi koyuyor, tenekenin üstüne de tebeşirle içice iki daire çiziyordu.
Mareşal David,
Hadi, dedi, ikimiz için üç lira koy, göreceksin kazanacağız...
Üç liram yok...
David çok üzüldü. Ama benim gerçekten üç liram yoktu, bütün param, bir buçuk liraydı, onu da harcamaya korkuyordum.
Heyecanla,
Kazanacağız yahu, kazanacağız... diyordu.
Param yok...
Satılacak bişey yok mu üstünde... Görüyorsun, bende bişey yok, tırılım...
Ceket cebimdeki dolmakalemimi gördü.
Satalım mı kalemi?
Kalemi verdim. Pencereden bahçedeki birine seslendi. Sonra kalemi ona attı. Az sonra kalem bir liraya satılmıştı. Dışardaki adam, koğuşun demir kapısı altından bir lirayı itti. Ben de meraktaydım. Eşarpımı da sattırması için verdim. İki buçuk liraya da onu sattırdı. Sonra, Gel buraya! diye beni koğuşun bir köşesine çekti. Kolunu açtı. Koltuk altına yakın bir yerindeki bağlı pis bezleri çözdü. Bezlerin altındaki yün içinden bir bit çıkardı, kocaman bir bit... işte Macar, dedi, benim Macar bu... Macar kadanaları gibi olduğundan Macar adını taktım... Sen bu biti tanımalısın. Öbür bitlerden ayırman için boyayacağım Macar'ı...
Eline iğne batırdı. Çıkan kanla, Macar'ın sırtını kırmızıya boyadı.
Artık şimdi tanırsın, dedi, bak kulağını aç, beni iyi dinle. Macar'ın birinci gelmesi senin elinde... Yarışan bitler birinci çizgiden çıktılar mı, gözün bu bizim Macar'da olacak. Sen ne yanda durursan Macar o yana, sana doğru koşarak gelir. Baktın ki Macar'ın Önünde başka bir bit var. O zaman, sen başka yana geç ki, Macar sana koşsun... Anladın mı?
Anlamadım...
Hay Allah!.. Sana bu işin sırrını açıketmek zorundayım. Arkadaş, bu bit kısmı, temizlikten çok hazzeder. Sonra insan kokusunu hemen alır, pis insandan kaçar, temiz insana koşar. Herkes sanır ki, bit pislikten hoşlanır. Hayır, temizlikten hoşlanır. Bin kişinin ortasına bir tek bit at, gider, arar tarar, hangisi temizse onu bulur... Çaktın mı dalgayı? Şimdi bu koğuşta senden daha temizi yok... Sen ne yana durursan Macar o yana koşacak. Ama yaslandı zavallı... Baktın ki, başka bir bit bizim Macar'ı geçiyor, sana doğru koşuyor, sen hemen Macar'a yakın olan başka yana geç ki, birinciliği alsın...
Meydancı bağırıyordu: — Haydi, yarışa!.. Haydi yarışa!.. Biz de üç lirayı verdik. On iki bit yarışa giriyordu. Ağa'nın işaretiyle on iki bit, ortadaki küçük dairenin içine bırakıldı. Ben hayatımda böyle heyecanlı bir şey seyretmedim. Her bitin sahibiyle, o bit üzerine bahse girmiş olanlar, avazları çıktığı kadar, bitlerin adlarını bağırıyorlardı. Koşu atları gibi, her yarış bitinin ayrı adı vardı ve ordakiler bitleri tanıyorlardı.
Haydi sülüüün!..
Ulan, uçan îneeek!..
Dayan kızım Peri...
Uç Martı, uç!.. Uç aman Martı!..
Ulan halis kan yerli namussuz, amma da gidiyor...
Benim gözüm bizim Macar'daydı. Üstündeki kan kırmızısından Macar'ı hemen tanımıştım.
Küçük daire içine bırakılan bitler önce şaşkın şaşkın durdular. Sonra kıpırdadılar, yine durdular. Sonra içlerinden biri, benim yönüme doğru bir koşu tutturdu. Mareşal David, Karşıya geç! diye fısıldayıp beni itti. Yerimi değiştirdim. Ben yerimi değiştirince, önde giden bit durdu; sanki birisini aranır gibi olduğu yerde o yana, bu yana döndü. Yine bana doğru bir koşu tutturdu.
Benim gözüm Macar'da... Macar da bana doğru geliyor ama, dördüncü... Macar'a yakın olan yana geçtim. Bu sefer Macar önde geliyor. Dış daire çizgisine geldi gelecek... Derken, yaman bir bit, Macar'ı taktı, ben hemen sola kaydım...
Ben sola kayınca öndeki bit şaşaladı, durakladı... Mareşal David avaz avaz bağırıyor:
Haydi aslan Macar!..
Yavrum Sülün...
Mıknatıs, demir tozlarını nasıl çekerse, bütün yarışan bitler bana doğru yelpazelenmiş geliyorlardı.
Ama en önde bizim kanlı Macar... Macar birinci geldi, bize ortadaki otuz altı liranın yarısı, on sekiz lirayı verdiler.
İkinci yarışa geçtik. Bu sefer on dört bit girdi yarışa... Yine birinciliği Macar aldı...
O gece sabaha kadar bit yarışı yapıldı, Macar yüz liradan çok kazandı. Sabaha karşıydı, yarış bitti. Herkes kendi bitini alıp, koynundaki yuvasına, sargılar altındaki yünlerin arasına koydu. Yarış bitleri, yünle yağlı deri arasında besleniyordu.
Paraları Mareşal David'le bölüştük. David,
Ben sana demedim mi, dedi, benim üstüme bit terbiyecisi yoktur. Ben bitlerin ruhunu bilirim. Yalnız sen kirlenmemeye dikkat et...
Biz her gün bit yarışında para kazanıyorduk. Eroin içicisi olan David, parası olduğundan bol bol eroin alıp çekiyordu.
Benim asıl şaştığım, Âdem Baba Koğuşu'ndaki çıplak adamların nerden para bulup da bit yarışı oynadıklarıydı. Sanki bu koğuş bir darphaneydi.
O koğuşa girdiğimin dördüncü günüydü. Yarışlarda bitler, artık eskisi kadar hızlı bana doğru koşmuyorlardı. Mareşal David,
Artık sen de kirleniyorsun... dedi.
Ağır ağır da olsa, yine bana doğru geliyorlardı.
Her seferinde Macar'ın yarışı kazanmasına, Anasını Ş'apan Sülüman'ın çok canı sıkılıyordu. Koğuşta bit satışı da vardı. İyi koşan bitler pahalı satılıyordu.
Anasını Ş'apan Sülüman,
Ulan David, sat şu Macar'ı bana... dedi.
Satayım Ağabey...
Bunlar sıkı bir pazarlığa giriştiler. Vur aşağı, tut yukarı, elli liraya uyuştular. Anasını Ş'apan Sülüman, elli lirayı saydı, Macar'ı aldı. Ağa olduğu için, yarış bitlerini kendi üstünde beslemez, ya meydancının, ya başka bir çocuğun üstünde beslerdi. Macar'ı meydancı aldı, özenle koltuk altındaki yünler arasına yerleştirdi.
Mareşal David bana,
Şimdi yeni bir numaramız var, dedi, bu sefer Macar artık birinci gelemiyecek... Bak ne ya pacaksın? Sen artık yanlarda durmayacaksın, yarış çizgilerine eğilip tepeden bakacaksın... Anla dın mı? Bitler senin kokunu alıp, başka yana gidemiyecekler.
Yarış başladı. Mareşal David bu sefer Tazı adlı başka bir bitini yarışa soktu.
Ben yarışan bitlerin tepesinden eğilmiş bakıyordum. Bitler iç dairede durdular. Boyuna kıvranıyorlar. Çünkü bana doğru gelmek istiyorlar. Ama kanatları olmadığından uçup gelemiyorlar. Hele Macar, boyuna kıçını döndürüyor, öbür bitler iç daireden çıkıp, yavaş yavaş yürümeye başladılar. Macar iç daireden çıkmıyor bile...
Anasını Ş'apan Sülüman hırsından deli olacak,
Ulan Macar, namussuz Macar... Yürüsene alçak cibiliyyetsiz!.. diye bağırıp, yırtınıp duruyor.
O gün dört yarış yapıldı, dördünde de Macar iç daireden bile çıkmadı. Deliye dönen Anasını Ş'apan tırnağıyla bastırıp Macar'ı düm düz etti.
Bu cinayetten sonra çok üzülen Mareşal David,
Hayvanın kanına girdik, dedi.
Peki, neden kımıldamıyordu be David?
Nasıl kımıldasın yahu, görmedin mi karnını, nasıl şişti? Hayvan karnını taşıyamıyor ki... Yarıştan önce bit aç bırakılır. Ben Macar'ı iyice doyurmuştum. Sen tepeden eğilmişsin, hayvan zorlanıyor, uçamıyor. Karnı şiş, yürüyemiyor... Gitti bizim Macar...
O günden sonra da bit yarışlarının eski heyecanı kalmadı, çünkü artık ben de onlar kadar kirlenmiştim, bitler bana eskisi gibi hızla koşarak gelmiyordu.

Bit Yarışı | Aziz Nesin

Menu