Türkiye'den Öyküler

Akşamları üç dört bardak bira içmek adetinde iseniz, dubleleri aynı yerde içmeyip ayakta bira içilen yerleri dolaşmayı severseniz muhakkak rastlamışınızdır. Siyah bıyıkları, tertemiz gözleri, uzunca bir çenesi vardır. Çabuk çabuk konuşur ama bazı harfleri heceleyemez. Üç biradan fazla içmişse, çok dikkatli dinlemek şartıyla, size kendisini tanıtabilirim. Dünyanın en tatlı, en iyi adamıdır. Ona, şeker gibi adam, diyebiliriz.

Anadolu Pasajı’nın nihayetinde küçücük bir kahve. Kahvecinin eli ile çektiği mis gibi kahvesinden içmek için gelen üç beş tiryaki. Duvarlarda av, sonbahar, kış, şato levhaları. Köşedeki masaların biri üzerinde bir daktilo makinesi göreceksiniz. Akşamın üç dört birasının, çoluk çocuğunun nafakasını bir küçük yazı makinesi ile namusluca kazanan adam oradadır. İranlı kahveci:

— Succuh yer, fındıh yer, ceviz yer, sallatalıh yer...

Doğuştan gözleri görmeyenler olur. Doğuştan sağır ve dilsizler olur. Doğuştan ayaksızlar, kulaksızlar da belki görülmüştür. Doğuştan dişsiz adam olur mu? Olmaz olur mu? “Hepimiz dişsiz doğduk. Dişlerimiz sonradan çıkmıştır” diyeceksiniz. “Öyle ise, “doğduğu gibi dişsiz kalan adam bulunur mu?” diye sorsam; “Olur mu öyle adam da?” dersiniz. İşte size böyle bir adam: Bay Ferit Yazgan.

Kendisi; “Doğuştan dişsizim” diyor. Doğru değil bu. “Doğduğum gibi dişsizim” demesi lazım. Ayaklarımız için, bir cihetten doğru, bir cihetten yanlış, sonradan çıkmalar, deriz. Asıl dişlerimiz sonradan çıkmadır.

Doğduğumuz gün seyrek de olsa yumuşacık saçlarımız vardır. Ama ağzımız kuş ağzı, canavar olmayan balık ağzı gibidir. Dostum Bay Ferit Yazgan dudaklarını aralayıp da ağzını gösterdiği zaman insan şaşıp kalıyor. Onun uzunca çenesiyle, bir tek kılı ağarmamış kara bıyıklarının arasında insan inci gibi pırıl pırıl, hafifçe sarıya bakan sağlam, kuvvetli dişler beklerken kıpkırmızı bir çukur, diş yerine de sanki naylondan yapılmış ince bir kırmızı çizgi görüyor.

Doğuştan kör olmak büyük bir tabiat haksızlığı, bir felakettir.Sonradan kör olmaktan daha acı değil ama.Anadan doğma körün dünyaya kendine göre bir şekil vermesi; hatta bir dünya görüşüne, bizim kavrayamayacağımız bir dünya görüşüne sahip bulunması, mümkün. Kimbilir güzellik dediğimiz garip, müdafaası müşkül, çoğu zaman haksız şey belki sesimizde, belki kokumuzda, belki ellerimizin sıcaklığında ve titreyişindedir. Herhalde anadan doğma bir kör kızın seçeceği erkek mühim bir adamdır. Gözlü kadınların anlayamayacağı bir güzelliğe, bir erkekliğe sahiptir.

Doğuştan sağır ve dilsizlerin talihi, körünki kadar ters olmasa da yine bir eksikliktir. Bay Ferit için böyle bir şey düşünemiyorum ben. Ben bunu bir eksiklik, bir kusur bile sayamıyorum. Bir defa ne o gır gır makineli dişçi odaları, ne yanağınızı keçe gibi yapan morfin, ne de Allah düşmanıma vermesin inşallah diş ağrısı! Gece yarısı tatlı uykudan azgın bir diş ağrısı ile uyanmayı bir hayal edin hele! Bütün böyle şeyler başkalarının. Ne kerpeten kabusu, heyulası, devi, karakoncolosu!..

Bay Ferit:

— Böyle doğdum, böyle öleceğim, diyor. Ama her çocuk gibi bol bol çakal eriği yiyememişim. Hıyarı rendeler, fındığı ezermişim. Ne yapalım? Taksirat! Belki dünya nimetlerinin tadını sizin kadar bilmem ama hepsinden birer lokma tattım. Tattım ama sertlerini bir türlü sevemedim. Fındıktan, cevizden hoşlanmam.

— Ne seversin Ferit Bey?

— Ne seveceğim birader! Tabii yumuşak şeyleri.

Ferit Bey’in lügatinde diş kelimesi yoktur. Ne kimseye diş biler, ne dişe dokanır, ne de dişi geçer. Halim selim adamdır. Fazla alakadan hoşlanmaz, adamı severse derdini anlatır, tatlı tatlı konuşur. Ben kendini pek severim. O da beni sever ki konuşuyor.

— 49 yaşına girdim. Şimdiye kadar mide ağrısı çekmemiştim. Yalnız bu sene midemden sıkıntı çekiyorum. İyi hazmedemiyorum herhalde.

— Ne yemeklerini seversiniz? Herhalde lapa gibi, sütlaç gibi olanlarını.

— Onları bile sevmem. Suyu severim, su gibi şeyleri severim. Gülerek ilave ediyor:

— Üzüm suyuna arpa suyuna,arada olmak şartıyla imam suyuna yüzüm yoktur. Ne yaparsın benim dişim de onlara geçiyor.

İranlı kahveci:

— Şakka yapar, inanma! O ne cevvizler kırar. Cevvizi gözzümün önünde ağzında kırdı. İnan olsun gözzümle görmişem.

Bay Ferit göz kırpıyor:

— İnanma, diyor, Tahran’a üç kilometre mesafede bir köyde doğmuştur, inanma!

— Yalan mı söylirem?

— Yerim ama elimle ezerim de sonra ağzıma atarım.

— Ezmeden atarsın.

— Sen yine öyle bil. Gülüşüyoruz. Sonra Bay Ferit elimden kalemi kağıdı alıyor, bir şeyler yazıyor. İşte yazdıkları: “1315 [Miladi 1897] senesinde Sultanahmet’te Naklibend Mahallesi’nde, Güzelçeşme Sokağı’nda doğmuşum. Mahalle mektebini, Sultanahmet Rüştiyesi’ni ikmal ettikten sonra askerliğim geldi. Fakat hep tecil edildim. Evliyim. İki çocuk babasıyım. Biri kız, biri erkek iki evladım var. Çocuklarımın dişleri, Allaha şükür sapasağlamdır. Ailemde hiç dişsiz insan yok. Gerek Kadırga Dişçi Mektebi’nde, gerekse Gülhane Hastanesi’nce uzun muayenelerden sonra diş sinirlerimin fazla kuvveti yüzünden dişlerimin çıkmadığı neticesine varılmıştır. O zaman talebe bulunan diş tabibi Hüdaverdi, dişlerimi yapmak için elinden geleni yaptı ise de muvaffak olamadı. Ağzımın radyografisini, kalıbını alıp Paris’e gönderdiler. Oradan bana bir takma diş gönderdilerse de tutmadı. Nihayet çene kemiğimin kemikleri inkişaf edemediği için diş takımı yapılamayacağı anlaşıldı... ”

— Bay Ferit şimdiye kadar bir sıkıntı çektiniz mi?

— Mühim bir sıkıntı değil.

— Diş ağrısını tercih eder miydin?

— Diş ağrısı nedir? Mide ağrısı gibi bir şeyse ...

— Çok daha fena.

— Nasıldır?

— Tarif edilemez ki diş ağrısı.

— Mide ağrısı edilir mi?

— Hiç böyle anadan doğma yanlış ama ne ise dişsizler görülmüş mü?

— Ben Türkiye’de bir taneyim. Bilmem başka memleketlerde var mı? Ama sanmıyorum. Dünyada dişi çıkmamış tek adamım.

— Ferit Bey, kimbilir belki bu bir tekamüldür. Belki yarın, bu vahşet zamanımızdan kalma çabuk çürüyen kemikleri hep birden kaybedeceğiz. Bir zaman gelecek belki bütün çocuklar dişsiz doğacak.

Bay Ferit güldü:

— Teselliye ihtiyacım yok, dedi. Sizin kuyumcu çarşısına dönen dişleriniz başkalarının etini, ekmeğini yemek için bir vesile ise ben halimden memnunum.

Sahiden de öyle. Bay Ferit mütevazı, alnının teriyle kazanıp yaşamış bir adam. Hepimizden daha az, daha yumuşak şeyler yemiş. Sertten, keskinden nefret etmiş. Evvelce Beyoğlu’nda, Sultanahmet’te bidayet mahkemelerinde zabıt katipliği yaparmış.

Şimdi tam on sekiz senedir daktiloluk yapıyor. Kontratlar dolduruyor, istidalar, mektuplar yazıyor.

— Yalnız, diyor, son zamanlarda iyi gıda alamadığımdan gözlerim bozulmaya başladı. Ona canım sıkılıyor. Doktorlar vitaminsizlikten diyorlar. Bir de şu mide ağrım olmasaydı dişsizlikten yana bir şikayetim olmayacaktı.

Kahveye kontratlarını tazelemek üzere kiracılar, ev sahipleri geliyor. O, neşeli bir yüzle kontrat kağıtlarını daktilonun demiri arasına sıkıştırırken bana:

— Yine buluşalım diyor, şöyle bir iki bardak bira içeriz. Hem dişten konuşmamış oluruz. Beni bilmediğim şeyden konuşturtma fazla.

Hele iki üç bardak biradan sonra Ferit Bey ne şen, ne hoştur bilseniz! Öyle kahkahalar atar ki hayali kuvvetli olan, onun elli yaşında bir teki bile çürümemiş otuz iki dişinin pırıl pırıl ağzında parladığını görür.

Diş ve Diş Ağrısı Nedir Bilmeyen Adam - Seçme Hikayeler |Sait Faik Abasıyanık

Menu