Türkiye'den Öyküler

Ahmet, on altı yaşına bastığı halde, daha nüfusa kaydedil­memişti. Zenciye çalan esmer bir rengi, basık yayvan burnu iki parmak alnının üstünde lacivert parıltılar yapan parlak saçları vardı. Yanakları tüylü idi. Lacivert şayaktan elbisesi içindeki narin ve atletik vücudu tamamen teşekkül etmişe benzerdi. Onu nüfus kâtibinin önüne çıkaran babasına, adam, evvela, çattı:

— Utanmaz mısın? dedi. Şimdiye kadar bu delikanlıyı nü­fusa ne diye yazdırmadın? Tahriri nüfusta ne halt karıştırdınız?

Tahriri nüfusta onu samanlığa kapamışlardı. Onlar zannet­mişlerdi ki yeniden bir harp koptu. Bir tanecik çocukları Ah­met'i, on iki yaşına rağmen askere alacaklar. Sonradan iş anla­şılmıştı ama ne çare ki Ahmet, Türk vatanı çocukları meyanına dahil değildi. Ahmet'in babası Rüstem Ağa, neden sonra bu işin lüzumunu hissediyordu. Nüfus kâtibi:

— Yirmi yaşında var mı bu oğlan? dedi.

1330 doğumla nüfusa kaydedilen on altı yaşında Ahmet'i, 26 yaşında, 1332 doğumlu bir kadınla evlendirmek icap etmişti.

Karanlık bir sonbahar gecesiydi, yağmur bardaktan boşa­nırcasına yağıyor, gök köyün içinde geziniyordu. Yer yer ka­buklu kestaneler yığılmış meydandan, ellerinde fener üç beş ki­şi Ahmet'i götürüyorlardı. Kara Abdi. Ahmet'i biraz arkada alı­koyarak konuşmasına şöylece devam etti:

— Ahmet, dedi, ben senin sağdıcınım. Şimdi beni iyi dinle. (Bir müddet durdu, sonra) Biz yumruğu vurup da kapı üstününe kapandı mı yere serili seccadede iki rekât nafile namazı kıla­caksın anladın mı?..

Yağmur alabildiğine yağıyordu. Yerde çukurlar peyda olmuş, fenerin ışığı uzaklaşmıştı. Su birikintilerine dikkat etme­den yürüyorlardı. Pantolonları yarı bellerine kadar ıslanmıştı.

Köy kahvesinin buğulu camlarını merakla silen birkaç deli­kanlı, Ahmet'le sağdıcının geçtiğini görünce gülümsediler. Ses­siz sedasız vergilerini düşünen ihtiyarlar kahvenin kapısına kadar  çıkıp Ahmet'e birer acayip nükte fırlattılar.

Ahmet, şaşkınlığından bir kestane yığınına çarptı, canı acı­yordu Abdi, onu kestanelerin üzerinden kaldırdı, önde fenerle­riyle hızlı hızlı giden kalabalığa doğru bağırdı:

— Bekleyin be yahu! Sonra, Ahmet'e dönerek, ötesini bilir­din, dedi, koca delikanlısın be, söyletme beni.

Ahmet cevap vermedi. Kestane dikenleri canını acıtmıştı. Ağzında kestane mi, sual mi olduğu belli olmayan bir şeyler geveliyordu, iltihak ettikleri fenerli kafile, içtikleri üç beş kadeh rakının tesiri altında idi.

Bu parlak gözlü, yılan vücutlu, meşe boylu delikanlıya her biri, alaya, ciddiye benzer bir sürü laf attılar.

Gülsüm'ün evi, bu akşam ne kadar uzaktı. Yağmur büsbü­tün şiddetlenmişti. Adeta koşuyorlardı. Evin önüne vardıkları zaman içerdeki kadınlar, telaş içinde kapıyı açtılar. Damat boy­dan boya çamur içinde idi, silip süpürdüler. Lacivert şayaktan elbisesi saçlarıyla bir renk almıştı. Yanaklarının üzerindeki kara havlanın ıslak manzarası bu çirkin çocuğu güzelleştirmişti. Yaz­masını çıkararak bu, yağmurdan çok tere benzeyen ıslaklığı sil­diği zaman yüzü silinmiş bir elma cilası ve rengi almıştı.

O etrafına bakmıyor, hâlâ ellerine batan kestane dikenlerini ayıklıyordu. Getirilen kahveyi, Abdi'nin tavsiyesine rağmen, iki yudumda içti. Vücudunun titremesi ona dört sene evvelki sünnet olduğu günü hatırlatıyordu. Neden sonra onu ayağa kaldırdılar. Bir kapıdan içeriye sırtına kocaman yumruklar ya­pıştırarak tıktılar ve çekilip gittiler.

Basık tavanlı bir odada idi. Tavandan hevenk hevenk üzümler, elmalar, armutlar, ayvalar sarkıyordu. Loşça odanın içini baş döndüren bir meyve kokusu sarmıştı. Bu yalnız meyve kokusuna da benzemiyordu. Arada tülbent, gelin esvabı, gürbüz bir kadın kokusu da meyvelerin kokusuna sinmişti.

Açık pencereye giderek kapadı ve bir müddet camdan, ev­den birer birer çıkan erkekli kadınlı, fenerli kafileyi seyretti. Konsolun üstündeki sinek pislikli kâğıt çiçeklerini ve bir asker fotoğrafını elleriyle düzeltti. Gaz lambasını kıstı. Kadın hare­ketsiz ayakta bekliyordu. Bu arada gözüne ilişen seccadeyi dör­de katlayarak odanın bir köşesine fırlattı. Aynanın önüne gide­rek kızarmış yüzüne baktı. Kadın pencerenin önünde oturmuş­tu. Tıpkı Kara Abdi'nin dediği gibi köşe minderi boş duruyor­du. Kara Abdi, "Kadını karşına alacaksın ve hiç olmazsa bir saatçik olsun konuşacaksın," demişti. Tanımadığı bu kızla ne ko­nuşacaktı. Kafası yanıyor, sinirleri birer birer kemiklerinin ke­narında depreşip oynaşıyorlardı. Aynada yüzüne bir daha bak­tı. Gaz lambasının fitilinde uzun müddet bir şeyler arar gibi daldı ve onu kalın ellerinin bir hareketiyle söndürdü. Pencere­nin önünde dışarıya, karanlığa ve yağmura bakan kadın görün­müyordu.

Ahmet sessizce yürüyerek kadının karşısındaki sedire oturdu. Sinirli elleriyle kafasını sıktı sıktı... Düşünemiyordu. Yalnız kulakları haddinden fazla yağmuru ve köyün seslerini büyülterek duyuyor, başka bütün hisleri gevşemiş çıkrıklar gibi baş döndürücü bir hızla bir yerinde dönüyorlar ve bu yeri Ah­met bir türlü bulup çıkaramıyordu. Bozukluk kafasında değil­di. Köpekler sussa, yağmur bir lahza dinse birçok şeyler düşü­nebilecekti. Odayı mavi ışıklarla aydınlatan fosforlu şimşekler çakıyordu. Bunlardan birinin aydınlığında Ahmet, o zamana kadar acayip bir odada yapayalnız hapsedildiğini zannederken karşısında büyük gözleri korkulu bir kadın gördü. Bu mavi şimşek ışığı, sanki ondan geliyormuş, o beyazlı mahlukun şal­varı içinden çıkıyormuş sandı. Kestane dikenleri batmış avuçla­rı mı acıyordu? Yoksa bu akşam çok yemişti de bu ağrı ve ağır­lık midesinde miydi? Gözleri bulandı, kafası uyuştu, terleri so­ğudu. Ve bir sıtma nöbeti içinde titreyerek olduğu yere çörek­lendi.

Sabaha karşı uyandığı zaman kadını; sedirin öbür köşesin­de adeta şalvarının içinde uyumuş buldu.

Yağmur dinmişse de, sabahın alacakaranlığı karşı meydan­lığı hâlâ ıslatıyordu. Hâlâ köpek sesleri geliyordu. Sığırlar çın­gıraklarını ıslak ve sisli seslerle çıngırdatarak geçtiler. Çobanla­rı, keçelerinin ve çuvallarının içinde büzülmüş mahzun geçer­lerken gördü.

Gülsüm de uyanmıştı. Rengi solgundu, gülümsüyor gibiy­di. Camdan geçen sabah ışıkları, tavandan sarkan üzüm sal­kımlarını buğuluyordu. Ahmet susamıştı. Bir salkım üzüm ye­di. Sonra başka bir salkım elinde, yatan solgun kıza yaklaşarak ağzına iki üzüm tanesi koydu. Sonra hiçbir şey söylemeden ala­cakaranlıkta beyazlığı büsbütün artan kadının boynu üzerine kalın ve terli dudaklannı yapıştırdı.
Güneş doğmuş, aynanın içinde ve ikisinin gözlerinde oy­nuyordu. Perdeleri çektiler.

Varlık, (31), 1 Ekim 1934 
Düğün Gecesi | Sait Faik Abasıyanık

Menu