Türkiye'den Öyküler

Tanışmadığım birisiyle telefonda candan konuşamam. Çekingen, ürkek olurum. Telefonun öbür ucunda konuşanın yüzünü, gözünü görmeyince niyetini anlayamazsınız ki... Onun için benimle telefonda ilk konuşanlar, beni gerçekte olduğumdan çok daha ters, çok daha soğuk sanırlar. Telefonu kapadıktan sonra da neden daha candan konuşmadım diye, kabalığıma üzülür, kendi kendime kızarım.
O, bir gece yarısına doğru telefon etti.
— Alo...
— Buyrun.
— Siz misiniz?
Soruya bak!
— Evet benim. Siz de siz misiniz?
— Evet.
— Çok iyi.
— Efendim ben sizin...
— Sağ olunuz. Değer veriyorsunuz.
Burada yazılması gerekmiyen, ama çok hoşuma giden bir sürü övmeler... Beni görmek istermiş.
— Buyrun efendim.
Adres verdim. Ertesi gün saat 14’de geldi. Ben yaşta, ama benim üçüm gibi bir adam. Bütün yazılarımı okumuş. Lâf değil, gerçekten okumuş. Hepsi de aklında.
— Hani o... diye başlayıp, bir hikâye anlatıyor.
Katıla katıla gülüyorum.
— Aman çok güzel, şunu yazayım, diyorum.
Yüzüme bakıyor.
— Bu, sizin hikâyeniz.
Hikâyenin çıktığı yeri, tarihi söylüyor, kahkaham suratımda donuyor, bozuluyorum.
— Hani o... diye yeni bir hikâyeye başlıyor.
— Aman çok güzel, bir yerde çıkmış mı bu hikâye?
Yine şaşkın suratıma bakıyor:
— Sizin hikâyeniz.
Ben yine bozuluyorum. Durup durup,
— Hani o... diye başlıyarak başka bir hikâye anlatıyor.
— Aman pek güzel. Kimin?
Beni süzüyor. O zaman o hikâyenin de benim olduğunu anlıyorum. Boyuna hikâye anlatıyor. Artık ne gülüyorum, ne de bişey söylüyorum. Mizaha pek düşkünmüş. Mizah hikâyeleri yazarmış. Mizah hikâyesi yazanlar bana hep umut vermişlerdir. Elimden geldiğince böylelerini desteklemek, kendilerine yardım etmek isterim. İşimi gücümü bırakır, onların yazılarını virgül atlamadan okurum. Kendi anlayışıma göre düzeltir, kimi yerini çıkarır, kimi yerine de eklemeler yaparım. Yayınlanabilecekleri, yayınlatırım. Misafirin uzattığı hikâyeyi aldım.
— İnceliyeyim de size bildiririm, dedim.
— Şimdi okuyamaz mısınız? dedi.
— Rahat bir zamanda okusam, iyi olur.
O gitti. Hemen bana bıraktığı hikâyeyi okumaya başladım. Büyük bir iyi niyetle okuyordum. Bir hikâye böylesine kötü olursa iyi niyet bile para etmiyor... ilkin düzelteyim dedim. Ama neresini düzeltmeli?.. Dili bozuk, Türkçesi kötü. Konu diye bişey yok. İki kere okudum. Hikâyenin ne demek istediği hiç anlaşılmıyor.
Ertesi gün, geldi. Heyecanlıydı.
— Hikâyemi nasıl buldunuz?
Uygunca bir biçimde, darıltmadan anlatmaya çalışarak,
— Güzel, dedim. Güzel ama mizah hikâyesi değil.
Birden suratı asıldı:
— Nasıl mizahî değil, siz şunu bir daha okusanız...
Canım sıkıldı:
— Kardeşim, bir mizah hikayesi herşeyden önce okuyanı güldürecek. Ama az güldürecek, ama çok... Kimi mizah hikâyesi, okuyanı katıltır gülmekten, kimisi de gülümsetir. Her neyse, ama güldürmesi bir kere şart. Gerisi ondan sonra gelir.
— Benim hikâyem mizahî.
— Olabilir, benim ölçüm yüzdeyüz doğrudur demiyorum. Sizin hikâyeniz mizahîdir de, benim mizah anlayışıma, beğenime uymuyordur. Başka birisi hikayenizde büyük bir mizah bulabilir.
— Hayır, ben sizin düşüncenize değer veriyorum. Benim için önemli olan sizin bu hikâyeyi
beğenmeniz.
Hikâyesini uzattım:
— Buyrun. Mizah hikâyesi olarak ilgimi çekmedi.
— Siz onu bir daha alıcı gözle okuyun. Ben yine gelirim.
İşte püsküllü belâ diye buna derler. İnsanın bir gün beğenmediği bir yazıyı başka bir gün okuyup beğendiği, yâda bunun tersi çok olur. Belki de yanılmışımdır diye hikâyeyi daha büyük bir dikkatle yeniden okudum. Bu kadar acemice hikâye az yazılmıştır. Buna hikâye bile denmez.
Üç gün sonra damladı:
— Nasıl buldunuz?
— Maalesef...
— Yanılıyorsunuz. O hikâye güzel hikâyedir.
— Olabilir. Ama mizah hikâyesi değil.
— Bal gibi mizah hikâyesi.
— O da olabilir. Demek ben anlayamıyorum.
— Hayır, siz onu anlarsınız.
Dayanamadım,
— Arkadaş, üstüme varma. Al şu hikâyem de git başımdan! diye bağırdım.
— Hikâyeyi almam, dedi, ben size o hikâyenin büyük bir mizah hikâyesi olduğunu kabul ettireceğim.
— Zorla mı yahu?
— Zorla morla... Ben şimdi gidiyorum. Birkaç gün sonra yine gelirim.
Bu adam ya deliydi, yada gerçekten büyük bir mizahçıydı da ben onun mizahını anlayamıyordum. Mizah anlayışları değişik üç ayrı usta mizahçıya bu hikâyeyi okuttum. Üçü de önce,
— Sen mi yazdın? diye sordular.
— Hayır, dedim.
Biri,
— Rezalet... dedi.
Biri,
— Çoluk çocuk işi, dedi.
Öbürü de,
— Saçma, dedi, saçmanın bile güzeli olur. Bu,o bile değil.
Dört - beş gün sonra dâhi mizahçı geldi.
— Nasıl, anlayabildiniz mi? Tadına varabildiniz mi? dedi.
— Kardeşim, zorla hikâyenizi bana beğendirmek istiyorsanız hemen söyleyeyim: Olağanüstü bir mizah hikâyesi... Yok, benim öz düşüncemi öğrenmek istiyorsanız, siz bu işten hemen vaz geçin. Elinizden geldiği kadar yalnız mizahla, hikâye ile değil, yazı ile hiç ilgisi olmayan bir iş tutun. Çünkü mizah hikâyesi diye yazdığınız bu yazıda en küçük bir umut kıvılcımı yok.
— Açıkça söyleyin, dedi, nerelerini beğenmediniz?
— Hiçbir yerini.
— Gösterin!
Bütün Türkçe yanlışlarını, üstü altını, altı üstünü tutmayan yerlerini gösterdim,
— Mizah değil, soğukluk, dedim. Bir konu yok. Düzgün bir anlatış yok. Bilgi yok. Bilgisizlik
çok. Bir ortaokul öğrencisi bunu kompozisyon diye yazsa, inanın, sınıfta kalır.
— Yoksa beni kıskanıyorsunuz, çekemiyorsunuz da ondan mı böyle söylüyorsunuz? dedi.
Güldüm.
— Yazınızı beğenip, birazcık düzelterek bir mizah dergisinde yayınlatsaydım, bunu bana öbürleri gibi siz de söyleyebilirdiniz ama, sizinle bir ilintimiz yok ki, ne diye sizi kıskanayım...
— Öyleyse, hikâyemin altına, bu söylediklerinizi yazar, imzalar mısınız?
Bu belâyı başka türlü başımdan atamıyacaktım. Hikâye için bütün şu yukarıdan beri söylediklerimin hepsini yazdım, altına da imzayı bastım.
O da hikâyesini alıp gitti.
Ben ondan yakamı kurtardım sanıyordum. Ertesi gün yine gelmez mi!
— Efendi, sen benim başıma belâ mısın? Defol!.. diye bağırdım.
O soğukkanlı,
— Yavaş gel, dedi, bugünden sonra bir daha gelecek değilim.
Koparılmış bir dergi yaprağı uzattı,
— Okuyun şunu! dedi.
Okudum. Bana getirdiği hikâyenin basılmışıydı.
— Tebrik ederim sizi, dedim, hikâyenizi yayınlamışlar
demek.
— Bir de şunu okuyun!
Bu da dün bir kâğıda el yazısı ile hikâyesinin altına yazdığım yargı idi:
«Türkçe yanlışları var. Dil bozuk. Ne demek istediği anlatılmıyor. Çok acemice. Konu yok. Hiçbir mizah yanı yok. Bir ortaokul öğrencisi böyle bir yazı yazsa, Türkçe dersinden sınıfta kalır.
Hikâye yazmaktan hemen vaz geçip, yazı ile uzak yakın ilişkisi olmayan başka bir iş yapmanızı salık veririm.»
— Şimdi de şu dergiye bakın! dedi.
Uzattığı dergi, benim yazı yazdığım dergilerden biriydi. Demin koparılmış yaprakta okuduğum hikâye o dergide çıkmıştı. Ama asıl şaşılacak yanı hikâyenin üstünde koskocaman benim adım yazılıydı.
— Bu yaptığınız ayıp! diye bağırdım. Kendi hikâyenizi nasıl utanmadan benim hikâyem diye yutturdunuz?
— Yanılıyorsunuz, dedi, bu hikâye iki yıl önce yayınlanmış, sizin hikâyenizdir. Derginin tarihine bakın, eskidir. Sizin hikâyeniz, gördünüz ya...
— Demek benim!..
— Evet, sizin ya...
— Ben yazmışım ha!..
— Evet, siz. Hattâ günlük üç gazetede de, bakın, «Mizahımızın en güzel hikâyesi, şaheser bir hikâye» diye, sizin adınızla ilân edilmiş.
— Yaaa... Boşuna değil, daha okur okumaz, ben o hikâyede gizli bir güzellik olduğunu sezmiştim. Değişik bir mizahı var, bilmem farkına vardınız mı?
Bu sefer de o bana dikildi:
— Bu aşağılık hikâye için kendi elinle şuraya yazdıkların ne olacak?
— Siz ona bakmayın. Bütün büyük eserlerin kaderi budur. Zamanlarında anlaşılmazlar. Onların değerleri, büyük eser oldukları, sonradan anlaşılır. O hikâyenin ne büyük eser olduğunu anla ki. onun değerini ben bile anlayamadım.
Büyük bir kızgınlıkla,
— Sen onu babana yuttur! İnsan mizah hikâyesi diye böyle kötü bir yazı yazmaya utanır be! Ben sana gösteririm! diye bağırarak çıkıp gitti. Kendi aleyhimde yazdığım yazı da elinde. Ne yapacak bilmem. Ben o günden beri, o kötü hikâyeyi -nasıl yazmışım diye düşünüp duruyorum. Ama en sonunda bunun da bir avuntusunu buldum, yoksa deli olacaktım.
Bence o hikâye mizah sanatında büyük bir başarıdır. Çünkü hiç kimse şimdiye kadar böylesine kötü bir hikâye yazamamıştır. Demek kötü bir hikâye yazmak istemişim ve Allahın izniyle, yüzümün akiyle başarmışım da... Şimdi bana, böyle söylemek düşüyor. Başka ne yapabilirim?
Ama diyeceksiniz ki:
— Senin öyle hikâyen bir tane olsa, öp de başına koy!.. O da doğru. Yalnız bu iş aramızda kalsın, herkese duyurmayalım, olmaz mı?

Kördöğüşü | Şahaser Bir Hikaye - Aziz Nesin

Menu