19
Prş, Tem

Türkiye'den Öyküler

Daha kuşlar bile cennetten dönmemişken ne diye uyanmıştı ki Bahar?

Ne yani; marifet mi sanıyordu bu yaptığını. Ama Bahar’a ve onun astral uykusuna kafa tutmak bana düşmez. Hiç düşmedi.
Yıllardır aynı yerde uyur o. Beş sokak aşağıdaki bakımsız mezarlığın hemen yanındaki “Sisli Orman”da.
Orman, herkesin sandığının aksine, büyülü filan değildir. Zaten bu anlatılanlar da masal değil. Orman işte, her köydekinin aynısından. Eksiği var, fazlası yok.
Bir milyon yıl önce, dedem kazmış kendi elleriyle, Bahar’ın uyuyacağı yeri. O zamanlar, şu karşıdaki Sisli Dağ’ın eteği bile ormanla kaplıymış. Sonra değişmiş her şey; ”dağ”da, “orman”da Bahar’ın kölesi olmuş, etrafsa sisten görünmez olmuş.
Her yıl bu saatlerde kuşlar cennetten kovulur, Sisli Orman’a gelirler. Her zamanki dallarına konar, köyün sessizliğine, tozuna çamuruna karışırlar. Ve geçen bahar kaldıkları yerden konuşmalarına devam ederler;  cennette konuşmak yasakmış gibi sanki. Cıvıltıları gittikçe öyle bayağılaşır, öyle can sıkar ki; Bahar’dan korkmasam, şimdiye kadar çoktan “yeter be!” deyip, onların o gürültücü gagalarını toprağa gömmüştüm bile.
Bahar şimdiye kadar hiç kızdırılmadı. Bir dedikleri iki yapılmaz zaten o şımarık cennet misafirlerinin. Yüzyıllardır ben ve köylüler, o gürültücü kuşların, her yıl tiz sesleriyle, Bahar’ı uykusundan uyandırmak için cennetten gönderildiğine inandık. Ama öyle değil belki de… Gerçi bana düşmez bu ilahi misafirlerin yüce görevlerinden şüpheye düşmek. Hiç düşmedi.
Ama yine de inanasım gelmiyor artık “bu kuş kafaların” bile bu dünyada bir görevi olduğuna.
Önce Bahar, sonra kuşlar…
Bakalım başımıza daha neler gelecek?
Hep dedemin yüzünden. Ne vardı sanki yıllar önce…
Bu yıl Bahar erken uyandı, kuşlar da gecikti.
Cennette bilmediğimiz terslikler oluyor herhalde. Ama sevinmiyorum. Onlar ne yapar, ne eder, benim canımı sıkmanın bir yolunu bulurlar. Kendileri gelmeseler, vızıltılarını göndeririler.
Çok uzak değilmiş, ama daha giden olmadı oraya bizim buralardan. Ne bilelim; soracağımız, danışacağımız kimse de yok ki. Aklı başında tek elçi Bahar’dı; oradan buraya kovulan. Ama onun da ağzını bıçak açmıyor onbeşbin yıldır.
Belli ki o “musibetlerle” dolu orası.”Ben kuşsuz kabini rica edeyim.”diyemezsin öyle kimseye. Pazarlığı yok bu işin çünkü.
Benim bu “Allah’ın Cezası Köy”de sürünüşümün öyküsü dedemden daha eskidir.
Oysa”Gel”dedi giderken, “yok” dedim.
Varılacak menzil yakın değilse, şurada durup soluklanayım dedim,”yok” dediler. Onlar gittiler. Yüzyıllar geçti üzerinden. Onlar gittiler beni beklemeden.
Ben hala soluklanıyorum; burada, Sisli Köy’de. Aslında soluk bahane ama dinleyen yok ki… Kölesi olmuşlar bir kere Bahar’ın. Anlat anlatabilirsen.
Soramadım hiç kimseye…
Yarına daha kaç gün vardı ya da bir kaplumbağa nasıl ölürdü, şu Sisli bataklığın ardındaki mor tepelerde?
Soramadım hiç kimseye, ne zaman yağmur yağsa aklıma takılan onlarca sorunun hiçbirini.
Maviliklerde dolaşan yalnız insanların ayak seslerini işiten yalnız Tanrı mıydı, yoksa Tanrı da mı yalnızdı?
Cevabı İsa’dan bu yana kayıp olan milyarlarca soruyu sorabileceğim hiç kimseyi görmedim ben bu Sisli Köy’de doğduğumdan beri.
Agnostik yüreklerimizi ısıtan Tanrılar da bir gün ölür müydü kaplumbağalar gibi ve Bahar’ın bile Baharlığından sıkılacağı günler artık çok mu gerilerde kaldı?
Yoksa gökyüzü...
Herkese sordum. Sonra “Herkes”, “Hiç kimse” oldu, karıştı yağmura, karıştı sise. Kayboldu kuş cıvıltıları arasında.
Düşmedim peşlerine. Yorgundum. Daha soluk bile alamamıştım. Belki düşsem soracaktım. Düşmedim. Peşlerine düşmek bana düşmezdi hem… Hiç düşmedi.
Yüzyıl önce aklımı öldürdüm. Yaşım bir ışık yılı kadar oldu daha şimdiden. Yüreğim, her yıl cennetten kovulan o lanet olası kuşlardan bile daha suçlu sanki…
Gözlerimin yağmur gibi koktuğunu, gözlerimin toprak rengi olduğunu söylerdi 1800’lü yıllarda susan annem. Oysa kimsenin gözleri kokmaz burada. Kimsenin gözlerinin rengi toprak olmaz buralarda. Sis almış yürümüştür mor tepeye kadar. Göz gözü görmez, söz sözü duymaz olmuştur. Ben bilirdim gözlerimin toprak, gözlerimin yağmur olmadığını. Bilirdim de, hiç vurmazdım bu gerçeği, 1800’lü yıllarda uykuya dalan annemin yüzüne.
Sustu annem, sustu sözleri. Ses uykuya daldı,  söz su oldu aktı gözlerimden, karıştı toprağa.
Ben kazdım annemin uyuyacağı yeri özenle. Bizim burada;  beş sokak aşağıdaki bakımsız mezarlıkta uyur herkes. Baharın yanına yatırdım onu. Sandım kuş cıvıltıları onu da uyandıracak, Bahar’la birlikte ovalayacaklar gözlerini sisli köyün humuslu yatağında.
Bilmem, kaç yıl oldu, annem uyanmadı. Oysa cennet kuşlarının o tiz çığlıkları, bir ölüyü bile mezarından kaldıracak çirkinliktedir. Uykusu ağır olmalı. Zaten buralarda her uykucunun uykusu ağırdır.
Annem sustuğu zaman, ben küçük bir çocuktum. Oysa miyarlarca kez uykusundan uyandı Bahar… Annem sustuğundan beri yalnızım ve hala çok üşüyorum.
Yaşı bir ışık yılı olan bir çocuk…
Oysa sadece baharları yaşarım ben, her bahar ölmek isterken.
Milyarlarca yıl önce aklımı susturdum, sonra…
Aklımı susturduğumdan beri yalnızım.
Burada, Sisli Köyde, beni ancak küf kokan, karanlık sesli yaşlılar tanırlar. Ben doğmadan önce doğanlar bile var aralarında. Oysa onlar çok yaşlı, bense hala genç. Onlar küf kokar, bense yağmur ve toprak. En çok da annem kokarım. Annemse, sestir, sessizlik kokar.
Hayret! Allah’ın yıllar önce kahredip, sonra da çekip gittiği bu köyde en önce doğan kişinin ben olduğunu sanırdım hep... Annemden bile önce… Herkesten…
Ne kadar yazık; bu Sisli Köyde, insan inandıklarını bile bilmiyor. İnanılanlar yalan oluyor bir gün, uyuması için canı acıtılmadan yatırılıyor boylu boyunca bakımsız mezarlığa. Tüm sanılanlar yalan olunca, tüm yalanlar sus oluyor birdenbire. Ses susturuluyor, akıl sesin yanına gömülüyor ve bir gün Sisli Köy’ü Bahar ve Adamları işgal ediyor. Yağmura gerek kalmıyor, Bahar suyun yerine yağıyor, düşe gerek kalmıyor, o bizim yerimize düşüyor, düşlüyor… Akıl gökyüzüne yükseliyor, baharın içine çektiği nefes oluyor, karışıyor buluta. Su oluyor, ıslatıyor çıplak bedenlerimizi kuşluk vakti ya da tan yeri ağarırken. Bahar bizi en yalnız yerimizden vuruyor her defasında. Üşüyoruz ya, üşümek bahane…
Bilmem kaç yıl oldu, unuttum adımı. Bir tek annem söylerdi ismimi. Annem ve ismim sustular… Sonra bir daha kimse hatırlamadı ne gözlerimin yağmur kokusunu, ne de ismimin sesini.
Yolun sonu çıkmaz olan sokaklardaki küf kokan ihtiyarlar bile benim ben olduğumu bilmezler.
Güneşin Tanrı’ya karşı geldiği o eski günlerden bu yana hiç görmediler yüzümü. Merhabalara küs oldu dilim, nasılsınlar sağır etti kulaklarımı. Deli bellediler beni, varmadım üstlerine… Belki konuşuruz dedim, Dolunay’ın katilleri yeryüzüne indiği gün. O zaman anlatabilirim belki. Oysa anlatacak bir şeyim kalmadı benim Dolunay öldürdüğünden beri. Ne kadar yazık, insan acılarını bile anlatamıyor, bu Allah’ın cezası Sisli Köy’de.
Bekleyin… Beklemek suç değilse eğer…
Bekleyin, sabır uykuya dalana dek.
Ben sağır olduğumdan beri, o küf kokulu Tanrı yalakaları benden konuşur olmuşlar kuşluk vakti, tan yeri ağarırken. Ben onlara göre pis bir şeytan savaşçısıymışım. Geceleri kötülüğün dilinden konuşur, Dolunay’ın katilleriyle dost olurmuşum.
Mutsuz olandan korkaklar, onlar çıldırasıya kaçarlar deli gibi, annesi uykuya dalanlardan… Bir zamanlar, sisli köyün efendisiymiş karanlıklar prensi şeytan… Bense onun sağır ve dilsiz oğluymuşum… Çok mutsuzmuşum o yüzden düşmanmışım bahara ve onun astral uykusuna. Cennet kuşlarının kanlarıyla sularmışım her gün annemin yatağının hemen yanında yükselen bin yıllık taze akasya tomurcuklarını...
Hâlbuki karşıdaki mor tepelerde yaşayan, daha geçen gün doğan genç bahar kölelerinin hiç bir şeyden haberi yoktur. Annemi ve dedemi tanımazlar o saf cennet yalakaları. Sisli Köy’de ilk dünyaya gelen çocuk olan beni bile tanımazlar.
O yıl Mayıs ayı 8 gün sürdü ve bir yüzyıl daha yaşlandı yolun sonu çıkmaz olan küf kokulu mahallelerdeki tüm yaşlılar… Baharın bile baharlığından usandığı, Tanrı’nın bile Tanrılığından utandığı, öldüresiye sıcak günlerdi. Mor tepelerde yaşayan saf köylülerin çocukları öldürülüyordu o günlerde… Yavaş yavaş…
Sisli köyün tepelerinden, taze kan kokusu yükseliyordu cennete doğru.
Dolunay’ın öldürülüşünden bu yana, biz Sisli Köy sakinlerinden hiç kimsenin ciğerlerinde dolaşmamıştı ölümün kan kokulu nefesi. Ölüm, buralara uğramayan, başıboş ve zalim bir Tanrıydı oysaki.
Yıllar sonra bir gece, ağzımda, öldürülen küçük çocukların kanlarının kötü kokusuyla uyandırıldım.
Bu tuzlu ve sıcak katil, ağzımdan boşanıp, iç organlarımı parçaladı, yayıldı tüm damarlarıma. Kan kokusu sağır etti kulaklarımı, ağzımda taze ve tuzlu kan tadı, kulaklarımda ölüm sessizliği… Ne kadar zaman öylece donakaldım bilmiyorum…
O gece yalan aktı gözlerimden. Yalandı çünkü tüm başıma gelenler. Anneme gidip söyledim hemen, yalan diye ağladım. Yalan diye yalvardım. Yalan gözyaşı oldu, aktı gözlerimden ıslattı, annemin başucunda cennete doğru yükselen taze akasya tomurcuklarını. Oysa o budala bahar bozuntusu bile inanmazdı değil mi bu küf kokulu masallara? Peki, seni nasıl kandırdılar? Ben ben olmadığım zaman sevmekten vaz mı geçecektin yoksa beni? Sen; ismimi söyleyen tek kişi. Sen kuşlardan neden nefret ettiğimi bilen tek kişi… Sen de mi yoksa cennet meraklısı…  Sen de mi Tanrı yalakası…
O yıl çok üşüdüm… Geceleri Dolunay’ın cansız bedenini kollarımın arasına alıp, ağladım. Ağlayışım gök gürültüsü oldu. Yağmur bardaktan boşandı, aktı baharın güneş kokulu yüzüne. Şımarık cennet kuşları bile ötmekten vazgeçtiler bir süreliğine. Bahar yüzyıllık uykusundan zamansız uyandırılmanın verdiği kızgınlıkla, araladı çiçek ve böcek desenli yorganını, baktı yüzüme.
Yüzünde bin yıllık bir keder gizliydi ve küf kokuyordu gözleri…
Tanrı’dan sonra Bahar’ın yüzünü gören ilk kişi bendim. Dedem bile… Dedem bile bilmezken Bahar’ın yüzünü…
Soluklarım sıklaştı, hızlı hızlı solumaya başladım… Küf kokuyordu sisli köyün efendisi cennetten kovulan dünyanın tek tanığı Bahar ve suçlu gözleri. Başka hiçbir şey gelmedi aklıma. Baharın küf kokusu sardı, sarmaladı tüm bedenimi… Bahar bile küf kokuyordu…
Sisli köyden cennete doğru yükselen kan, küf ve ölüm kokusunu çektim son bir kez parçalanmış ciğerlerime…
Ve bir daha geri vermedim ciğerlerime dolan cennetin gerçek kokusunu. Ölmek istedim, doğduğumdan beri ilk kez, bu kadar gerçek bu kadar yalansızca.
Burada, Sisli Köyde insan kendi isteği ile bile ölemiyor, ne kadar yazık…
Ne kadar yazık, Allah’ın kahrettiği bazı Sisli Köylerde insan” Kendi gibi” bile olamıyor.

Bahar ve Adamları - Seda Yatçı

Menu